Her şey nasıl çok güzel olabilir?

Türkiye nur topu gibi yepyeni bir slogana kavuştu: “Her Şey Çok Güzel Olacak.” 31 Mart yerel seçim sonuçları belirginleşmeye başladığında muhalefet saflarında doğan bu sloganın insanlara umut ve enerji veren bir yanı var — o kadar ki, sonunda iktidar da bunu yarım ağız sahiplenmeye başladı.

Ancak umut kendi başına bir yol sunamaz. Onun için şimdi şu soru yanıtını bekliyor: Her şey nasıl çok güzel olabilir?

Bu ülke son 100 yıl içinde iki kere kendini yeniden kurgulamaya yöneldi. Önce “Batı uygarlığının bir parçası” olmaya çalıştık. Olmadı, ardından “İslam ülkesi” olmaya yöneldik. O da olmadı.

Bu iki büyük hayal bize çok pahalıya patladı.

Her iki seferinde de politik rejimimizi, ekonomik tercihlerimizi, yaşam kültürümüzü, uluslararası konumlanışımızı, hatta demografik yapımızı neredeyse kökten değiştirmeye zorlandık. Tarih anlatımız, her seferinde peşine düştüğümüz hayale uygun düşecek şekilde yeniden yazıldı.

Sonuçta pek bir yere varamadık, 100 sene sonra bugün gene varoluşsal bir kriz içindeyiz.

Şimdi bu krizden bir çıkış yolu bulabilmek için bu her iki “uygarlık yenileme” uğraşımızın değişmeyen, ortak yanları var mı, buna bakmakta yarar var.

Hata neredeydi?

Her iki seferinde de kıyafetlerimizi, yaşam tarzlarımızı değiştirerek ya da köprüler, yollar, barajlar yaparak “modern” bir ülkeye ulaşabiliriz sandık. İlk seferinde CHP önderliği, ikinci seferinde AKP önderliği hedefe ulaşmak için yeterli sayıldı.

Ancak her iki seferinde de demokrasi ve demokratik tartışma gerekli görülmedi. Tam tersine özgür düşünce ve eleştirinin, yurttaş katılımının devletin geleceği için bir tehdit oluşturduğuna inanıldı. Oysa,

“…sadece bilim ve teknoloji değil, sanat, müzik, edebiyat. Bunların tümünün insan düşüncesi ve insan duyarlılığı ile ilişkileri, felsefi düzeyde buluşan sentezleri var. Tümünü birleştiren bir ağ dokusu var. Bu, beynin çalışmasındaki tümel koordinasyona ve modern iletişim ağlarına benzeyen bir doku olmalı. Bunun adına da uygarlık deniyor. Biz gençliğimizde bu büyük entelektüel dokunun farkında olmadan yaşadık.

Düşünce özgürlüğü temel bir insani kavramdır. Biz ilk Cumhuriyet kuşakları özgürlük için savaşan bir toplumun içinde büyüdük… Fakat bu özgürlüğün temelde bir düşünce özgürlüğü olduğunun farkında değildik…”

Cumhuriyet döneminin temel eksikliğinin, mevcut olmaması diğer her şeyi – bugün de hâlâ – bozan, sakatlayan eksikliğin Doğan Kuban’ın 22 Mayıs 2015 Cumhuriyet kitap ilavesinde yer alan bu sözlerinden daha dolaysız ve içten bir ifadesini ben görmedim. Buna bir de antiemperyalist ya da ilerici veya devrimci olmak ile özgürlük arasında hiçbir dolaysız bağ olmadığını eklersek, Cumhuriyet tarihimizden çıkarılacak en önemli dersi formüle etmiş oluruz: Özgür eleştiri ve tartışma olmazsa kendi yolumuzu bulamayız.

***

Bugün yaşamakta olduğumuz varoluşsal kriz ülkedeki bütün “inşaatları” derinden sarsıyor. Ekonomik, siyasi, sosyal, kültürel yapılar art arda depremler yaşıyor. İnşa edilmiş tarihler de öyle! Şu ya da bu politik aktörün ya da akımın haklılığını, uygulamalarının doğruluğunu, görüş ve ahlak anlayışının geçerliliğini gerekçelendirecek şekilde seçilip alınmış geçmişle ilgili parçalardan oluşan tarih anlatıları çöküyor.

Tarihimiz bütün genişliği ve derinliğiyle tüm toplumun yaşadığı deneyimlerin tarihidir. Bütün bu acı deneyimleri dikkate almadan yeni bir ufka yönelemeyiz.

Son 100 yıllık tarihimizde yurttaşlar arasında ayrımcılık yapılmayan tek bir dönem yaşanmadı. “Mağdurların” olmadığı bir dönemi hiç görmedik. Bazen şu kesimdeki bazen bu kesimdeki insanlar “ikinci sınıf vatandaş” sayıldı. Buna karşı direnmeye çalışanlar olduğunda en sert şekillerde ezildi. İnsanlar kendi ülkelerinde yabancı yerine kondu, geri bırakıldı. Tarihimizin en önemli hakikati budur. Buna bütün zamanlar için son vermeden hiçbir şey güzel olamaz.

Hiçbirimiz şu ya da bu hükümetin kendi çıkarı için kullanacağı tarih makinesinin bir parçası olamayız, biz insanız. Her birimizin kabul görmesi gerekir. Her birimizin onuruna saygı gösterilmesi gerekir. Bütün canlıların onuruna saygı gösterilmesi gerekir. Bunun yolu ayrımsız her birimize haklarımızın tanınmasıdır, eşit haklı olarak kabul görmemizdir. Sözde değil, her uygulamada. Düşünce özgürlüğü ve düşüncelerimizi serbestçe açıklama, yayma hakkı, eksiksiz örgütlenme hakkımız olmalı. Katılım olanaklarımız olmalı, devlet her birimize bu olanakları sorumlulukla kullanabileceğimize güvenecek kadar saygı göstermelidir. Sadece adaletin egemenliğinin hüküm sürdüğü, her yurttaşın gönül rahatlığıyla “bu benim devletim” diyebileceği bir devletimiz olmalıdır. Ve çoğunluğun ancak azınlığın, arzu edilir değil’in ötesinde “kesin yanlış” demeyeceği şeyleri yapabildiği bir rejimimiz.

Hepimizi sağaltıcı olacak kilit soru şudur: Bir bütün oluşturan ama sadece bizim için yapılmamış bir dünyaya girmeyi elzem telakki ediyor muyuz? Orada hepimizin olacağını kabul edebiliyor muyuz? Özgürlük, eşitlik, kardeşlik, haysiyet – sadece bizim için değil herkes için olacak mı?

Bakın, asıl önemli mesele şuradadır: Bugün ülkemizin karşı karşıya bulunduğu derin sorunlara ne gibi çözümler bulunabileceği konusunda hiç kimsenin elinde geçerli formüller yok.

Cevap bekleyen en önemli birkaç soru mesela: Ekonomide 1980’lerden bu yana şu ya da bu ölçüde uygulanagelen neoliberal politikaların hâlâ sürdürülebileceğini ileri sürebilecek kimse var mı? Bende daha iyisi var diyebilecek birisi? Uluslararası politikada uzun yıllar yapmış olduğumuz gibi gene genel olarak Batılı ülkelerin yanında mı konumlanalım diyeceğiz? Yoksa Şanghay Beşlisi bizi bekliyor mu? Ya da? Gene eski parlamenter rejime geri mi dönelim, yoksa daha düzgün bir başkanlık rejimine mi geçelim? Bu konuda inandırıcı bir projemiz var mı? Ya Kürt sorununu ne yapacağız? 21’inci yüzyılda sözgelimi yapay zekâ teknolojilerine sahip olmayanları geçmişte sömürgelerin olduğundan daha beter koşulların beklediği her geçen gün daha çarpıcı şekillerde gözler önüne serilirken, biz daha bir çip bile üretemeyen bu ülkede teknoloji meselesini nasıl çözeceğiz? Ya bu soruların hepsini kökten değiştirecek şekilde derinleşen iklim değişikliği konusu, denizlerin hızlanan yükselişi, türlerin artan yok oluşu ne olacak?

* * *

Cevapları bilmiyoruz da onları nerede bulacağımızı, nerede arayacağımızı tam biliyor muyuz? Teori de mi? Batılı kurumların önerilerinde mi? Liderlerin kafasında mı? Geçmişe mi geri döneceğiz? Bize rol modeli olabilecek ülke mi arayacağız? Orada geleceğe umutla bakabilen birini bulabilecek miyiz?

Şu bir gerçek: Ekonomimiz de politikamız da yereldir. Bütün sorunlarımız yereldir. Çözümleri de ancak yerel olarak bulunabilir.

“Ekonomik analiz dediğimiz şeyi” diyordu Schumpeter, “tarih, istatistik ve ‘teori’, bu üçü oluşturur. Bu üç temel alanın en önemlisi bugünün olgularını da içeren ekonomik tarihtir.”

Kuşkusuz kapitalist ekonomi (ve aynı şekilde iklim) küresel olarak bağlantılı bir sistem, ancak onun getirdiği sonuçlar değişik zamanlarda ve mekânlarda çok farklı yaşanıyor; o nedenle bu sonuçlara farklı tarihlerde ve farklı coğrafyalarda çok farklı şekillerde karşı konulması gerekiyor.

Onun için kendi çözüm yollarımızı ancak kendimiz bulabiliriz. Geçerli çözüm, ancak geniş toplum kesimlerinin karşılıklı saygı ve eşit haklılık temelinde serbestçe tartışıp birlikte geliştirecekleri, birlikte uygulamayı deneyecekleri, sonra tekrar tartışıp iyileştirecekleri çözümler olabilir.

Bugün artık ancak toplum çapında çok geniş taşıyıcılara sahip görüş birlikleri, mutabakatlar oluşturabilirsek yol alabiliriz. Bunun için de herkesin herkesle konuşmaya, tartışmaya, birbirini anlamaya çalışmaya başlaması gerekir. Birbirimiz hakkında taşıdığımız kanaat karşılıklı gerçekliklerimizi deneyimlemiş olmaktan kaynaklanmıyor, reel değiller, büyük ölçüde ayrı ayrı durmamızda yarar görenler tarafından inşa edilmiş algılar. Birbirimizle konuşmaya başlarsak hem birbirimizi hem de kendi benliğimizi daha iyi tanımaya başlarız.

Hep belli bir ideolojik yaklaşımla önceden belirlenip şu veya bu şekilde bize yukarıdan dayatılan yolları denedik. Bir yere varamadık. Şimdi bir kere de aşağıdan birlikte bir şeyler inşa etmeyi deneyelim. O zaman hem kendi ülkemizin hem de başka ülkelerin tarihsel deneyim birikimi içinde bize esin kaynağı olabilecek çok çeşitli unsurlar da olduğunu görebiliriz.   

Aramızdaki çelişkilerin antagonist çelişkilere dönüşmesini engellemek, bu çelişkilere rağmen mutabakatlar oluşturmak pekâlâ mümkün olabilir. Bunun yolu çıkarılacak parazitlere aldırmadan, engelleme çabalarına prim vermeden birlikte konuşmaya başlamaktan geçiyor. Toplumun her seçimde tekrar tekrar görüldüğü gibi yüzde 50 yüzde 50 bölünüp karşı karşıya kalmasını aşmanın, seçim sonuçlarına odaklanıp kalmanın ötesine geçmenin başka bir yolu yok.

Yeni bir resmin ilk fırça darbeleri

31 Mart Yerel Seçimleri önemli bir başarı oldu. Başarıyı getiren ise yeni bir yaklaşımdı. Toplumu karşıt kamplara ayıran, bölücü, kendinden olmayanları ötekileştiren zihniyete bu kez prim verilmedi. Seçim ortamında birleştirici, barışçı bir zihniyet sergilendi. Kazanan muhalif adaylar şu ya da bu partinin temsilcisi, şu ya da bu siyasi ideolojinin savunucusu görünümünde sivrilmediler, öyle ki HDP de bu adayları doğrudan destekleyebildi. Seçim ortamında ve hemen sonrasında kamplaşmanın devam etmesinden yana olanların barutlarının kalmamış olduğunu, artık kurusıkı atmaya başladıklarını da gördük.

Bu yeni yaklaşım çok önemli, çünkü seçimlerdeki ülke çapındaki oy dağılımı iki taraf arasındaki yıllardır süre giden bölünmenin genelde devam ettiğini ve Kürt seçmenlerin ana yığının da ayrı bir üçüncü taraf haline gelmiş olduğunu gösteriyordu. (Bu arada: sağ-sol, muhafazakâr-modern, İslamcı-laik ayrımları bu bölünmeyi açıklamaya yeterli olmuyor.)

Daha da önemlisi, seçimler öncesi dönemde politik tartışma giderek nefret ve şiddet duygularıyla, artan bir ötekileştirmeyle yüklü hale gelmişti. Sanki “Vaka-i Hayriye” diye adlandırılan Yeniçeri Ocağının kanlı bir şekilde tasfiyesinden bu yana, son iki yüz yıldır bir türlü kurtulamadığımız kutuplaşmanın en derin, en içinden çıkılmaz aşamasında yaşıyor gibiydik.

Seçim sonuçları—bir ölçüde de olsa—bu kutuplaşmayı aşmaya başlamanın mümkün olduğunu gösterdi. Ülkede yeni bir siyasi iklimin filizleri boy verdi.

***

Bugün sadece ekonomimiz değil, politik yapımız, hemen hemen tüm kurumlarımız derin bir kriz içinde. Hepsinin kökeninde kimlik bunalımımız yatıyor. Selim Deringil, Toplumsal Tarih dergisinin Ocak 2019 sayısındaki yazısında şöyle diyor: “En azından iki asırdan beri Osmanlı İmparatorluğu’nun ve Türkiye’nin içinden çıkamadığı meşruiyet bunalımı milli kimliğimizi oluşturmaktadır zira bunca yıldır kimlik bunalımı yaşadığınızda o hal bunalım olmaktan çıkmış ve kimliğinizin ta kendisi olmuştur.“ 

Bu bunalım, toplumsal-tarihsel gerçekliğimizi bir türlü olduğu gibi kabul etmemekten kaynaklanıyor. Dün de öyleydi, bugün de öyle.

Bu toplum hep melez bir toplum, melez bir ülke olageldi. Bizans da öyleydi, Osmanlı da öyleydi, Cumhuriyet de öyle oldu. Hatta “İyon uygarlığı” zamanındaki Anadolu bile Pers İmparatorluğu’na bağlı şehir devletlerinden ibaretti.

Bizim neyimiz melez değil ki? Konuştuğumuz dil mi, mutfağımız mı? Şarkı, türkü ve ilahilerimiz mi? Giyim ya da yaşam tarzlarımız mı? Genlerimizin analizi atalarımızın dört bir coğrafyadan gelme insanlardan meydana geldiğini gösteriyor. Kaçımız üç ya da dört kuşak öncesi “dönme” bir anne ya da babadan geliyor, bunu bile bilemiyoruz. Doğulu muyuz, Batılı mı? 200 yıldır bir türlü karar veremedik. 

Bu topraklarda “saf” hiçbir şey yok.

Öyleyse gerçekliğe öyle, olduğu gibi yaklaşmak lazım. Bu melez, üstelik melezliği biteviye artan, çeşitlenen ülkeyi nasıl dün o kadar zorlamaya rağmen “Batı ülkesi” yapamadıysak, bugün de “İslam ülkesi” yapamıyoruz. Topluma devlet eliyle yukarıdan aşağı kimlik ve karakter giydirmek mümkün değil. Bu çabalar sadece acı, hem de büyük acılar getiriyor, insanlarda derin yaralar açıyor.

Yukarıdan aşağı kültür inşa edilemiyor. Çünkü kültür bizatihi çelişkili bir olgu, saf bir şey değil. Kodlanabilir, okullarda öğretilebilir bir şey değil. İnsanların günlük yaşamları içinde birlikte yaptıkları, zaman içinde kendi kendini inşa eden bir şey, hayatı birlikte yapmaktan geliyor. Hayat gibi de çelişkili.

Zaten bizler, bu topraklarda yaşayanlar uzun, çelişkili, karmaşık bir tarihin ürünleri olarak melez insanlarsak, kültürü yaşayışımız nasıl saf ve çelişkisiz olabilir?

Toplumu formatlamak isteyenler bu amaçla onun siyasi hafızasını da formatlamaya çalışırlar. Her formatlayıcı kendine uygun bir “Altın Çağ” efsanesi geliştirir – bu İslam’ın ya da Osmanlı’nın tarihine ilişkin olabileceği gibi, Ulusal Kurtuluş Savaşının ya da Cumhuriyetin ilk yıllarının tarihine ilişkin de olabilir. Okullarda, medyada, kitaplarda, törenlerde, siyasi nutuklarda toplumsal hafızadan bazı bilgiler silinip başka yeni bilgiler eklenerek her seferinde tarih yeniden yazılır. Yeni formata karşı çıkanlar da “Altın Çağ” efsanesine, yurtseverliğe ihanet edenler sayılır. Böylece hem geçmiş muhaliflere karşı bir silah haline getirilir, hem de bugün için tartışılabilir kabul edilen politik tercihler sınırlanmış olur.

İnsanların politik tartışmaya angaje olabilmesi için olgular ve varsayımlar konusunda paylaşabildikleri bir temel olması gerekir. Paylaşılan temel formatlanarak daraltıldığında insanların anlamlı bir tartışma yürütmesi önlenir. Politik tartışmanın format dışına çıkması böylece engellenir. Daha da önemlisi tartışmanın sınırlanmasıyla toplumun geleceğe ilişkin beklentilerinin ufku da şekillendirilmiş olur. “Çağdaş medeniyetler seviyesine” çıkılacaksa, alternatif modernleşme yollarını gündeme getiremezsiniz. “İslam toplumu” olunacaksa, insan haklarını, özgürlükleri, kadınların eşitliğini, LGTBİ haklarını ağzınıza alamazsınız.

Bu topraklarda demokrasinin gelişmemiş olmasının sebebi, ne eğitimsizlik ve cahillik, ne de sosyal ve ekonomik geri kalmışlıktır. Din de değildir. İnsanların tartışmasının imkân ve alanlarının, politik tartışmanın konu ve kapsamının şu da bu şekilde dar tutulmuş (es kaza biraz genişleyince de gene zorla daraltılmış) olmasıdır. Bunalımın en sonunda “kimliğimiz haline gelmiş” olmasının temel sebebi de budur. 

Ne kadar çok fatura ödedik bu yüzden. Aramızda dün ya da bugün mağdur olmamış bir kimse var mı? Yerinden yurdundan sürülmemiş, malına mülküne el konmamış, işkencelerden geçirilmemiş, darağaçlarında sallandırılmamış, Sansaryan’da tırnakları sökülmemiş, yıllarca hapislerde çürütülmemiş? Konuşması, yazması yasaklanmamış? Korkutulmamış? Bildiğimiz solcu yok da, sağcı var mı? Kürt ya da İslamcı? Liberal? Hep birbirimizi yemedik mi? Ve hangimiz masumuz?   

***

31 Mart yerel seçimlerinde ilk politik performansına tanık olduğumuz yeni yaklaşım – henüz filiz halinde de olsa – toplumun bölünmüşlüğünü aşmanın başka yolu olmadığı için çok önemli.

Bugün dünya çapında artan karmaşıklık ve karşılıklı bağımlılık bizden açılmamızı—aklımızı, kalbimizi, irademizi açık tutmamızı—talep ediyor. Bugün politik olarak da her yerde iki zihniyet karşı karşıya geliyor: bir yanda insanların aklını kapalı tutma, onları cahilleştirme, kalplerini ötekilere karşı nefretle doldurma, iradelerini korkuyla köreltme peşindeki kapalı rejim yanlıları var.  Öte yanda aklı merak ve ilgiye, kalbi merhamete, iradeyi cesarete açık tutmayı savunan açık toplum yandaşları yer alıyor. 31 Mart yerel seçimleri de öncelikli olarak bu iki zihniyetin karşı karşıya gelmesi şeklinde yaşandı.

Şimdi politik tartışmayı güvensizlikten, öfke ve nefretten iyice temizlemek için toplum olarak bir ve aynı tarihi paylaştığımızı görmeliyiz.

Biz bu toprakların çocuklarıyız. Bizi bu topraklar besliyor. Ölülerimizi bu topraklara gömüyoruz. Bizi karşıt kamplara yerleştirdiğini varsaydığımız uluslar, dinler, medeniyetler, ideolojiler yokken de bu topraklarda yaşayanlar vardı. Tarihimiz ne 19 Mayıs 1919’da ne de 29 Mayıs 1453’te ya da 1071’de başladı. Ta Göbeklitepe’den bu yana, 12-15 bin yıl öncesinden, belki de daha öncesinden beri buradayız. Bu topraklarda yaşamış, çalışmış, eser bırakmış herkesin üzerimizde hakkı var. Hepsi bizim atamız.

Etnik kökenlerimiz, konuştuğumuz diller, dini inançlarımız, metafizik görüşlerimiz hepsi bu topraklarda yeşermiş ve benimsenmiş şeyler. İnsanlık onuru, özgürlük, eşitlik, dayanışma fikirleri de buraya ait. Sahipleri burada. Hepsi yerli.

Melezliğimizi—türlü çeşitli dillerden, inançlardan, zihniyetlerden, yaşam tarzlarından, cinsel tercihlerden, damak tatlarından—insanlar olduğumuzu, hiçbirimizin saf ve değişmez bir özelliği temsil etmediğini nihayet—ve bütün zamanlar için—kabul etmeliyiz. Ve birbirimizle konuşmaya başlamalıyız.

Aslında biz insanlar ilginç, tuhaf şeylerizdir. İçinde yaşadığımız evren de öyledir. Dünyamızın çekirdeğinde düzen ve düzensizliğin birlikteliği vardır. Gezegenler, yıldızlar ve hayat, hepsi düzenlerini düzensizliğin üzerinde kurar. Düzen ile düzensizlik konusunda biz insanlar da çelişkili bir ilişki içindeyizdir hep. İkisinden sadece birini tercih edemeyiz. Bir biri, bir diğeri bizi çeker. Bazen ilke, kural, yasa ve düzenlemeleri benimser, neden ve sebepler ararız, öngörülebilirlik isteriz. Bazen de kendiliğindenlik, belirsizlik, yenilik ve kısıtsız özgürlük peşinde oluruz. Öngörülebilirlik ararız ama yeniyi de özleriz.

Doğru olan bu kaçınılmaz çelişkileri kucaklamaktır. Politik bölünmede karşı kampta olduğunu düşündüğümüz insanların her şeyinin bizden farklı olduğu sanmaktan vazgeçmeliyiz. Onları her bakımdan karşımıza almaya, üzerinde konuşabileceğimiz müşterek hiçbir konu olmadığını var saymaya son vermeliyiz. Konuşmazsak birlikte bir şey yapamayız.

Ülkenin kaderini belirlemek için aynı sandıklara oy atan insanların, önceden, sözgelimi oy attıkları mahallenin, yaşadıkları semtin müşterek sorunları ve bunların çözüm imkânları üzerine aralarında konuşamamasının anlamlı bir gerekçesi olabilir mi?   

Bugün Türkiye’de melez bir toplumda yaşamakta olduğumuzu kabul etmek, geçmişte bu topraklarda var olmuş bütün medeniyetlerin ve halkların tarihini kendi tarihimiz olarak görebilmemizi sağlar.

Toplumumuzun melezliği aynı zamanda tüm dünya nüfusunun çeşitliliğinin bir yansıması değil midir? Bu toprakların tarihinin, bu coğrafyanın kültürel birikiminin her bir parçası kendi içinde dünyanın farklı bir köşesindeki bir halka, bir topluluğa uzanan bir barış ve işbirliği çağrısı taşır.

Toplumumuza ve geçmişimize böyle bakmak, birlikte sınırsız, özgür —hiçbir şekilde formatlanmamış — karşılıkla saygıya dayalı bir politik tartışma yürütebilmek için “müşterek bir dünya”ya sahip olduğumuz anlamına gelir. Bu, birlikte geleceği kurmaya, kendimize yeni dinamik bir kimlik inşa etmeye başlamak demektir. Demokrasinin olmazsa olmaz koşulu olan politik tartışmayı ülkemizde yeniden canlandırmak demektir.

Böylece kutuplaşmanın zirve noktasını geride bırakabilir ve krizden çıkış yoluna koyulabiliriz.

Fikirlerimiz elbette farklı farklı olacaktır. Birlikteliğimiz elbette çok çeşitli çelişkiler içerecektir. Ama bu sefer ortak kararlar almak, çelişkilerin uzlaşmaz hale gelmesine izin vermemek mümkün olabilecek. İki yüz yıllık tarihsel bölünmelerimizi birlikte aşmamız mümkün olabilecek. Hakikatin, doğrunun ne olduğuna birlikte karar verebileceğiz.

***

1 Nisan sabahı oluşan ve 17 Nisan günü İstanbul’da mazbatanın alınmasıyla biraz daha renk kazanan sahnede ben böyle bir resmin ilk fırça darbelerini gördüm.

15 Mart Gününe bir daha bakalım

15 Mart günü Yeni Zelanda’da ırkçı bir beyaz terörist iki camiye ateş açarak cuma namazını kılmakta olan 50 Müslümanı gözünü kırpmadan katletti. Amerika’da boy atıp 2015’teki göçmen dalgası sırasında Avrupa’ya sirayet eden beyaz ırkçılığının ulus ötesi bir hareket haline gelmiş olduğu bundan daha çarpıcı bir şekilde gözler önüne serilemezdi. 

Aynı gün ulus ötesi hale gelmiş olduğunu kanıtlayan bir başka hareket daha kendini gösterdi. Ortaöğrenim öğrencilerinin iklim değişikliğine karşı önlem alınması amacıyla başlattığı “Cumaları Gelecek İçin” okul boykotu o gün ilk kez 100’den fazla ülkede 1000’in üzerinde şehirde gerçekleşti.

Diyebiliriz ki 21’inci yüzyılın kaderini bu iki olayda sergilenen iki karşıt zihniyet arasındaki mücadele belirleyecek.

Batı, batılı-olmayan dünyanın tarihini hep kendi küresel zaman ekseninde gördü. Kendi teknolojik üstünlüğünü daha zayıf olanlara yayarak kendini evrenselleştirmeye çalıştı – onun anladığı küreselleşme buydu.

2000’li yıllarda batı dışı dünyanın askeri-endüstriyel teknolojileri ve ekonomik gücüyle batıyı yakalamaya başlamasıyla batı modernizminin böyle tek yönlü evrenselleşmesi duvara tosladı. Sonuçta, Batı 500 yıllık üstünlüğünü yitirdi. Amerika (ve genel olarak batı) tarihsel yönelimini, pusulasını kaybetti. Batı küreselleşmenin bugünkü aşamasıyla başa çıkamaz hale geldi.

“Son imparator” ABD’nin şimdi her bakımdan yaşamakta olduğu büyük kırılma böyle başladı.

***

Yeni gericiliğin yükselişi temelde batının, son yüzyıllarda tadını çıkara geldiği ayrıcalıklı konumu sürdürmeyi başaramayacağı korkusunun bir ifadesi. “Önce Amerika” şiarından ticaret savaşları başlatma girişimlerine, politik sistemdeki çöküşten içeride dağılma süreçlerine kadar bu panik her yerde görülüyor.

Batının yaşamakta olduğu yön kaybı onun batı-dışı dünyaya artık nasıl bakacağını da bilememesini getiriyor. Yönünü bulamaması aşırı gericilik ve yabancı düşmanlığının önünü açıyor. Irkçı nefret, faşizan girişimler, antisemitist ve İslamofobik saldırılar, politik doğruluğun batı için zehirli bir tehdit gibi gösterilmesi, toplumları bölüp kutuplaştırma çabaları hep bu zeminde yükseliyor. Yeni bir nükleer silahlanma turu başlatma hevesi böyle boy atıyor.

Beyaz ırkçıların öne sürdüğü katliam gerekçesi beyaz ırkın dünya çapında yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğu. Beyaz ırkı ortadan kaldırmak isteyen global bir komploya karşı savaştıklarını ileri sürüyorlar. Christchurch katliamının sorumlusu, ABD başkanını “yenilenmiş bir beyaz kimliğin ve ortak gayenin sembolü” olarak gördüğünü söylüyor. Bu konuda görüşü sorulan Trump’ın yanıtı şöyle: “Beyaz ırkçılığın yükselen bir tehdit olduğunu düşünmüyorum.” (Bu arada Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliğinin 2018 raporunda açıklandığı üzere dünyada en çok mülteci kabul eden ilk 10 ülke arasında sadece 1 tane batılı ülke var, o da İsveç)

***

Aslında Batının teknolojik, ekonomik, askeri, siyasi gücü hâlâ çok büyük ve uzun süre de öyle kalacak. Ne genel olarak batılı ülkelerin ne de “beyaz adam”ın varlığını tehdit eden bir şey var. Onların gözünü karartan hegemonyalarının—hem global çapta hem de kendi ülkelerinde—iyiden iyiye sorgulanır ve test edilir hale gelmiş olması. Korkularının kökeninde bu var.

Ve korku özgürlüğü yer.       

Öyle de oluyor, batı kendisini batı yapan en önemli şeyi terk etmeye başlıyor–eleştirel düşünce (ve onun eseri olan özgürlük, demokrasi, insan hakları). Batıyı batı yapan büyük keşiflerin, Rönesans’ın, aydınlanmanın, onun insanlığa kattığı tüm kültürel, bilimsel ve teknolojik kazanımların temelinde asıl eleştirel düşünce yatar—bireyleşmeyle birlikte giden düzenli kuşkuculuk ve eleştirel düşünce. (Batı-dışı dünyanın ise farklı olarak sahip olmadığı tek şey buydu. Batıdan hemen her şeyi aldı, tek almadığı eleştirel düşünme özgürlüğü oldu. O yüzden aldıklarını da yüzüne gözüne bulaştırdı ve batı karşısında sonuçta hep kaybetmek zorunda kaldı.)

Yeni gericilik şimdi batının asıl cevherini böyle ayaklar altına alırken, batının insanlığa tüm tarihi boyunca yaşattığı en büyük acıların asıl müsebbibi olan “beyaz adamın üstünlüğü” ideolojisine, batının kara yüzüne sarılıyor. Yeni gericiliğin tek pusulası beyaz adamın bütün diğer halklar, kadınlar ve doğa üzerindeki acımasız hâkimiyetini sürdürme hırsı.      

***

Bugün öyle bir durumdayız ki, bir yandan iklim değişikliğinin yol açtığı alışılmışın dışı doğa olayları öte yandan yeni gericiliğin ve beyaz ırkçılığının (ve onun ikiz kardeşi IŞİD vb’nin) panik atakları dünyanın her gün bir başka noktasında insanları gafil avlıyor. Batı kapitalizminde durgunluğun kalıcılaşmakta olması durumu daha da ağırlaştırıyor. 

Açık ki insanlığa yeni bir yönelim lazım. Yalnız yönünü kaybetmiş batıya değil, 500 yıldır bir türlü yönünü bulamamış olan batı-dışı dünyaya da. Ortak inşa edilecek yeni bir yönelim. Bu kez tüm dünya tarihinin zaman ekseninde iş görecek yeni bir yönelim—yeni bir insanlık zihniyeti, insanlığın yeni bir tarzı.  

İşte 15 Mart 2019 günü yaşanan ikinci büyük olay bize bu ortak yönelimi, yeni zihniyeti, var oluş tarzını nerede bulabileceğimizi gösteriyor. Yüzden fazla ülkede farklı milliyetlerden, dinlerden, kültürlerden, sosyal sınıflardan on binlerce çocuk aynı endişeyi paylaşıyor. Onlar kaderlerinin birbirine sıkı sıkıya bağlı olduğunu yaşayarak görüyor. Bu kadar küresel bir eylem daha önce hiç görüldü mü, bilemiyorum. Ama bunun sadece bir başlangıç olduğunu öngörebiliyorum.  

Ne Trumpgillerin ülkelerin sınırlarına, insanların kafalarına, özgürlüklerin çeperine çekmeye çalıştığı duvarlar ne mevcut diğer sınırlar bütün kıtalardan çocukların o gün aynı meydanda buluşmasını önleyebildi. O çocukların gördüğünü yarın herkes görecek. İklim değişikliğini hızlandıranlar ile insanları yerlerinde yurtlarında yaşayamaz hale getirip daha yaşanabilir yerlere göç etmek zorunda bırakanların, işsizliğin ve gelir eşitsizliğinin sorumlularının bir ve aynı zihniyetin temsilcileri—doğa üzerindeki tahakkümlerini, diğer insanlar üzerindeki tahakkümlerini ne pahasına olursa olsun sürdürmek isteyenler—olduğu saklanamaz hale gelecek.

Batının gerçek cevheri şimdi o çocukların eylemlerinde yeni bir anlam kazanıyor, global— ama bu kez kelimenin tam anlamıyla evrensel—bir değer haline gelerek önümüzdeki yolu aydınlatıyor. İnsanlığı büyük bir buluşmaya, bütün dünyayı birlikte yeni bir yönelim inşa etmeye çağırıyor.

***

Condorcet’in altını çizdiği gibi, felsefe tek bir hamlede politikanın, toplumun, ahlakın, eğitimin, dinin, uluslararası ilişkilerin ve yasaların temel ilkelerini değişikliğe uğratır. 15 Martı izleyen günlerde Yeni Zelanda Başbakanı Jacinda Ardern’in kararlı bir şekilde ırkçılığı mahkûm etmesi, anında eyleme geçmesi ve vahşi saldırıya hedef olanlarla derin bir empati sergilemesi tüm dünyada – batıda da doğuda da – büyük destek kazandı. O gece Dubai’de dünyanın en yüksek binası olan Burj Halife’nin tüm cephesi Ardern’in başörtülü resmiyle kaplıydı.

Terörün yandaşlarının beklentisinin tersine saldırının ardından tüm dünyaya korku ve yabancı düşmanlığı yayılacak yerde, BBC’ye verdiği demeçte, “Küresel olarak güvenli ve hoşgörülü ve kapsayıcı bir dünya istiyorsak bunu sınırlar kapsamında düşünemeyiz. Irkçı gerici ideolojinin kökünü kazımak için global bir mücadele vermeliyiz” diyen Ardern’in çağrısı yankılanıyordu.   

Geleceğimizin bu çocuklara bağlı olması ne kadar güzel – izleyelim:

Homo sapiens’den homo reflectus’a

Bugün YouTube, Facebook, Twitter ya da Amazon gibi platformlar insanları kendilerine çeken sosyal mıknatıslar haline geldi. Bunların çevrelerinde sürü davranışı gösteren küresel dijital kabileler oluşuyor. Aileler, kurumlar, partiler, dernekler ve devletler gibi alışılmış sosyal bağlayıcı kuvvetlerin etkisi azalırken dijital platformlara bağımlılık artıyor.

Bol bol, çeşit çeşit bedava uyuşturucular vererek bizi bunlara alıştırdılar. Artık onlarsız olamıyoruz. Onlar ise şimdi bizim hayal ve arzularımızı algoritmik olarak yönlendirerek bizi kelimenin tam anlamıyla iliğimize kadar emiyorlar. Böylece güç, iktidar ve zenginliklerini hızla yaygınlaştırıyorlar. Gözle görülmez, küresel dev bir örümcek ağı bu sanki.

Örümceğin iş modelinin başarısının daha başlangıç aşaması bu. Şimdi hızla—yapay zekâ uygulamalarından da yararlanarak—sağlık, eğitim, ulaşım ve enerji sistemlerine yayılmaya yöneliyorlar. Ufuklarında tüm ekonomiyi platform prensibine göre yeniden yapılandırmak var. (Dijitalleşme diye adlandırarak da bunu sosyal-ekonomik-politik bir proje değil de kaçınılmaz bir teknolojik zorunluluk gibi gösteriyorlar.) Nesnelerin İnterneti dediklerinin varacağı yer de asılnda her insan davranışının ve insan hayatının her anının sıkıca bu örümcek ağına bağlanması olacak.

Yakınlarda GAFTAM (Google, Amazon, Facebook, Twitter, Apple, Microsoft) şirketleri ellerindeki yetenekleri bir yandan silahlanma ve fosil yakıt tekellerine bir yandan da yurttaşlarını daha sıkı gözetim altına almaya çalışan devlet aygıtlarına  sunmaya başladılar. Örümcek iyiden iyiye irileşiyor.

(Çin’de de durum çok farklı değil, bütün bunlar başka tür şirketlerle ve yollarla ya da derece farklarıyla da olsa neredeyse aynen yaşanıyor.)

Politika alanında da, son yıllarda tanıştığımız o yeni Trumpgiller türünün çeşitli versiyonları sadece ülkelerini birer şirket gibi kullanmakla kalmıyor, yurttaşlarla seçilmiş başkan arasındaki tüm ara kurumları fiilen etkisizleştirerek yurttaşları Twitter vb. araçlarla ve “çakma medya“ ile doğrudan kendilerine bağlıyor, toplumları kendi takipçileri ve düşmanları şeklinde kabilelere bölüyorlar.

Ekonominin ve politikanın efendilerinin doğayı ve diğer insanları hep daha fazla kontrolleri altına alma hırsı (ve “cambaza bak“ der gibi bizi hep “ileriye bak“ diye oyalamaları) insanları sonunda hem doğayla ve birbirleriyle olan bağlantılarından hem de insanlığın geçmişiyle, atalarıyla olan bağlantılardan uzaklaştırıyor. Oysa insanı—madde ve mana— olarak insan yapan şey bu bağlantılardan başka bir şey değil.

Hele şimdi bizler giderek “her şeyin interneti“nin dijital bağımlı kabile üyeleri haline gelirken bu uzaklaşma daha da vahim hale geliyor. Doğayla ve diğer insanlarla olan doğal bağlarımızın yerine dijital bağlantıların ve sanal gerçekliklerin geçirilmesi sadece içimizi boşaltacak, bizi bizden uzaklaştıracak, ruhsuz bedenlere dönüştürecektir. Örümcek ağının manasız parçacıkları haline geleceğiz. Böyle giderse iklim değişikliğinin getireceği altıncı yokoluştan çok önce fiilen yok olacağız.

* * *

Bu satırlar hiçbir şekilde sorumluluğun teknolojide olduğu anlamına gelmiyor. ABD’de “Yeşil Yeni Anlaşma“ hareketini başlatan Temsilciler Meclisi üyesi Alexandria Ocasio-Cortez‘in geçen gün bir konuşmasında dediği gibi, “Robotların bizi işssiz bırakacağından korkuyor değiliz. Bizi işsiz bırakacak olan ekonomik sistem. Bu toplumda işi olmayanın yaşaması mümkün değil. Esas problem bu. Yoksa otomasyon bizi sadece heyecanlandırır. Çünkü bu kendimizi eğitmeye, bilim ve sanatla uğraşmaya, içinde yaşadığımız dünyanın tadına varmaya daha çok zaman ayırmamızı sağlar.”

Sorun teknolojide değil. Asıl tehlike de kendi başına iklim değişikliğinden veya ekonomik resesyonun derinleşecek olmasından ya da yeni bir dünya savaşı çıkması ihtimalinden kaynaklanmıyor. Asıl tehlike bütün bunlara rağmen zihniyetlerimizin hâlâ değişmemesinden geliyor. Bütün bu felaketlerin hepsini önlemek için hâlâ bir şans var. Ama biz hâlâ fosil yakıtlara ve aşırı enerji kullanımına dayalı nükleer füzelerin gölgesindeki tüketimcilik toplumunu iyi ve uygar bir yaşam sanmaya devam ediyoruz.   

Bizi buraya ilerleme hikâyesi getirdi. Hep bu hikâyeye yazıldık. Hep gelecek yönelimli olduk. İnsanlık durmaksızın ilerleyecekti. Gelecekte daha iyi bir dünya olacaktı (batının gelişmiş kapitalizminde veya sosyalizmde ya da semavi dinlerin cennetinde). Onun için bugünkü sıkıntı ve acılara, bugünkü dünyaya katlanmalıydık. Dişimizi sıkmalıydık. Gelecekteki daha iyi dünya bu acıların içinden çıkıp gelişecekti. Oysa başka insanların, başka canlıların çektiği acılara kayıtsız kalmak, hatta bu acıları gerekçelendirmeye çalışmak bütün kötülüklerin kaynağıydı.   

İlerleme mutlaktı. Çünkü aydınlanma bize aklın üstünlüğü inancını hediye etmişti. Akıl bedene de doğaya da üstündü. Bunun uzantısında daha akıllı erkek de dişiye ve diğer insanlara üstündü. Efendiydi. Kontrol onda olmalıydı.

İlerlemeye ne oldu? Bugün şu dünyada geleceğe umutla bakan kaç kişi kaldı? Kaçımız çocuklarımızın bizden daha iyi yaşayacağına inanıyor? Ufuğa bakmaya cesaret edenlerimiz orada daha iyi bir dünya gördüğünü mü, yoksa ekonomik resesyonun kalıcılaşma ihtimalini, yeni bir dünya savaşının kıvılcımlarını, kutuplardaki son buzulların da eridiğini mi gördüğünü düşünüyor?

İşte şimdi yaşadığımız asıl o ilerleme hikâyesinin müellifi olan hırsın krizidir. Efendilerin hırsının krizi. Hep daha çok, daha fazla, daha hızlı, daha büyük, daha uzun….. ne var ki artık büyümüyor, uzamıyor, çoğalmıyor! Ve kontrolden çıkıyor. Örümcek kendini sokan akrebe dönüşüyor.

(“Büyük Britanya”nın Brexit ile intihar etmekte olmasını başka nasıl açıklayabiliriz?)

* * *

Böyle giderse bunun sonu insanlığın soyu tükenen, yok olan türlere eklenmesi olacak. Evrenin ve canlı hayatın milyonlarca yıllık tarihinde kısa, derin zamanın ölçüleriyle çok kısa bir parantez haline gelmesi olacak.

Biz sadece “büyük anlatı“yı yitirmekle kalmadık aslında insanlık anlayışımızı tükettik. Bize yeni bir insanlık zihniyeti lazım, insanlığın yeni bir tarzını düşünmeliyiz.

Sanayileşmenin ve kapitalizmin efendilerinin elinde aydınlanma düşüncesinin bizi iteklediği sondan kurtulmak için artık gelecekteki ilerleme hayaline değil, insanlığımızın kökenine yönelmeliyiz. Sanayileşme öncesi çağlarda yaşayan atalarımızın yaptığı gibi, doğayla ve birbirimizle olan bağlantılarımızı, atalarımızla olan bağlantılarımızı yeniden anlamlandırmalı, yeniden bir üst düzeyde inşa etmeliyiz.

Anlam tekil olgulardan, yalnız bireylerden ya da tekil düşünce disiplinlerinden çıkmaz, nesnel olgulardan da çıkmaz; anlam renk ve dokuyla bezeli daha büyük resmi birlikte örmekten çıkar. Hissedilmesi ve anlaşılması gerekir. Onu en iyi içselleştirerek anlarız–o zaman o bizim parçamız haline gelir. Biz de o büyük resmin eşsiz bir parçası olduğumuzu hisseder ve anlarız. O zaman diğer insanların ve diğer canllıların acılarına kesinlikle kayıtsız kalamayız. Anlam varsa umut da vardır. Ne kadar anlam o kadar umut. Anlamda ısrar etmek zorundayız.

Yeni insanlık zihniyeti ancak doğanın, diğer insanların, atalarımızın ayrılmaz bir parçası olduğumuzu hissetmek ve anlamakla gelebilir. O doğa ki on milyonlarca yıldır var. Bizsiz de vardı. Ne kadar derin ve böyle uzun vadeli, uzun perspektifli düşünürsek, aldığımız kararlar, yaptığımız tercihler o kadar ahlaklı ve adil olacaktır. İşte o zaman homo sapiens homo reflectus’a, bilge insana dönüşebilir. (Bırakın homo deus da Örümceğin Fantezisi olarak kalsın.)

Ancak o zaman sanayileşme ve kapitalizm çağı aşılabilir, insanları esir eden hırs zihniyeti insanlık tarihinin kısa bir parantezi haline gelebilir. Örümcek ağı da yerini biyosfer, atmosfer ve noosferi sarıp sarmalayacak, kucaklayacak bir yaşam iksiri ağına dönüşebilir.

O zaman bilim ve teknoloji de sadece ve sadece insan ilişkilerini iyileştirme ve geliştirmenin, insan sorunlarını çözmenin–barış ve huzurun aracı olarak kullanılabilir hale gelir.

Hayatı bozmadan değiştirmeye başlayabiliriz. Temiz hava, duru su, rengârenk çiçekler — dünyadaki bütün çocuklar bunların tadına varabilir. Ve atalarının ruhu şadolur.

8 Mart: Çimento ve katalizör

Kadın haklarına ve kadın hareketine şiddetle karşı olmak son dönemde birçok ülkede yükselen yeni gerici güçlerin en önemli ortak yanlarından biri. Trump’tan sonra Brezilya’nın yeni başkanı Bolsonaro da kadınlara (ve LGBTİ’lere) savaş açtı. İtalya’da Salvini’nin partisinin iktidar ortağı olmasıyla kadınların devlet hastanelerinde kürtaj yaptırmaları fiilen imkânsız hale geldi. İspanya’daki “kardeş” parti ise Madrid sokaklarında üzerinde Stop Feminazis yazısı giydirilmiş otobüsler dolaştırıyor. Macaristan’da Urban, Polonya’da Morawiecki kadın haklarını geriletecek yasalar çıkarma peşindeler. Benzer girişimler bizde de dini gerekçelerle gündeme getiriliyor.

Yeni gericilik (kimilerinin sağ popülizm dediği siyaset), işyerinde patronun, pazarda satıcının karşısında iyice güç yitiren, devletin karşısında zaten hiçbir zaman güçlü olamamış “küçük adamın” şimdi kadının yükselişi karşısında elindeki son güç parçasını, evdeki gücünü de yitirip iyice iktidarsızlaşacağı korkusunu (ve bir de kapıya dayanan göçmenlerin elinden işini, ekmeğini ve kimliğini alacağı korkusunu) istismar ederek güçlendi ve güçleniyor.

“Seçimle gelen otoritarizm” biçimindeki yeni gericiliğin boy atması en tepedekilerin en çaresiz olduğu bir döneme denk düştü: 1980’lerden beri uygulana gelen neoliberal politikalar en üstteki yüzde 1’in tüm gelirin yüzde 20’sini aldığı, geri kalan yüzde 99’un yüzde 80’i paylaştığı bir dünya yarattı. Üretkenlik ve reel ücretler uzun yıllardır tıkanmış bulunuyor. 2008’de patlayan büyük finansal krizden sonra bir türlü istikrarlı bir büyümeye dönülemedi. Pasta yeterince büyümüyor. Üstelik Soğuk Savaşın sonra ermesiyle bir yandan eski doğu bloku halkları öte yandan üçüncü dünya halkları küresel pastadan daha fazla pay ve dünya gelişmesinde daha çok söz hakkı istemeye başladı. Arap Baharından Occupy Hareketine birçok yerde ilk ciddi tepkiler boy gösterdi. Bu arada Doğu Avrupa halkları da sosyalizmin ardından batı kapitalizminden umduklarını bulamamanın düş kırıklığını yaşıyor. Hemen her yerde öfke kabarıyor. Geleneksel partiler artık güven kazanamıyor.

Hepsinin arka planında çoktan kontrol dışına çıkmış olan iklim değişikliği ve doğa tahribatı hızla doğal kaynakları zora sokuyor. Ekonomileri zorluyor. Çevreci hareket her yerde yükseliyor. 2015’te BM Paris Anlaşmasıyla önemli bir kazanım elde edildi.  

Ve bir de Çin’in yükselişi var.

Bu koşullarda en üsttekilerin demokrasi ve insan haklarının daha da gelişip yaygınlaşmasına, özgürlüklerin güçlenmesine fazla tahammülü olamazdı. O yüzden yeni gericiliğin yükselişi en tepede gizli bir sevinçle karşılandı, el altından desteklendi. Ondan beklenen mevcut düzeni tehdit eden hareketlerin engellenmesi, bunları besleyen kaynakların (demokrasinin, insan haklarının, eleştirel medyanın ve eleştirel sosyal bilimlerin, genel olarak eleştirel düşüncenin) kurutulmasıdır. Herkes haddini bilmelidir. İnsanın ve doğanın sömürüsü devam etmelidir. Yüzde 20 yüzde 30’a, yüzde 50’ye çıkmalıdır.

Onlar için – bütün dünyanın bütün egemen (erkek) güçleri için – kadının yükselişi en büyük tehlikedir. Çünkü, tüm sömürü sistemlerinin atası olan erkek egemenliğinin daha da zayıflamasının insanı ve doğayı sömürmeyi mümkün kılan sistemlerin sonunu getirecek yolu açacağını biliyorlar. Ve kadınların hareketlerinin budamaya çalıştıkları demokrasi, insan hakları ve çevre hareketlerinin katalizörü olacağının farkındalar.

Oysa göç nasıl geri dönmezse, evden çıkan kadın da bir daha geri dönmez. Kadınlar her yerde cesaretle onların karşısına dikiliyor. Rengârenk hareketleriyle, her yerde, uygun biçim ve tarzlarda seslerini yükseltiyorlar.

İşte bugün 8 Mart’ta da bütün dünyada bütün şehirlerde, hatta birçok yerde baskıları göze alarak, sokaklara çıkıyor ve “biz buradayız” diyorlar. Haftaya bugün, 15 Nisan’da da o kadınların çocukları, onların öğrencileri sayısız şehirde iklim değişikliğine karşı etkin önlemler alınsın diye bir günlüğüne okullarını boykot edecek.

Umutlu olmak için yeterince sebep var.

Ufukta Mor/ Yeşil/Kırmızı bayraklarla gelecek olanların görüneceğini umut edebiliriz.

Ancak şu da var — Türkiye’de (ve dünyada da) solun ve genel olarak ilerici hareketlerin sonuçta zayıf ve etkisiz kalmış olmasının çok önemli bir nedeni de uzun yıllar kadın sorununa (sonra aynı şekilde çevre sorununa) ilgisiz kalması, hatta kadın (ve çevre) hareketlerine olumsuz bakmış olmasıdır. Ancak sol örgütlerdeki kadın arkadaşlar —feministlerin de etkisiyle — kendi başlarına harekete geçtikten sonra erkekler olarak çoğumuz onlardan bir şeyler öğrenmeye ve onları desteklemeye başladık. Ama iş işten geçmişti. Bu da hepimize ders olmalı. Yoksa umut bir çare değildir.

Hayatımızın anlamı

Teknoloji geliştikçe yaşam tarzlarımız da değişiyor, doğal şeylere ihtiyacımız azalırken yapay şeylere ihtiyacımız hızla artıyor. Sıra yapay hamburgere geldi.

Doğada insan elinin değmediği yer kalmadı, insan şimdi bitki ve hayvan türlerinin genomuna el atıyor. Bu gidişle doğal canlı kalmayacak.

Hiyerarşilerde daha yukarıda olanların daha aşağılarda olan insanlara bağımlılıkları azalıyor. Fabrikalarında insanlar yerine robotları çalıştırmaya, bilgi işçilerinin yerine yapay zekâ algoritmalarını geçirmeye yöneliyorlar. Savaşlarda askerlerin yerine geçecek dronlar, robotlar geliştiriliyor.

Genel olarak diğer insanlara olan ihtiyacımızın giderek azaldığı bir yöne çekiliyoruz. Google’dan öğreniyor, Sirilere, Aleksalara vb. danışıyor, GPS aygıtlarına yol soruyoruz. Garsonsuz lokantalar, resepsiyonsuz otellerden sonra şimdi sürücüsüz arabaları bekliyoruz. Görsel ve Artırılmış Gerçeklik deneyimlerinin tadına varıyoruz. Arkadaşlık, yakınlık, insani iletişim ihtiyacımızı artık sosyal medyada karşılıyoruz. Ufukta robotlarla seks görünüyor.

İnsanların birbirleriyle ve çevreleriyle ilişkilerini düzenlemek ve insani gelişime yön vermek için binlerce yıl içinde geliştirdikleri politik organizmanın içi boşalıyor. Sanki veba salgını var. Partiler, parlamentolar, yargı, medya – siz sayın; hepsinin içi boşalıyor. Varmış gibiler artık. Tekeller, oligopoller, holdingler zaten piyasayı çoktan bir efsaneye dönüştürmüştü.

Ne var ki biz insanlar sadece fiziksel, maddi olarak değil bilişsel ve manevi olarak da ancak ekolojik sistemlerin bir parçası olarak var olabiliriz. Zekânın, öğrenmenin, duygusal tepkilerimizin, hatta hafızamızın birçok yanı organizmamızın dinamik olarak bağlı olduğu dış çevrenin unsurlarıyla birlikte işler. İnsan doğal ve sosyal çevresiyle birlikte, onlarla etkileşim içinde düşünebilir ve duygulanabilir.

O yüzden çalışma ve yaşama tarzlarımız bizi doğadan ve sosyal çevremizden uzaklaştırdıkça düşünce ve duygularımız da gerçekliklerden uzaklaşarak sahteleşiyor. Duygular duyu yığışımlarından, düşünceler sayıklamalardan ibaret hale geliyor.

Hayatımıza verdiğimiz anlam kendi bedenimizin ve kişisel çıkarlarımızın ötesine erişemiyor. Dolayısıyla doğaya, çevremize ve giderek gezegenin hayatına verdiğimiz anlam kendi dört duvarımızın arasında kalmaya mahkûm hale geliyor.

Oysa ilk günlerimizden beri kendimiz, sosyal çevremiz ve doğa birlikte bütünsel bir anlam kümesi oluştura gelmişti. Sosyal çevremizden ve doğadan uzaklaştıkça aslında kendi hayatımıza da bir anlam veremez hale geliyoruz.

Dolayısıyla artık hakikate de anlam veremiyoruz. Yalan ile doğrunun ayrımıyla ilgilenmiyoruz.

Bütün bunların bizi insan-ötesi (transhuman) ya da insan-sonrası (posthuman) bir şeye dönüştürme ihtimalini bazıları insanlık tarihinin en büyük müjdesi olarak alkışlıyor. Daha çok para, daha çok güç, daha çok hegemonya kazanmak için insana veda etmeye razılar. Bunun için yarı yapay organik maddelerden, yarı makinelerden oluşan hibrid bir bedende, akılları bilgisayarlara yüklenmiş bir şekilde yaşamayı hayal ediyorlar. Kendilerini ölümsüzlük hayaliyle kandırıyorlar.

Ama bizi de kolayca kandırabiliyorlar. Politikacılar, kanaat önderleri, troller, reklamcılar, nöro-pazarlamacılar – “algı yöneticileri” — bizi peşlerine takabiliyorlar. 

*  *  *

Bu darboğazdan kurtulmak ve kendi kaderimizi kendi ellerimize alabilmek için hayatımıza yeni bir anlam vermek zorundayız.

Bizler bireyiz, bireyler olarak ihtiyaçlarımız var, bireysel olarak kendimizi geliştirmek isteriz. Duygu ve düşüncelerimiz değer taşısın isteriz. Arzularımız var.

Ama bizler topluluklar içinde yaşarız. Ağaçlardan oluşan orman gibiyiz. Diğer ağaçlara muhtacız. Köklerimiz ormandaki ağaçlar gibi birbirlerine dolanmıştır. Birlikte besleniriz. 

Şairin dediği gibi, en derin hasretimiz, “Bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine yaşamak”tır.

Hayatımıza, en genelde bu ikisinden birine daha çok vurgu yaparak bir anlam verebiliriz.

Bireye, ben’e daha çok vurgu yaptığımızda, daha çok güce, daha çok hiyerarşiye, daha çok mülkiyete, daha çok rekabete, daha çok sonuç/performans/bilgi/yaratıcılığa önem veririz. Satış uzmanlarının deyişiyle “yalnız kurt” gibi düşünür ve davranırız. Kendimizin dışında bir anlam bulamayız. Aslında anlamsız, bomboş bir hayat yaşarız.

Topluluğa, biz’e daha çok vurgu yaptığımızda, bizim için karşılıklı güven, yatay ve eşit haklı ilişkiler, paylaşma, birlikte yapma, süreç/fikir /öğrenme, deneme-yanılma ve sebat  daha çok önem taşır. “Takım oyuncuları oluruz.”  Kendimizle sınırlı olmayan, kendimizin ötesinde bir yaşam amacıdır bu.

Birlikte yaşamak, birlikte çalışmak için hayatımıza birlikte anlam vermek zorundayız. Değerli olan ne, hakikat ne? Nasıl yaşamak istiyoruz? Bunlara ancak birlikte karar verebiliriz. 

İşte bize demokrasi asıl bunun için lazım.

Çünkü bireyler olarak anlamı ancak politik tartışmaya katılarak bulabiliriz. Bu soruların yanıtını birlikte tartışarak bulabiliriz. Sadece insanları böyle anlamlı bir tartışma içinde birleştirebilen, bağlantılandırabilen bir politik organizma gerçekten insanidir. Tatmin edici bir kişisel gelişimin tek yolu kolektif politik yaşama sivil katılımdır. 

Gerçek demokrasi de ayrımsız tüm insanlara böyle bir tartışmaya ve birlikte karar almaya katılma olanağı sağlayan bir demokrasidir.

İnsanlar arasında eşit haklı, hegemonyasız, dayatmasız – özgür – bir yaşam ancak böyle birlikte verilmiş kolektif bir anlam varsa mümkün olabilir.

İnsan gibi yaşamak

Sonsuzluğun Kıyısında filminde Van Gogh, “Tabiata baktıkça” diyor, “bizi birleştiren şeyi daha iyi görüyorum. Resim yaparken kendimi dışımdaki ve içimdeki her şeyin bir parçası olarak hissediyorum.”

Bu sözler bizi insan yapan şeyi ne güzel anlatıyor. Biz insanlar bizi çevreleyen dünyanın, doğanın ve diğer insanların ayrılmaz bir parçasıyız. Bu sayede varız — insanız.

Ama bugün öyle bir yere geldik ki doğanın ve diğer insanların bir parçası olduğumuzu neredeyse unuttuk, doğayla bir ve aynı olduğumuz bilgisinden koptuk, bu akrabalığımızı fiilen inkâr eder hale geldik. Sanayileşme bizi artan bir hızla doğadan uzaklaştırdı, kapitalizm bizi böldü parçaladı, diğer insanlarla öldürücü bir rekabete soktu.

Bugün doğaya ve insana bakışımız insanın doğa üzerindeki ve insan üzerindeki tahakküm çabalarının prizmasından çarpılarak biçimleniyor. Bütün bunlar bize insanlığımızı unutturuyor.

“Kendim” tanımımız da iyice daraldı. Artık “kendimizi” sadece kendi bedenimizden ve kendi kafatasımızın içindeki şeyden ibaret olarak görüyoruz. Kendimizin sınırlarını iyice daraltıyor ve sıkılaştırıyoruz.

Bugün ekolojik krizi ve dünya fırtınalarını topluca ve sistematik olarak umursamıyorsak, diğer insanların başına gelenlere giderek daha ilgisiz hale geliyorsak, bunun nedeni “kendim” tanımımızı iyice daraltmış olmamızdır. Böylece kişisel kaygı, sorumluluk ve angajman alanımız olarak düşündüğümüz şeylerin tanımını da daraltıyoruz. Artık umursama ufkumuz derimizin bittiği yerde bitiyor.

Bize “kendini tanı” dediklerinde öne çıkardıkları psikolojik söylemle bizi kendi içimize kapanmaya yöneltiyorlar. Öte yandan sosyal medyanın “yankı odaları” böyle bir kapanmayı hızlandırıyor. Kendimize bakalım, biyo-geribildirimlerimizi izleyelim, kendimizi geliştirelim diye bize sundukları türlü çeşitli biyo-aletler, sağlık ve meditasyon app’leri de esas olarak aynı işleve hizmet ediyor. Bunlar giderek bizim üzerimizde güç kazanıyor ve dünyaya angaje olma yollarımızı değiştiriyor. Artık başlıca projemiz kendimiz ve bedenimiz. 

Dev teknoloji şirketleri ekonomik davranışlarımızı, devletler de sosyal ve siyasal davranışlarımızı kontrol ve maniple etmek için her türlü verimizi gözetimleri altına sokarken, bize de, siz kendi bedeninizi ve ruhunuzu gözlemekle oyalanın diyorlar.

Bu bir kısır döngü, buradan bir yere varamayız. Bizim, insanlığımıza dönmemiz gerekiyor. Bu bizim insan olarak doğanın ve diğer insanların parçası olduğumuz bilgisini yeniden bütün boyutlarıyla hatırlamaya ve yeniden anlamlandırmaya başlamamızı gerektiriyor.

Milyonlarca yıl içinde bütün bedenimiz başka canlılarla etkileşimler içinde biçimlendi. Örneğin, ormanlardan savanlara çıktığımızda otlar arasında sürünerek yaklaşan yılanları fark edebilmek için gözlerimiz bu kadar keskinleşti. Vahşi hayvanların peşine düşmek ya da onlardan kaçmak zorunda olmasaydık bu kadar hızlı koşamazdık. Öte yandan başka insanlarla etkileşimlerimiz olmasa ne dilimiz ne düşüncelerimiz gelişebilirdi. Kimliğimiz dış dünyamızla ve toplumuzla yürüttüğümüz derin ve sonsuz konuşmalar içinde oluşur. (Bu konuşmalar bozulduğunda da kimlik krizimiz başlar. Bugün milliyetçilik ve kabilecilik bu konuşmalarda parazit yaratıyor ve kopukluklar üretiyor.)

Tüm canlılar çok sayıda, sürekli değişen ağlar içinde konumlanmıştır. Hepimiz evrende çarpışan parçacıkların ağları, dünyamızın atmosferindeki etkileşimli döngü ve akışların ağları, ülkelerimiz ve şehirlerimizin otoyol ve cadde ağları ve ailelerimiz, dostlarımız, çalışma arkadaşlarımız ve komşularımızdan oluşan sosyal ağlarımız içinde var oluruz. Hepimiz tıpkı bir ve aynı biyosferin içinde olduğu gibi, bir ve aynı noosferin (fikir ve kültürlerin evreni) içinde yaşarız. Bu ağların her birinden çok çeşitli şekillerde etkilenir ve her adımımızla her birini etkileriz. O yüzden bu kadar bağlantılı ve hareketli bir evrende bu ağların bir tanesinin bir parçasına zarar vermek demek, bu zararın pekâlâ bumerang gibi dönüp bize zarar vermesini getirebiliyor.

Yaratıcılığımız da ilişkilerimiz içinden çıkar. Van Gogh o eşsiz resimleri doğayla olan ilişkisinden çıkarıyordu. “Walter Benjamin’in deyişiyle” diye anlatıyor heykeltraş Erdağ Aksel İstanbul Art News’daki bir söyleşisinde, “Leonardo bile tek başına bir deha değildi, etrafında ona maddi ve manevi ve işçilik olarak destek veren binlerce insan vardı. Her gün bu yardımı alıyor, tek başına bir karakter değil o.” Bu ay Amsterdam’da açılan büyük Rembrant retrospektifinde, ilk kez olarak, ressamın sosyal networkünün bir grafiği de sergileniyor.

İşte insanın kendisini tanıması aslında bu konumunu bilmesidir. Kendimizi geliştirmenin tek yolu dışımızdaki dünyayı tanımaktır, dünyadaki yerimizi anlamanın ve anlamlandırmanın yolunu başka türlü bulamayız. “Kendime doğru yolculuğa çıkmayı tahayyül edeceksem, ‘öteki’nden geçmem gerekir. Öteki, ben için esastır” diyor Adonis.  

Aklımız da evrenle aramızdaki bağdan oluşur, aklımız başka insanlar ve nesnelerle ilişki ve bağlantılar içinde var olabilir ancak ve bize olduğu kadar evrene de aittir. “Gökyüzüdür zarı beynimizin/ İçinde kuşlar bulutlar gezer” diyordu Melih Cevdet bir şiirinde.

İnsanlığımızı kazanmanın yolu doğanın dengelerini, diğer canlıların esenliğini tehdit eden yaklaşımlara, insanı gereksizleştirme ve dışlama çabasındaki girişimlere karşı durmaktır. Kişisel bakım ve gelişim anlayış ve teknolojilerimizi bireysel bedenlerimizin ötesine, doğanın bakımını ve diğer insanların gelişimini de umursayacak şekilde genişletecek yaklaşımlara ihtiyacımız var.

İçinde yaşadığımız koşulları değiştirmek istiyorsak, önce tüm çevremizle olan ilişkilerimizi değiştirmeliyiz. 

Nasıl yaşamak istiyorsun sorusunun cevabı, başkalarıyla ve doğayla nasıl ilişkiler içinde olmak istiyorum sorusunun cevabında gizlidir. İnsan gibi yaşamanın yolunu böyle inşa edebiliriz.