Tarihin Büyük Sırrı

Salgın her tarafı kasıp kavuruyor. Bu süreçte dünya sistemi art arda büyük darbeler alıyor. Sanki kalp spazmı geçiriyor. Mobilite iyice azaldı, insan ve mal akışları, hatta sermaye hareketleri büyük ölçüde durdu. O kadar ki petrol fiyatı yerlerde sürünüyor. Ekonominin çarkları tekliyor, işyerleri kapanıyor. Virüs kapanların ve ölenlerin sayısı artmaya devam ediyor. Gelecek belirsiz ve her yerde korku diz boyu. Dünya sistemi krizde ve bu kriz derinleşmeye aday görünüyor.

Dünya sistemi, ekonomilerden, devletlerden ve insanlar arası ilişkilerden oluşuyor, insan yapısı bir sistem. İnsanlık binlerce yıl içinde küçük insan toplulukları arasındaki ilişkilerden başlayarak şehirler ve sonra da devletler arasındaki ilişkiler üzerinden bir dünya sistemi kurmayı başardı, ama bu sistemi tüm insanlığın yararına işletecek yönetim mekanizmaları geliştirmeyi başaramadı. Bu yüzden bugün dünya çapındaki sorunlar ile bu sorunları göğüsleme kapasitesi arasında büyük bir açıklık var.

Dünya sistemi entegre bir sistem. Ne kadar entegre olduğunu Covid-19’un hızla yaygınlaşmasında çok açık gördük. Ne var ki hepsi de aynı entegre sistemin ayrılmaz bir parçası olan devletler hâlâ birbirlerine dost-düşman ayrımına göre tanımlanan politikalar temelinde yaklaşıyorlar. Her biri kendi çıkarlarını her şeyin üstünde tutuyor. Aynı şey sistemin diğer üyeleri olan şirketler için de geçerli. İnsanların çoğu için de.

Onun için de sistem daha çok güçlü devletlerin, güçlü şirketlerin, güçlü insanların çıkarına işleyen bir sistem. Ortak çıkar hiçbir zaman geçerli bir kıstas olmadı. Ve o yüzden de şimdi tüm dünyada çok kısa bir süre içinde böyle büyük bir ortak sorun ortaya çıkınca dünya sistemi çaresiz kalakaldı.

Dünya geçmişte de büyük salgınlar gördü. Ama çok büyük kayıplar vererek de olsa hepsini atlattı. Bu kez durum farklı – hayır bu salgını atlatamayacağız demiyorum. Söylemek istediğim sadece bu krizin çok daha büyük bir krizin, epey bir zamandır insanlığı bir uçurumun kenarına itmekte olan varoluşsal krizin bir parçası, belki de öncüsü olduğudur. İnsanlığın eşiğinde sallandığı varoluşsal kriz dünya sisteminin yeryüzüyle olan ilişkisinin krizidir.

İnsan dünyası doğal yeryüzünü önce adım adım, sonra giderek hızlanarak ve son on yıllarda frenleri boşalmışcasına istila edip kendi çıkarlarına göre, kendi yaşam tarzına uydurmak için düzenlemesiyle gelişti. Yerin altı, üstü, ormanlar, nehirler, denizler, dağlar, tepeler, yerel ve sonra da küresel ekosistemler – insan el atmadığı, değiştirmediği, bozmadığı, kirletmediği bir yer bırakmadı. Sonunda yeryüzü yeryüzü olmaktan çıktı. İnsan da insan olmaktan.  

Yeryüzü yaşadığı büyük sıkıntıyı epeydir insan canlısına duyuruyordu. Karbon salımlarının atmosferi ısıtıp buzulları eriterek iklimi hızla değiştirmesinin bir süre sonra canlı yaşamı tehlikeye sokacağının işaretleri hızla artıyordu. Her geçen yıl su seviyelerinin yükselmesi, sıcaklık rekorlarının kırılması, kıtalar arası orman yangınları dalgası, sıra dışı doğal afetlerin sıklaşması ve çeşitlenmesi vb. Bütün bunlara ve çevrecilerin, bilim insanlarının, sorumlu politikacıların aralıksız uyarı ve çabalarına rağmen dünya sistemindeki güç sahipleri yeryüzünü istila seferlerini sürdürmede ısrar ettiler.

Virüs canlısı bu aşamada ortaya çıktı. İnsanın yaban canlıların ekosistemlerini istila etmesi her zaman virüs canlısının yaban canlıdan kendisine atlamasının koşullarını da hazırlar. Bu sefer de öyle oldu. Yeni zenginlerin kilosu 600 dolara pangolin eti yeme sevdasının sonuçlarını yaşıyoruz şimdi. Evet, virüs doğal bir olgu ama böyle yayılışı tamamen insan eseri.   

Dünya sistemi yeryüzü sistemlerinin içine yerleşik olarak doğup gelişmiş olduğu için, yeryüzü sistemlerini (ekosistemleri, hava, su, enerji akışlarını) bozdukça kendini de bozuyordu. İlk baştan beri bütün süreçler güçlü olanın güçsüz olanı zorla kendi hizmetine koşmasıyla geliştiği için, yeryüzü sistemlerinin bozulması dünya sistemindeki eşitsizliklerin görülmedik ölçülerde büyümesini getiriyordu. O yüzden şimdi salgın nedeniyle dünya sisteminde yaşanan büyük arıza da insanlara bu artan eşitsizliklerin prizmasından yansıyarak eşitsiz zarar veriyor.

***

İnsanlık salgına büyük ölçüde hazırlıksız yakalandı – hayır bu doğru değil! Böyle bir felakete karşı koyma olanakları bilinçli politikalarla tasfiye edilmiş durumdayken yakalandı, doğrusu bu.

En çıplak ifadesini Margaret Thatcher’in “Toplum diye bir şey yok, piyasalar var” sözüyle bulan neoliberal kapitalizm sosyal devleti demonte ederek, sosyal dayanışmanın altını oyarak insanları kendi başlarına bırakmaya yöneldi. Böylece eğitim, sağlık, kültür, giderek yaşamın her alanı piyasaların yani sermaye sahiplerinin keyfine terk edildi. Sermayenin dizginsiz yayılmasının, insan yaşamlarını ve doğal kaynakları istila etmesinin önüne yıllar içinde büyük mücadeleler ve uğraşlar pahasına dikilmiş bütün engeller kaldırılmaya başlandı. Bu koşullarda toplumlar salgına nasıl hazırlıklı olabilirdi?

Ama şimdi gerçekler bütün çıplaklığıyla gözler önüne seriliyor. Bize yıllardır, asıl önemli olan bireydir diyorlardı. Sen’sin. Sen her şeysin. Kendini geliştir, kendine bak, kendini bir marka gibi parlat, pazarla. Sen yapabilirsin. Kendini tanı. Mutlu olmak senin elinde. Pozitif düşün. Kaderini ellerine al.  

Şimdi korku içinde evlerimize kapanmış durumda hepimiz her dakika arkadaşlarımızı, dostlarımızı, yakınlarımızı arıyoruz, kimden nasıl destek alabileceğimize bakıyoruz, yıllardır aramadığımız dostlarımızı aramaya başlıyoruz. Dayanışma gruplarının, yerel yönetimlerin ya da devletin yardımlarını bekliyoruz. Elbette her birimiz benzersiz bireyleriz ama ancak sosyal ilişkiler içinde var olabiliyoruz. Bunu yeniden ve çok acı bir biçimde hatırlıyoruz.

Uzunca bir zamandır yoğun çabalarla insanlara unutturulmaya çalışılan topluluk, toplum, sosyal, ortak, müşterek, işbirliği gibi kavramların yaşamsal önemi şimdi salgın günlerinde bir anda kendini gösteriveriyor. Dünyanın dört bir yanında tanık olduğumuz sosyal dayanışmanın, insanların birbirlerine karşılıksız destek olmasının örnekleri hepimiz için büyük moral kaynağı oluyor.

Şu günlerde neredeyse tüm dünyada insanlar aynı duyguyu paylaşıyor, hepimiz ölüm korkusu içindeyiz. Ama aynı zamanda ölüm tehlikesini alt etmek için kime güvenebileceğimizi de çok açık görüyoruz. Saatlerce gözlerini kırpmadan hastaların başında çırpınan doktorlar, sağlık çalışanları, ihtiyaçlarımızı kapımıza kadar getiren servis çalışanları, gıdamıza üretmek için bulaşma tehlikesine aldırmadan mesaiye koşan emekçiler, market çalışanları, yerel yönetim ve diğer kamu çalışanları, ilaç ve aşı bulmak için gecesini gündüzüne katan bilim insanları ve sanal ortamda benzersiz gönüllü performanslarıyla bizleri hayata bağlayan sanatçılar….  

Aslında tarihin büyük sırrı gözlerimizin önünde aydınlanıyor. İnsanlığın onbinlerce yıldır onca büyük felaketi nasıl aşıp da bugünlere gelebildiğini daha iyi anlıyoruz. Tarihi yapanlar sıradan insanlardır tarih kitaplarının yazdığı krallar, komutanlar, liderler, efendiler değil.

Piramitleri, muhteşem tapınakları inşa edenler onlardı, savaşları kazananlar, tarlaları sürenler, makineleri çalıştıranlar, çocuklarımıza öğretmenlik yapanlar hep onlardı, alınteri ve göznuruyla yaşamı her gün yeniden üretenler… Şimdi bir kere daha insanlığı onlar kurtarıyor ve görüyoruz onların daha örgütlü olduğu ülkeler salgın karşısında daha dayanıklılar.

Bu hakikat yarın daha açık görülecektir. Ve paylaşılan duyguların muazzam bir gücü vardır.

***

Onun için sıradan insanların hak ettiklerini aldığı bir sosyal düzen, sözlerini söyleyip yönetime katılabildikleri bir demokrasi ve yeryüzüyle uyum içinde yaşayabilecekleri bir dünya sistemi talebi yarın çok daha fazla duyulacaktır. Salgını büyük olasılıkla tüm dünyada kent meydanlarından yükselecek seslerin yeni bir dalgası izleyecektir.  

Kuşkusuz yeryüzünü istila seferinin komutanları salgın sonrasında da çarkları gene eskisi gibi döndürmenin yollarını arayacaklardır. Daha şimdiden çoğu Covid-19’un aşısına ilk el koyan olup bundan diğerlerinin zararına yararlanmanın peşinde. Otoriter yönetimler salgını fırsat bilip güçlerini artırmaya çalışıyor. Trump’ın ve tüm ülkelerdeki benzerlerinin en büyük öncelliği insanları kurtarmak değil ekonomiyi bir önce canlandırmak, daha doğrusu ekonominin efendilerini kurtarmak.

O nedenle salgından çıkış bizi insanlığın eşiğine sürüklendiği uçurumdan uzaklaştıracak bir şekilde olabileceği gibi oraya doğru daha da hızlandıracak bir şekilde de olabilir.

Tek yapabileceğimiz elimizdeki bütün olanaklarla herkesi dost-düşman ayrımı temelinde politika belirlemeyi bütün zamanlar için unutup her yerde barış ve dostluğu temel almaya çağırmaktır. İnsanlara düşman muamelesi yapanların karşısına dikilmektir.

Yeryüzünü istila seferini bütün zamanlar için durdurup ekonomilerimizi, teknolojilerimizi, tüm ilişkilerimizi dostluk ve karşılıklı saygı temelinde düzenlemeye başlamalıyız. Bu mümkündür. Diğer canlıların, diğer insanların yaşam alanlarına yönelik istilacılıktan vazgeçtiğimizde dostluğun önünde ne engel olabilir ki.

İnsanlığımızı kazanma mücadelesi

Son yıllarda insanların diğer hayvanlardan en önemli farkının işbirliği yapabilmeleri olduğu giderek daha çok vurgulanıyordu. Ama şurası pek öne çıkmıyordu: işbirliği ancak eşitler arasında yapılabilir. Hegemonya ilişkileri işbirliğini değil dayatmayı getirir. Ancak birbirlerini eşit gören insanlar işbirliği yapabilir.

Zaten o yüzden insanlık tarihi eşitlik mücadeleleri tarihi şeklinde gelişti. İnsan sosyal bir varlıktır, diğer insanlar olmadan var olamaz. Sosyal olabilmek diğer insanlarla işbirliği yapabilmek demektir. Onun için insanlar, insan olabilmek için, diğer insanlarla eşit kabul edilmek isterler.

“Bizi kabul edeceksiniz!” Bu tarihin gelmiş geçmiş en kuvvetli cümlesidir. Kölelerin efendilerine, işçilerin patronlarına, yurttaşların hükümetlerine, kadınların erkeklere, LGBTI’lerin heteroseksüellere karşı mücadelelerinin bayrak şiarıdır. İnsan hakları eşit kabul görmenin güvencesidir. İşbirliğinin önkoşuludur. Güçlüleri gerileten ve elini kolunu bağlayan kuvvet işbirliğidir.

Thomas Piketty’nin 21. Yüzyılda Kapital başlıkla eserinden bu yana tüm dünyada eşitsizliğin görülmedik boyutlarda olduğu tartışılamaz bir hakikat haline geldi. Tüm dünyada politik kutuplaşmanın, ticaret savaşlarının, otoriter eğilimlerin artmakta olmasının temelinde de zaten işbirliğini, birlikte yapmayı, diyalog ve arayışı sabote eden, sakatlayan, devre dışına iten eşitsizliklerdeki bu artış yatmıyor mu? Eşitsizliğin bu kadar ağır bastığı yerde ahlak nasıl ayakta durabilir?

Ve salgın şimdi bu gerçekliği bütün boyutlarıyla ortaya çıkarıyor. Eşitsizlik üzerinde yükselen butün sistemlerin defoları tek tek ve üstü hiçbir şekilde örtülemeyecek şekilde sergileniyor. Ölüm gene adaletin hükmünü işletiyor. Ne ideolojik hurafeler ne politik cambazlıklar yaşanan yıkımın üstünü örtebiliyor. Kral artık tamamen çıplak.

Trump dün, “Bu grip gibi bir şey abartmayın” der ve bir yandan da aşı geliştirmeye çalışan Alman firmasına aşıyı sadece Amerika için kullanmak üzere gizlice 1 milyar dolar önerirken bugün damadı Jared Kushner’i bazı ilaç firmalarıyla birlikte Çin’le ilişki kurmaya yönlendiriyor. Ve geçtiğimiz Pazar günü Şanghay’dan kalkan bir kargo uçağı New York’a 80 ton Amerika’da çok ihtiyaç duyulan medikal malzemelerden indiriyor.  Beyaz Saray yetkililerinin açıklamasına göre bunu Nisan ayının ilk haftasında 21  uçuş daha izleyecek. 

Bizde de şiar diye bula bula, “Salgın global, mücadele ulusal” ya da “Biz bize yeteriz Türkiyem” gibi boş sözlere sarılanlar yarın herhangi bir ülkede aşı ya da ilaç bulunduğunda anında sıraya girmeyecekler mi? Ya da eskaza biz bulacak olsak başkalarına vermemezlik edebilecekler mi?

Aslında bugün salgın günlerinde bir ölçüde demokratikleştirici bir deneyim yaşıyoruz. Normal zamanlarda ayrıcalıkları ve güçleri krize karşı kendilerine kalkan olan insanlar da karantinaya giriyor, virüs kapıyor ve sevdiklerini kaybediyor. Bakanlar, senatörler, kraliyet mensupları hastalanıyor.Bugün birçok ülkede en çok konuşulan konular  işçilerin korunması ve ücretli izin uygulamaları; çocukların uzaktan eğitim sorunları, internet hızı eşitsizliği ve ruh ve akıl sağlığının korunması ile temel ihtiyaç maddelerinin üretiminin devamının sağlanması oluyor.

***

Bize hep diyorlardı ki insan mülk sahibidir, tüketicidir ya da hamaldır, başka bir şey olamaz. Onun için mülk sahiplerini yüceltir, hep bir şey isteyen – eşitlik mesela – hamalları aşağılarlardı. Ama şimdi tüm dünya görüyor, salgına karşı mücadelenin ön cephesinde, virüsle boğaz boğaza vuruşanlar, o hep hamal dedikleri, alınteri ve göznuruyla çalışan işçiler, bilim insanları, sağlıkçılar, doktorlar, market kasiyerleri, lojistik çalışanları, gıda üreticileri…  siz sayın. Ötekiler, mülk-şan-şöhret-iktidar sahipleri ise arazi olmuş durumda. İdeolojik söylemlerin etkisi hızla yıpranırken biz tüketiciler de şimdi çıplak gözle görüyoruz  kahramanların kim olduğunu. Onlar insanlığın yükünü taşıyan hamallar, gerçek krallar ve en çok da kraliçeler. İnsanlığı korumaya ve kurtarmaya çalışanlar onlar.

Böylece salgına karşı mücadelenin göbeğinde insanın tanımı yeniden yapılmaya başlanıyor. İnsanlar eşit haklı olarak işbirliği yapan sosyal varlıklardır ve biz insanlar doğanın efendisi falan değil, o güneş ışığından yayılıp bitkilerin köklerinden böceklerden atlara kadar uzanan hayatın bir hücresiyiz sadece. Diğer canlılardan farklı olarak ancak işbirliğiyle ayakta durabiliriz. İnsan diğer insanlar olmadan her zaman çaresizdir.

Bize hep diyorlardı ki özel mülkiyet ve serbest piyasa kaderimizi belirler, kimin üstün geleceğini rekabet belirler. Ama bugün Fransa başkanı Macron bile ulusa sesleniş konuşmasında “Her şey piyasa bırakmamız çok yanlış oldu” diyor. Tüm dünyada anlı şanlı şirketler kurtarılmak için devletin eline bakıyor.  Virüs devlet mi piyasa mı tartışmasını da böylece bitiriyor.

En çarpıcı örnek: Neoliberal dönüşümle sağlık sistemlerinin kapitalizmin kurallarına bağlanmasının getirdiği felaket bütün çıplaklığıyla ortada. Demek ki ekonomik getirisi olmaz diye salgın hazırlığı için yatırım yapılmamış. Hastanelerin (okullar gibi) ekonomik kuruluşlar haline getirilmesi demek ki yanlışmış.

Şimdi sırada asıl can alıcı tartışma var. Devlet kimin için devlet olacak? Eşitsizliklerden kâr edenler, yarar sağlayanlar için mi? Yoksa insanlığın sosyal bağışıklığını sağlamlaştırmak için gözlerimizin önünde kendini feda edenler, emekçiler, sağlıkçılar, hepimize destek olan sanatçılar, bilim insanları için mi? Bir gecede milyarlarca, trilyonlarca dolar ekonomiye enjekte edilebiliyorsa, aynı şeyin istenirse ezilenlere, yoksullara, muhtaçlara yardım için, onların durumunu iyileştirmek için ve giderek de sömürüyü, yoksulluğu, muhtaçlığı ilelebet ortadan kaldırmak için ve iklim değişikliğini önüne geçmek için yapılabileceği açık değil mi?  

Bizi – belki de tarihte ilk defa olarak ayrımsız tüm insanlığı – zor günler bekliyor. Çok acılar yaşanacak, çok sıkıntı çekilecek. Çok kayıp vereceğiz.

Buradan çıkış var mı? Nasıl çıkacağız? Korona sonrası nasıl bir dünya olacak?

Bu sorunun bugünden belli bir yanıtı yok.  Yanıtı bizlerin ve sorumlu mevkilerde bulunan liderlerin tercihleri belirleyecek. Neyi tercih edeceğiz? Öncelikle kendimizi, ailemizi, kendi grubumuzu, şirketimizi ya da milletimizi mi kurtarmaya çabalayacağız, yoksa diğer insanlarla, gruplarla, milletlerle işbirliği ve dayanışma mı arayacağız. İlk yönde tercihler ağır basarsa pek kimse kurtulmayacaktır. Çıkış yolu, ağır hasarlar yaşanacak olsa da dayanışma ve işbirliğidir.

Virüs cinsiyetler, sınıflar, dinler, milletler, ırklar arasında ayrım yapmadan birinden diğerine geçiverirken ona karşı mücadelede bu yapay ayrımların bizi bölmesine izin vermek tarihin kaydettiği ve kaydedeceği en büyük aymazlık olacaktır. Bireycilik, tek taraflılık, sınır kapama, etnomilliyetçilik…. Bunların  hiçbiri salgını önleyemedi, önleyemez.  

***

Bugün kimi liderlerin iddia ettiği gibi bir savaş içinde değiliz, tabiata karşı savaş olmaz. Bu insanlığımızı kazanma, insan olmayı hak etme mücadelesidir. Eşitlik biz insanların kaderidir. Bırakın ruhumuzu, aklımızı, hayallerimizi, bedenlerimiz bile eşitlik peşindedir. Baksanıza primatlardan bu yana kadın ve erkek bedenleri nasıl giderek birbirinden daha zor ayırt edilir hale geliyor. Irklar nasıl birbirine karışıp melezleşiyor. Irk da giderek tarihe karışacak bir kavramdır, niçin eşitsizlik de karışmasın?

Eşitlik elbette aynılık demek değil, tam tersine eşit haklılık özgürlük demek, insanın özgürce gelişmesi, farklılaşması, çeşitlenmesi demek. Eşitlik özgürlük kadar gerçek ahlakın da temelidir. Ahlak da yapıcı işbirliği ve dayanışmanın.

Korona günlerinde yeni insan tanımı yaygınlaştıkça eşitsizlik üzerinde kurulu ve eşitsizlikleri sürdürmek için açık ya da örtük baskıya, tahakküme dayanan uygarlığın yerine eşitlik ve işbirliği temelinde yükselecek yeni bir uygarlık fikri de güçlenecektir. Ve mücadelenin kahramanları yeni uygarlığın da mimarları olacaktır.

Eşitlikçi bir toplumun politika ya da ideolojiye pek ihtiyacı olmayacaktır. İnsan elbette bir hayvandır, ama hiç de dendiği gibi politik bir hayvan değil (o şeref şempanzeye aittir) tam tersine ahlaklı bir hayvandır.  

Bizi geleceğe ideolojiler tarafından yönlendirilen liderler taşıyamaz, bizi geleceğe taşıyacak olanlar veri ve bilim tarafından yönlendirilen ve bu uğursuz koşulların cenderesinde yetkinlik ve deneyim kazanacak pragmatik kişiler olacaktır. Bugün tüm dünyada yavaş yavaş ama öncelikle yerel yönetimler düzeyinde bu tür yapıcı liderlerin aktifleştiğini ve aralarında uluslararası işbirliği ilişkileri geliştirmeye başladığını görüyoruz. Umut verici dayanışma örnekleri yaşıyoruz.

Eski bir dostum sosyal medyada şöyle bir dörtlük paylaşmış, her şeyi özetliyor:

Yerküre gizli yasasını söyledi bize

“Ya hep beraber ya hiçbiriniz“

Söz verelim mi birbirimize

Paylaşacağız savaşmayacağız diye.

Günümüzde ilericiliğin ölçütü

Modernizmin tarihi bir yerde insan hakları mücadelelerinin tarihidir.

Bu, on sekizinci yüzyıldan başlayarak giderek genişleyen bir şekilde girişimcilerin, işçilerin, kadınların, kölelerin ve sömürge ülke halklarının güç ve iktidar sahibi Avrupalı (ve Kuzey Amerikalı) beyaz, eğitimli, erkek elitlere karşı eşit haklar uğruna zorlu mücadelelerinin tarihidir. Bu hakların adım adım kazanılması ve genişletilmesinin tarihidir.

Ama bu aynı zamanda söz konusu elitlerin zenginlik ve rahatlığının artmasının da tarihi olmuştur. İktidar sahibi elitler insanların hak mücadeleleri karşısında ancak kendi refahları güvende olduğu sürece geri adım atmışlar, hatta çoğu durumda tanıdıkları yeni haklar kendi durumlarının daha da iyileşmesine katkıda bulunmuştur.

Eğer batı dünyası orta sınıfların genişlemesini mümkün kılan bir refah ve teknolojik üstünlüğe sahip olmasaydı, aydınlanmanın insan hakları ve özgürlük kavramları bu ülkelerde hayata geçmek bir yana hayal bile edilemezdi. Ya da Bismarck’ın öngörüsü olmasaydı işçi hareketini bir nebze olsun rahatlatacak sosyal devlet uygulamaları başlamazdı. Aynı şekilde kömür ve petrole dayalı enerji endüstrileri etkin hale gelmeseydi köleliğin ve zorunlu çalışmanın kaldırılması asla mümkün olamazdı. Ya da her iki dünya savaşı sırasında da sistem kadınları sanayide istihdam etmek zorunda kalmasaydı kadın haklarını tanımaya kolay yanaşmazdı.

Sömürge ülkelerin halkları yirminci yüzyılda büyük mücadelelerle özgürlük ve bağımsızlıklarını kazandılar. Ama Batı önceki yüzyıllarda fetih, sömürgeleştirme ve köleleştirme sayesinde el koyduğu muazzam maddi imkânları elinde tutmaya gene devam edebildi. Hatta yeni sömürgecilik yöntemleriyle bunları kat kat artırdı.

Kısaca, insan haklarının evrensel kabul görmesi ancak elitlerin bu sayede kendi rahat ve statülerinin güvence altında olacağını düşündükleri sürece mümkün oldu.

***

Ama artık yeni bir durum var.  2010’lu yıllar bunun artık mümkün olmaktan çıktığı bir dönem oldu.

Başlıca dört sebepten:

Birincisi, dünya ekonomisinin yeni değer yaratma hızı gerilemeye başladı. Üretkenlik artmıyor ama eşitsizlikler büyüyor.

İkincisi, sınırlı kaynakları onların yenilenme hızından daha büyük bir hızla tüketiyoruz. Örneğin denizlerde balıklar azalıyor ya da yeni enerji üretebilmek için giderek daha çok enerji harcamak zorunda kalıyoruz.

Üçüncüsü, batı dışı dünya soğuk savaşın bitmesinden bu yana dünya ekonomisinden aldığı payı düzenli olarak artırıyor.

Dördüncüsü, iklim değişikliğinin ilk aşamasına adım atmış, yıkıcı sonuçları doğrudan yaşamaya başlamış bulunuyoruz.

Kısaca, artık kaybetmeye başlıyorlar.

Dünya ekonomisi kazan-kazan ekonomisi olmak bir yana, kazan-kaybet ekonomisi olmaktan bile çıkıp giderek herkesin kaybettiği bir ekonomiye dönüşüyor.

Bu nedenlerden elitler en zengin, en konforlu yerlere geri çekilip “ötekilere” kapıları sıkı sıkıya kapatmaya çalışıyor ve insan haklarının genişlemesini artık kendi rahat ve statülerine, egemenliklerine yönelik büyük bir tehlike olarak görüyorlar.

Bütün dünyada yeni gericiliğin yükselişe geçmesinin temelinde bu yatıyor. Şimdi son 250 yıl boyunca zar zor, gıdım gıdım genişlemesine razı oldukları hakları yeniden geri almaya yöneliyorlar.

Böyle bir dünyada hak mücadeleleri eskisi gibi yürütüldüğünde kolay kolay sonuç alıcı olmuyor. Karşı taraf bir kere çıkarını mutlak bir uzlaşmazlıkta ve keyfi davranmakta görüyor, ikinci olarak son yüzyılda edindiği deneyimler ve elindeki benzersiz teknolojik olanaklarla kendine çeşitli çıkış yolları bulabiliyor.

***

Eski dünyada herkes (birey, şirket, ülke, parti ya da hareket) kendini tekil bir aktör olarak görür, davranışlarını bu varsayım temelinde düzenlerdi. O yüzden eski dünya bir ayrımlar dünyasıydı, biz ve onlar, ikili karşıtlıklar dünyası şeklinde gelişirdi. Var kalma biriminin tekil aktör olmak durumunda olduğu dünyada biri kazanırken diğeri kaybederdi.

Bugün ise var kalmak için oynanan oyun karşılıklı bağımlılıklar ve bağlantılar içinde oynanan küresel çapta bir oyun. Aktör olacaksak katılmamız gereken böyle bir oyun.

Artık hemen her şey küresel düzeyde var oluyor. Okyanusların ölmekte, Amazon ormanlarının yok olmakta olması, Sibirya, Kaliforniya ve şimdi de Avustralya’daki kavurucu orman yangınları, aşırı iklim olaylarının olağanlaşması, ticaret savaşları, Ortadoğu’da bitmek bilmeyen gerilim ve savaşlar, Fransa’da uzayan grev, Şili’de, Lübnan’da, Hong Kong’da yaşanan sonuca ulaşamayan isyanlar aynı oyunun farklı tezahürleri, görünümleri sadece.

Böyle bir dünyada bir yerde bir ekosistemin (sözgelimi Amazon yağmur ormanlarında) ya da bir uygarlığın (sözgelimi İran ya da Venezüella’da) çökmekte olmasının yerel bir olgu olarak kalacağını ve bizi etkilemeyeceğini sanmak kafamızı kuma gömmek olur. Karşılıklı bağlantılı, küresel bir dünyada hepimiz birbirimize bağımlıyız ve bütün değişimler eninde sonunda bizi de etkiler.

Eğer küresel düzeyde olanları etkilemek istiyorsak bağlantılar ve bağımlılıklar düzeyinde düşünmeye başlamalıyız. Şimdiye kadar daha çok yerel–ya da kısmi veya bize özgü–meseleler olarak gördüğümüz şeyler vardı. Şimdi artık temel küresel karşılıklı bağımlılıklarımız var.

Problemleri tanımlama ve çözüm arama çerçevelerimizin çoğunu buna göre değiştirmeliyiz. 

Bunun için önce temel bir zihniyet değişikliğini başarabilmeliyiz.

Bir kere geniş ve giderek genişleyen sosyal ağlar içinde var olduğumuz için farklı gruplardan insanlarla etkileşim içinde olmamız gerekiyor. Artık tek başımıza hiçbir şeyi ciddi anlamda değiştiremeyeceğimizi görmemiz gerekiyor. Kimse—bir siyasi hareket, bir ülke ya da ülkeler grubu—tek başına sorunların bir tekine olsun bir yanıt getiremez. Çözümün yolu ancak geniş çaplı, çok katmanlı küresel işbirlikleriyle açılabilir.

Biz insanlar genellikle kendi deneyim ve özelliklerimize benzedikleri ölçüde diğer şeylere saygı göstermek gibi bir anlayışın tutsağı olageldik. İnsan olarak yaşadığımız deneyimlere ve sahip olduğumuz özelliklere sahip olmayan diğer canlılara (hayvan ve bitkilere) o yüzden saygı göstermedik. Şu ya da bu aile (kabile, memleket, ülke, sınıf, din, ideoloji… siz sayın) mensubu olarak yaşadığımız deneyimlere ve sahip olduğumuz özelliklere sahip olmayan diğerlerine saygı göstermedik. Onların bizimle eşit haklara sahip olmasını kabul etmeye gönüllü olmadık. (Ya da erkek olarak yaşadığımız deneyimlere ve sahip olduğumuz özelliklere sahip olmayan kadınlara saygı göstermedik.)  

Şimdi artık eşit haklar anlayışımızı ayrımsız tüm canlıların eşit haklılığı şeklinde düzeltmek zorundayız. Hiçbir çifte standarda izin veremeyiz. 

Şimdiye kadar hep benzer görüşteki ya da bize yakın görüşteki insanlarla etkileşim içinde olduk, onlarla işbirliği yaptık. Algılarımız yakın çevremizin algıları oldu. Artık bizim gibi düşünmeyenlerle etkileşim içinde olmak, işbirliği yapabilmek zorundayız. Artık sadece kendi başımıza ne yaptığımız değil, bizim gibi düşünmeyenlerle birlikte neler yapabildiğimiz önemli. Kendi mahallemizde yaptığımız konuşmalar değil, başkalarıyla neler konuşabildiğimiz önemli. Kendi aramızdaki dayanışma kadar başkalarıyla dayanışma önemli.

Şundan da: Ne yapmalı sorusunun kesin bir cevabı bugün kimsede yok. Evet, “iklimi değiştireceğine sistemi değiştir” gibi kulağa hoş gelen fikirler öne sürebiliriz, ama bunun anlamlı olabilmesi için bir kere “sistemin” bugün tam olarak nasıl işlediğini tarif edebilmek, sonra yeni sistemde sorunların nasıl çözüleceğini anlatabilmek ve en önemlisi de bugünkü sistemden o yeni sisteme nasıl ve hangi süreç içinde geçileceğini somutlayabilmek gerekir.

Pratik bir yana teorik olarak bile bu soruların cevabını ortaya koyamıyoruz. Onun için de “bizim mahallenin” giderek daralan sokaklarının dışına çıkamıyoruz. Umut bir yöntem olamıyor.

Herkesin kaybettiği bir ekonomiye dönüşmekte olan bir dünyada çözümler ancak birlikte bulunacak ortak çözümler olabilir. Kaldı ki, her şeyin, evet her şeyin, giderek melezleşmekte olduğu, hiçbir şeyin, kimsenin “saf” kalmadığı, hepimize diğerlerinin şu ya da bu ölçüde mutlaka “bulaştığı”, kimliklerin hep diğerleriyle etkileşim içinde giderek değiştiği bir yüzyılda çözümler de ancak “melez” olabilir.

Geleceğin ekonomisinin gerçekten bir kazan-kazan ekonomisi olabilmesi için her bir aktörün girişimlerinin diğer aktörlerin ve tüm canlıların esenliğiyle uyum içinde olması gerekecektir. Böyle bir uyum ancak birlikte konuşarak, tartışarak, arayarak, deneyerek sağlanabilir.

“Biz ve onlar” ayrımından kimsenin, hiçbir canlının dışarıda bırakılmadığı, yeni anlamda bir “Biz”e geçmek zorundayız.

***

2018 Nobel Edebiyat Ödülünü kazanan Olga Tokarczuk ödülü kabul konuşmasında şöyle diyordu:

Biz buraya hiçlikten gelmedik. Çoğu zaman sorunlarımızın kader veya tesadüflerin değil,  bazı çok somut ekonomik, sosyal adım ve kararların ve (din dahil) dünya görüşümüzün sonucu olduğunu unutuyoruz. Hırs, doğaya saygısız davranma, bencillik, hayal gücü eksikliği, sonu gelmez çekişme ve sorumluluk yoksunluğu dünyayı parçalara ayrılıp kullanılıp tahrip edilebilecek bir nesne konumuna indirgedi. O nedenle, yaşadığımız dünya sanki gözlerimizin önünde aralıksız oluşmakta olan tek bir varlıkmış ve bizler de onun küçük ama aynı zamanda güçlü birer parçasıymışız gibi anlatmam gerektiğini düşünüyorum. 

Ne güzel ki bugün bütün dünyada diğer canlılara, diğer kabile, ırk, ulus, din, toplumsal cinsiyetlerden ve evet diğer sınıflardan insanlara saygı gösteren ve onların eşit haklılığını savunan, savunmakla kalmayıp hayata geçiren insanların sayıları giderek artıyor. Geçmişte bu tür hareketler tek temalı, bütünün şu ya da bu parçasının haklarını savunmakla sınırlı olur ve diğerlerine kayıtsız kalırdı. Bugün farklı gelişiyor.

Greta Thunberg’in BM kürsüsünden iklim sorunuyla egemen, alışılagelmiş iş yapma tarzı arasındaki bağı bütün dünyanın gözüne sokmasından bu yana artık farklı bir yerdeyiz. Giderek daha çoğumuz ”yaşadığımız dünya sanki gözlerimizin önünde aralıksız oluşmakta olan tek bir varlıkmış ve bizler de onun küçük ama aynı zamanda güçlü birer parçasıymışız” gibi düşünmeye ve davranmaya başlıyor.

Herkesin kaybedeceği bir ekonomi kimse için parlak bir ufuk olamaz. Bu nedenle hızla daralmakta olan bir kesime hizmet etmeye çalışan yeni gericiliğin–gözetim ekonomisinin–platform kapitalizminin payandaları da benzer bir hızla zayıflamaya mahkûm görünüyor. Geçen Ağustos ayında Amerika’nın en büyük iş kuruluşunun “sosyal paydaş kapitalizmini” önermesinden sonra, şimdi 2020 Davos Zirvesi de bu kavrama somut bir içerik kazandırmak niyetiyle “Tutarlı ve Sürdürülebilir bir Dünya için Sosyal Paydaşlar” temasıyla  toplanıyor.

***

Artık yeni bir mücadele dönemindeyiz. Bu mücadelede ilericiliğin ölçütü, ayırdedici ilkesi, savunduğunuz hedeflerden çok kendinizden farklı düşünenlerle ortak hedefler belirleyebilmek, birlikte mücadele edebilmek ve uzunca bir dönem boyunca bunu genişleterek sürdürebilmek olacaktır. Mesele şimdi uzun süreli yapıcı birlikteliklerin mimarı olabilmektir. Çünkü ancak farklılıklarımıza rağmen birlikte arayarak, birlikte yaşayarak, birlikte mücadele ederek yeni dünyalar yaratabiliriz.

Artık eski düzenlere, eski ekonomilere, eski rejimlere, politik koşullara geri dönmek mümkün değil, yönelebileceğimiz tek yön var: Nereye gideceğimizi bizden olmayanlarla, bizim gibi olmayanlarla ama bu yeryüzünde birlikte olduklarımızla eşit haklı olarak birlikte aramaya başlamak.

İnsan hakları mücadelelerinin o zengin birikim ve deneyimiyle birleştiğinde bu yeni anlayış bizi gerçekten yeni dünyalara götürebilir.

İlk insanların bundan otuz kırk bin yıl önce mağara duvarlarına yaptığı resimlere baktığımızda, Fransa’dan Endonezya’ya ya da Güney Afrika’ya kadar bunların her yerde birbirlerine çok benzediğini görüyoruz. Mağara resimleri homo sapiens’in benzer duygu ve düşüncelerini, hayallerini ifade ediyor. On binlerce yıldır evrim ve kültür bizi çok değiştirdi kuşkusuz ama hayallerimiz bugün de ortak, insanlar pekâlâ dünyanın her yerinde sevgi, dostluk, işbirliği ve öğrenmeye dayalı toplumlar oluşturabilirler.

Küresel Sosyal İnovasyon Hareketi

Bugün çok farklı coğrafyalarda birçok şehirde insanlar sokaklara çıkarak, meydanlarda toplanarak, grev ve direnişler örgütleyerek, gösteriler düzenleyerek sözlerini söylemeye başlıyorlar. Bir kentte bastırılan isyan bir süre sonra başka bir kentte yeniden boy gösteriyor. İnsanlar bütün bu eylemlerle hayatın alışılmış şekillerde devam edemeyeceğini, bir şeylerin değişmesi gerektiğini dile getiriyorlar. Politika ve ekonomideki yerleşik kurumların karşı karşıya oldukları yakıcı sorunların çözümünde çaresiz kaldığını gördükçe kendileri harekete geçmeye başlıyorlar.

Bütün bu eylemlerde geçmişten farklı olarak genç erkekler değil kadınlar en önde yer alıyor. Kadınlar bugün insanlığın sosyal mücadeleler tarihinin yeni lokomotifi olarak öne çıkıyor.  Bu çok umut verici, çünkü kadınlar her yerde, her coğrafyada, her sosyal kesimde varlar ve girmedikleri hiçbir alan, başaramadıkları hiçbir meslek, adım atmadıkları hiçbir faaliyet alanı kalmadı. Her yerde kendi rollerini artırmak istiyorlar. Ve çok cesurlar.

Bugün neredeyse bütün yeşil parti ve hareketlerde öncü ve lider kadroları kadınlar oluşturuyor. Geçtiğimiz hafta Finlandiya’da dünyanın en genç başbakanı olarak bir kadın işbaşına geldi ve hükümet koalisyonunu oluşturan beş partinin de başkanı kadın. Bu ayın başında da İzlanda’nın kadın başbakanı ülkesinin “büyüme değil insan odaklı bir ekonomiye” geçeceğini açıkladı. Çok uzak olmayan bir gelecekte kadınlar içinde yer aldıkları birçok önemli alanda sayısal olarak kritik kütleye ulaşacak ve o zaman her şey daha da hızlanacak.

O muhteşem koreografisi ve “şarkı sözleri” ile anında tüm dünyaya yayılan Şilili genç kadınların Las Tesis dansı sanki o günleri müjdeliyor.

***

Neoliberal ekonominin iflası Yeşil Yeni Anlaşma görüşünün güç kazanmasını getiriyor.  Amerika’da 2020 başkanlık seçimlerinin ve yeni AB Komisyonun ana gündemini büyük ölçüde bu konu oluşturuyor. Dünya çapında gelişip güçlenmeye devam eden büyük çevre hareketinin doğrudan bir sonucu bu.

Bu hareket sadece Madrid’de toplanan İklim Zirvesine katılan devlet ve hükümet yöneticilerini ciddi kararlar almaya zorlamak için düzenlenen büyük eylemler gibi çabalardan oluşmuyor. Bugün enerji, tarım, imalat ve hizmetler gibi çok farklı sektörlerde—sosyal amaçlı startuplar, çalışanların kurduğu işletmeler, kooperatifler, platformlar vb.— çeşitli şekillerde örgütlenmiş irili ufaklı kuruluş ve gruplar insanı ve doğayı merkeze alan yeni yaklaşımlar deniyor. Şehirler, topluluklar, dini gruplar, hatta şirketler düzeyinde etkili iklim girişimleri gerçekleşmeye başlıyor. Yaşam tarzlarını, tüketim ve beslenme alışkanlıklarını, ulaşım tercihlerini karbon ayak izlerini azaltacak şekilde düzenlemeye çalışan insanların sayısı her tarafta artıyor.  

Birçok yerde bir araya gelip gönüllü girişimler oluşturan insanlar tarafından dijital teknolojiler—3 boyutlu yazıcılar, açık kaynaklı inovasyon, büyük veri, blok zinciri vb. teknoloji ve yöntemler—atıksız imalat, döngüsel ekonomi, perma tarım ve paylaşım ekonomisi denemelerinde yaratıcılıkla kullanılıyor. 

Meta alanının dışına çıkmanın, paylaşım ve onarım ekonomileri geliştirmenin yolları denenirken bir yandan da insan hakları, hayvan hakları, konut, su, gıda ve sağlık sorunları çevresinde gelişen hareketler sayısız başka odak noktası oluşturuyor.      

Öte yandan 2019 birçok ülkede, özellikle batı dünyasında yerel ve bölgesel yönetimler düzeyinde katılımcı demokrasi denemeleri bakımından patlama yaşanan bir yıl oldu. Bu çabalar henüz değişik ülkelere yayılmış adalar şeklinde gelişiyor olsa da insanların giderek daha çok ilgisini çekiyor. Aslında yeni arayışlar her alanda—şirketlerde, medyada, popüler kültür sektöründe, kamu hizmetlerinde ve sivil toplumda—yaygınlaşıyor.

***

Bütün bu eylem, girişim, deneme ve arayışların hepsini aslında yavaş yavaş oluşmakta olan dev bir küresel ağın düğüm noktaları olarak görebiliriz. Katılanlar arttıkça, düğüm noktaları arasındaki bağlantılar çoğaldıkça, iletişim geliştikçe etkinliği katlanarak artacak bir ağdır bu.

Bu bir küresel sosyal inovasyon hareketidir. İnsanlar piyasaların da devletlerin de çözemediği—kimi durumda çözmek bir yana daha da derinleştirdiği—sorunlarının çözümünü kendi ellerine almaya çalışıyorlar. Toplumun şu ya da bu alanında, şu ya da bu konuda eylem ve işbirliği yapmanın yeni yollarını yaratmaya çalışıyorlar, sosyal inovasyon yapıyorlar. 

Bütün bunlar politikaya, yönetişime ve sosyal değişime kökten farklı yeni bir yaklaşımın boy atmakta olduğu anlamına geliyor. Bu yeni yaklaşımda pratik eskisinden farklı olarak teorinin önünde seyrediyor. Eskiden önce aydınlar sorunların çözümlerini teorik olarak tanımlar ardından bu çözümler pratiğe tercüme edilirdi. Şimdi önce pratik geliyor. Sistematik deneme yapmanın problem çözmenin daha hızlı bir yolu olduğu görülüyor. Pratik önce geliyor, gerçek dünyada—iş hayatında, sivil toplumda ve kamu sektörünün çeperlerinde ve bizzat eylem alanlarında—yapılan deneyler yeni fikirlerin ebesi oluyor. Yaparak öğrenme analize öncülük ediyor. Aydınların rolü de fikir icat etmekten belirmekte olanı anlamlandırma ve genelleştirmeye dönüşüyor.

Önemli olan deneme ve keşif yapmak olduğu için politikalar da eskisinden farklı olarak bütün detayları belirlemeye çalışmak yerine geniş yönelimlere işaret etmekle, daha çok atılacak ilk adımı önermekle yetinmek durumunda oluyor. O yüzden de aynı sosyal inovasyon adımında farklı görüşlerden, farklı siyasi kimliklerden ya da sosyal kesimlerden insanların birlikte davranması, dayanışma ve işbirliği yapması mümkün oluyor.

İnsanlığa ve bireye ilişkin hiçbir anlayış tek başına kendisinin böyle bir girişimin kılavuzu olabileceği iddiasını öne süremiyor. Tam tersine sosyal inovasyon hareketi birbirinden çok farklı öngörü ve yaklaşımlara kucak açmaktan sadece kazanç sağlıyor. Böylece birlikte adım atma, birlikte değerlendirme, birlikte arayış süreçleri içinde birlikte atılacak yeni adımlar belirlenebiliyor.

Küresel sosyal inovasyon ağının tüm dünyaya yayılmış düğüm noktalarının ortak konusu, onları birleştiren asıl bağ, insanın rolünü artırmak çabasıdır. Sosyal inovasyonun özü, insanın rol ve katkısını artıracak kurum, pratik ve faaliyetleri geliştirmek, insanın bireysel ve kolektif olarak kendisini ve çevresini adım adım inşa etme olanaklarının artmasını sağlamaktır.

Bildiğimiz Dünyanın Sonuna Yaklaşıyoruz

Herkes bir şeyleri artırmaya, çoğaltmaya, büyütmeye çalışıyor. Şirketler müşterilerini ve kârlarını, ülkeler ulusal gelirlerini, devletler nüfuz alanlarını, sermaye sahipleri birikimlerini, ordular silahlarını, dinler ve ideolojiler etki alanlarını, partiler oy sayılarını, politikacılar güçlerini…  

Böyle düşününce dönüp tüm insanlık tarihine büyüme, çoğalma, artma, genişleme ve yayılma çabalarımızın tarihi olarak da bakabiliriz. Gerçekten de ilk homo erectus kaç kişiydi? İlk insanların yeryüzünde kapladığı toplam alan kaç kilometrekareydi? Sayımız bugün yedi milyarı geçti, 2050’de 10 milyarın kapısına dayanacağız. Yeryüzünde insan elinin değmediği nokta neredeyse kalmadı. Yetmedi şimdi Mars’ta koloni kurmak istiyoruz.

Ölçülebilir şeyleri artırmak, büyütmek, çoğaltmak dürtüsü sanki insanlık tarihinin ana itici kuvveti. Devletlerin, uygarlıkların, dinlerin tarihini olduğu kadar ekonomilerin, ideolojilerin ve siyasi akımların tarihini de hep “daha çok, daha fazla” elde etme uğraşının gelişim süreci olarak okuyabiliriz.  Bütün bunlar arasındaki rekabet ve savaşlar hep bu yüzden çıkmadı mı?

Çalışma ve yaşam koşullarımızı büyük ölçüde belirleyen de bu büyütme ve artırma anlayışı değil mi?  Ailemizde, okullarda, iş hayatında aldığımız eğitimin, şirketlerimizde ve ülkelerimizde bizleri yönetenlerin bize vaat ettiklerinin özü hep bu değil mi? Kurduğumuz bütün sistemler sürekli büyüme ve yayılmanın mümkün olduğu varsayımı üzerinde yükselmiyor mu?

Evet, doğru hep böyle oldu ve ileride de böyle olacak diyebilirsiniz. Bugün dünyayı yönetenler, büyük devletlerin ve dev şirketlerin yöneticileri de öyle diyor. Bugünlere nasıl geldiysek yarınlara da öyle ilerleyebiliriz, aynı iş yapma anlayışımızı ve politika yapma tarzımızı sürdürerek yol alabiliriz diyorlar. Değişim sözünü ağızlarından eksik etmeseler de söyledikleri “daha çok, daha fazla” elde etmenin yol ve yöntemlerini değiştirmenin ötesine pek geçmiyor.

Ama bu şekilde devam etmek artık mümkün değil. Deniz bitiyor.

***

Bildiğimiz şekliyle dünyanın sonuna yaklaşıyoruz.

Temiz hava, temiz su, verimli toprak, sağlıklı gıda bitiyor. Enerji verimliliği azalıyor. Üretkenlik artışı tıkandı. Ne ekonomilerimiz ne politik sistemlerimiz sürdürülebilir durumda. Her an yeni bir sıra dışı doğal afet olacağı korkusu altında yaşamaya başladık.

İrili ufaklı birçok devlet arasındaki çelişki ve kapışmalar, ticaret savaşları, kural tanımazlık, birbirini çelmelemeler, asimetrik savaşlar, siber saldırılar, bitmek bilmeyen terör…

Ekonomilerin büyüme beklentileri art arda geri çekiliyor, ekonomiler ve giderek internet ağları birbirlerinden ayrılmaya başlıyor, tüm dünyada eşitsizlikler görülmedik ölçüde artıyor…

Türlerin yok oluşu hızlanıyor, her yıl bir önceki yıldan daha sıcak olmaya başlıyor, orman yangınları, seller, su baskınları yaygınlaşıyor. Karbon salımını kontrolümüz altına alma ve aşırı ısınmadan kaçınma şansını yitirmek üzereyiz, ekosistem sorunlarında bir çığ etkisi tetikleyecek geri dönüşü olmayan bir noktaya yaklaşıyoruz.

Büyüme, yayılma, yaygınlaşmanın sonuna gelmekte olduğumuzu gösteren başka olgular da var:

Evrensel geçerlilik iddiaları art arda iflas etti: Sosyalizmin çöküşünü İslamcılığın iflası izledi, şimdi de batı kapitalizminin gerçekleştirdiği son hamle olarak neoliberalizm can çekişiyor. Hiçbir devlet ya da güç dünya hegemonyası kuramıyor.

Evrensel geçerlilik iddialarının çöküşüyle yerelde de çöküşler boy atıyor. Sosyal devletten sonra şimdi de demokratik hukuk devleti her yerde tehdit altında. Yeni gericilik dalgası yükseliyor. Sosyalizm, liberalizm, İslam vb. gibi evrensel geçerlilik iddiasını taşıyan ideolojilerin gerilemesiyle oluşan boşluğu ırkçılık, milletçilik, kabilecilik gibi dar ideolojilerle doldurmaya çalışıyorlar. Farklı bir alternatif oluşturduğu iddiasında olan Çin’in getirdiği yanıt da aynı şekilde baskı ve gözetimi, kontrolü daha da artırmak oluyor.

Büyüme, yayılma, yaygınlaşma çizgisinde ısrar edenler son sözlerini böyle söylüyor.

Yanıt gecikmiyor. Bogota, Paris, Santiago, Bağdat, Beyrut, Tiflis, Prag, La Paz, Tahran ve Hong Kong vb. çok farklı şehirlerde farklı nedenlerden art arda patlayan isyanlar hep aynı mesajı veriyor: Bu böyle gitmez!   

***

İnsanlığı böyle bir uçurumun eşiğine getiren büyüme, çoğalma, artma, genişleme ve yayılma ısrarımızın kaynağında ne yatıyor? Biz neden böyle olduk?    

Bunun kapitalist sistemin ya da özellikle onun son neoliberal aşamasının özünden ya da işleyişinden kaynaklandığı söylenebileceği gibi bizzat insanın doğasından veya özünden geldiği de söylenebilir. Her şeyin insanın fotosentezle stoklanan enerjiyi açığa çıkarıp istediği gibi kullanmasına imkân veren ateşi keşfetmesiyle veya kendisine yetecek olandan daha fazlasını üretmesini mümkün kılan öküzü çifte koşmayı akıl etmesiyle başladığı da söylenebilir. Belki de sorumluluğu akıl ile bedeni, insan ile doğayı birbirinden ayırıp insana aklıyla her şeye hükmedebileceği vehmini aşılayan Descartesci düşünceye yüklemeliyiz.

Ama bütün açıklamalarımızı enlemesine kesen temel bir varsayım var: Kaynakların sınırsız ve sonsuz olduğu, sınırsız ve sonsuz büyüme ve yayılmanın mümkün olduğu inancı.

Bu dünyanın kurucu fikri sınırsızlık ve sonsuzluk. Ekonomilerimizi, siyasi rejimlerimizi, devlet ve toplum teorilerimizi, hepsini her şeyin sınırsız ve sonsuz olduğu varsayımımız üzerine kurduk. Bugün bunun yanlış bir varsayım olduğunu görüyoruz. 

Buraya nasıl geldiğimizi açıklama konusunda anlaşamayabiliriz, aynı açıklamada birleşemeyebiliriz. Ama dünyanın, atmosferin, kaynaklarımızın sınırlı ve sonlu olduğu konusunda çok kolay anlaşabiliriz.

Sınırlı ve sonlu, çünkü her şey, bütün evren madde ve enerjiden oluşuyor. Ve evrendeki madde ve enerji miktarı sabit, değişmez. Bu miktarlar artırılamaz. Ne madde ne de enerji yoktan var edilebilir.

İnsan yaratıcı falan değildir. İnsan sadece birini diğerine dönüştürebilir. İnsan hiçbir şey yaratamaz, sadece var olanları yeni, farklı bir şekilde bir araya getirebilir. Var olanı yeniden düzenleyebilir, yeniden örgütleyebilir, eskisinden farklı bir şekilde bir araya getirebilir. Tercihlerini değiştirebilir. Rotasını belirleyebilir.

İnsanlığın yeni bir yola girebilmesi için yeni bir zihniyete, yeni bir kurucu fikre ihtiyacı var. Her şeyin sonlu ve sınırlı olduğu fikrini temel almak zorundayız. Temiz hava, temiz su, canlı toprak, kullanılabilir enerji, sağlıklı gıda, insanın alın teri göz nuru… Hepsi sınırlı. Bütün sistemlerimizi bu sınırların hiçbir durumda ihlal edilemeyeceği şekilde kurmalıyız. Bütün kurumlarımızı ve işleyişlerini bu gerçekliğe uygun hale getirmeliyiz.

İnsanlığın kendisini ve eylemini bu şekilde yeniden düzenlemesi ancak politika yoluyla, en geniş politik katılımla mümkün olabilir. Sınırsızlık ve sonsuzluk varsayımını iptal etmek bize politikayı da yeniden tanımlamak ve kurgulamak imkânı verecektir.

Mevcut politika anlayışımız mutlaka bir düşmana/karşıta/rakibe karşı odaklanıyor, mutlaka bizi tehdit eden biri var, her zaman ona karşı seferber oluyoruz. Aslında o politikamızın kutup yıldızı, kim olduğumuzu, nereye gideceğimizi, ne yapacağımızı o belirliyor. Politika hep karşıtların mücadelesi olarak anlaşılıyor. Bu tarz politika her zaman güç politikasıdır ve en temelinde de tarafların kendi çıkarlarını ve kendi anlatılarını birbirlerine dayatma uğraşıdır. Politika bir tür savaş gibi anlaşıldığı için, Clausewitz de savaşı “politikanın başka araçlarla sürdürülmesi” olarak tanımlamıştır.  

***

Yeni kurucu fikir yeni bir politika anlayış ve tarzına ihtiyaç duyacaktır. Bu her şeyden önce çatışmacı, kutuplaştırıcı, savaşçı olmayan bir anlayış olmak zorundadır.

Büyüme, yayılma, yaygınlaşmanın sonuna gelinmekte olduğu yerde savaş da sonuç alıcı olmaktan çıkar, bugünkü dinmek bilmeyen terör dalgalarının bir benzerine dönüşür. Toplulukları, halkları, ulusları bir araya getiren bir çimento olmaktan çıkar, toplumların çürüyüşünü hızlandıran bir mikroba dönüşür. Bu, her türlü askeri savaş için olduğu kadar “sınıf savaşı” için de geçerlidir.       

Onun için iki cepheli karşıtlık ve kamplaşmaya dayalı politikadan çok taraflı birlikte arayışa dayalı politikalara, çoğulculuğa ve eşit haklı katılıma dayalı bir anlayışa geçmeye ihtiyaç var.

Aslında insanlık epey zamandır usul usul ama giderek ivme kazanan bir tempoyla politika yapmanın, politik katılımın yeni tarzlarını deniyor. İnsanlığı ve çevreyi bütünlüğü içinde kapsayan farklı yaklaşımlar boy atmaya başlıyor. İnsanlar kaynaklarla ilgili çelişki ve anlaşmazlıklara ve değerlere yaklaşımın denenebilecek yeni yollarını bulmaya çalışıyorlar.

Örnek olarak: Ekolojik, ekonomik ve sosyal sorunlara bütünsel bir çözüm getirmeyi amaçlayan “Yeşil Yeni Anlaşma“ fikriyatı geniş kitleleri etkilemeye başlıyor ve muhalefet partilerinden AB Parlamentosuna kadar değişik düzeylerde politik programlara dönüşüyor.

Yeni çıkış yolları arayışındaki çalışma ve yayınlarda son yıllarda gerçekten bir patlama yaşanıyor. Örneğin iki iktisatçı, Marianne Mazzucato ile Carlota Perez birlikte kaleme aldıkları çalışmalarda yeni teknolojilerin büyük olanaklarının ekonominin ve sosyal hizmetlerin tamamının yeşil dönüşümü için seferber edilmesinin hızla krizden çıkılmasını getireceğini gösteriyorlar. Ekonominin tıpkı doğadaki süreçler gibi sıfır atıkla işlemesini amaçlayan “döngüsel ekonomi” anlayışı bir başka örnek oluşturuyor.

Dönüşüm süreçlerinin uyumlu ve etkin yönetimi için Mazzucato geleneksel sosyalizmin devletçi anlayışından da liberalizmin asgari devlet anlayışından da farklı bir “girişimci bir devlet” tasarımı çiziyor: “Devlet derken farklı kamu kurumlarından oluşan ademi merkeziyetçi bir ağdan söz ediyorum. Bu kurumlar, misyon odaklı şekilde problemleri çözmeye ve risk almaya yöneldiğinde, inovasyon motoru haline gelebilir” diyor. Amin Maalouf da Uygarlıkların Batışı adlı son kitabında toplumlara onları bir arada tutacak bir çimentonun ancak devlet eliyle kazandırılabileceğini ileri sürüyor, “devlet ortak aidiyet duygusunu güçlendiren bağlar dokunmasına bin bir biçimde katkıda bulunur” diyor.

Misyon odaklı, ademi merkezi, çoğulcu ve katılımcı bir ağ olarak örgütlenen bir devlet ve ekolojik, ekonomik ve sosyal dönüşümlerin etkileşimli bütünsel dönüşümü fikirlerini geliştirmede insanlığın yararlanabileceği zengin bir deneyim birikimi var. Bugün geriye dönüp baktığımızda orada yeni gericiliğin bulduklarından farklı şeyler olduğunu da görebiliriz. Kapitalist ülkelerin deneyiminde piyasanın vazgeçilmez bir mekanizma olarak işleyişini gördük. Sosyalist ülkelerin deneyiminde herkesin iş ve konut sahibi olmasının, sağlık ve eğitime engelsiz erişmesinin mümkün olduğunu öğrendik. İskandinav ülkelerin deneyiminde sosyal kapitalizmin başarılı örneklerine tanık olduk. Batı ülkeleri zengin bir demokratik katılım ve çoğulculuk deneyimi sergiler. Bugün Finlandiya’da eğitimin sosyal ve demokratik niteliğini koruyarak içeriğini hızla değişen koşullara göre tekrar tekrar başarıyla uyarlayabildiğini görüyoruz. Çin ise dünyaya planlı kapitalizm diye bir şeyin mümkün olabildiğini gösteriyor. Daha da uzaklara, Aborijinler, Eskimolar ve Amazon yerlilerine baktığımızda doğayla ve diğer canlılarla uyum içinde bir yaşamın pekâlâ mümkün olduğunu görebiliyoruz.

İnsanlık yeni bir rotaya ancak sayıları, elle tutulabilir şeyleri çoğaltmak takıntısından kurtulup eşitlik, kardeşlik, özgürlük, haysiyet, merhamet gibi sayılamaz, cisimsiz şeyleri çoğaltmaya başlayarak koyulabilir.

İsyanı Yeniden Düşünmek

İsyan yavaş yavaş yayılıyor ve yükseliyor. Tarih böyle bir isyanı daha önce hiç görmedi. Bu kez yeryüzü ve insanlar birlikte isyan ediyor. İkisi de kendi tarzında “yeter artık” diyor, “bu böyle gitmez.”

Atmosfer sıcaklığını artırarak, buzullar eriyerek, hortumlar, seller, orman yangınları alışılmış çevrimlerini değiştirerek, türler sahneden çekilerek yeryüzünün isyanını dile getiriyorlar.

Değişik coğrafyalarda birçok şehirde insanlar günlerce, haftalarca meydanlarda toplanarak içlerinde biriken öfkeyi haykırıyor. Bir kentte şiddetle bastırılan isyan bir süre sonra başka bir kentte yeniden boy gösteriyor. Gene başka şehirlerde “Cumaları Gelecek İçin“ ya da “XR – Yokoluş İsyanı“ gibi hareketler yaygınlaşıyor. Neredeyse tüm ülkelerde kadın hareketleri etkinliklerini ve etkilerini artırıyor. “Yeşil Yeni Anlaşma“ konsepti altında yeşil ve sosyal fikirler Amerika’da ve Avrupa’da büyük politika alanında iç içe geçmeye başlıyor, geniş kitlelerin ilgi odağına yerleşiyor. Öte yandan göçmenler de önlerine çıkarılan engelleri bir şekilde aşarak zengin ülkelere yönelmeye devam ediyor.

Greta Thunberg’in Birleşmiş Milletler Kürsüsünden dünyayı yönetenlere yönelttiği “Siz bizi aldattınız, hayallerimizi yıktınız, buna nasıl cesaret ettiniz!“ sözü sanki tüm dünyada tüm yönetilenlerin ortak görüşü haline geliyor.

Ancak bütün bunların dünyayı yönetenler üzerinde henüz pek bir etkisi görülmüyor. Pervasızlıkları devam ediyor. Hâlâ maddi ilerleme ve endüstriyel genişlemenin sosyal, çevresel ve politik yıkım getirmeden devam edebileceğini ileri sürüyorlar. Yollarını değiştirmeye yanaşmıyorlar. O yüzden ekolojik çöküş ve biyosferin daralması, sosyal ve ekonomik eşitsizliğin büyümesi hızlanıyor. Ekonomik ve politik güç giderek daha az sayıda elde yoğunlaşıyor ve kurumsallaşmış şiddet artıyor. Başvurdukları çare demokratik yönetişimden vazgeçmek, insanların özgürlüklerini kısıtlamak, kazanılmış hakları geri almak, militarizmi tırmandırmak oluyor. Her yerde isyanın karşısına çıkardıkları biber gazı ve göz yaşartıcı bomba oluyor.

Bütün bu yaptıklarını haklı göstermek ve üstünü örtmek için de “korku politikası”na başvuruyor, insanların öfke, korku ve güvensizlik duygusunu manipüle etmeye çalışıyorlar. Tıpkı yasalara bağlı çalışmak zorunda olan geleneksel baskı kuvvetleriyle yetinmeyip çeşitli “özel güvenlik güçlerini” devreye sokmak zorunda kaldıkları gibi, yeni bilinç karartma ve algı yönetme araçlarına da başvuruyorlar. İdeolojinin yerini olgu ve kanıtları dikkate almayan, içi boş konspirasyon teorileri ile “mağduriyet duygusu, paranoya, narsisizm ve eğlence karması”ndan oluşan “postmodern popülizm” alıyor.

Özetle, Büyük İsyana böyle “hibrid bir savaş”la karşı koymaya çalışıyorlar.

***

Bugün gene insanlık tarihinin aşırı ölçüde şiddete dayalı ve istikrarsız bir dönemindeyiz ama bu daha önce yaşananların hiçbirine benzemiyor. O nedenle bugünkü gerçekliği geçmiş dönemlerin koşulları altında biçimlenmiş teori ve bakış açılarıyla anlamak ve o dönemin kavramlarıyla anlamlandırmak mümkün olmuyor.

Kent isyanlarını dünya çapında bir “devrimci durum” olarak görmek ne kadar yanıltıcı ise, bunların kendi başına olumlu sonuçlar getireceğini sanmak da o kadar anlamsız. Evet, isyanlar genellikle yeni bir dönem başlatırlar, ama iyi gelişmelere yol açabilecekleri kadar isyan edenlerin hiç istemedikleri sonuçlar da getirebilirler. Her şey kuvvetler dengesine bağlıdır.

Orta ve Doğu Avrupa’da eski sosyalist ülkelerdeki 1989 isyanları başarıya ulaşarak isyan ettikleri rejime son vermeyi başarmıştı, ama kurulacak yeni düzeni etkilemeye, olumlu yeni bir sentez oluşturmaya yetecek güçleri yoktu. O yüzden son sözü söylemek batı kapitalizmine kaldı.

Occupy Hareketi, Arap Baharı, Gezi gibi örnekleriyle bir önceki kent isyanları dalgası dünya çapında umut dolu yankılar uyandırmıştı. Sosyal medyanın olanaklarını kullanarak kendiliğinden ve olağanüstü hızlı bir şekilde insanları büyük eylemlerde buluşturması, örgütlere ve liderlere ihtiyaç duymadan direnmesi her yerde ilgi ve sempati yaratmıştı. Bu yeni tarz isyanlar birçok yeni gelişmenin başlangıcı oldu, ama hiçbir yerde kalıcı olumlu sonuçlar getiremedi.

İnsanları sosyal medya aracılığıyla kısa süreler içinde mobilize etmek, büyük kitle eylemlerinde bir araya getirmek, lojistik ve haberleşme sorunlarını çözerek anında tepki göstermelerini sağlamak, bugün de Hong Kong’daki eylemlerde gördüğümüz gibi, protesto ve direniş için muazzam bir olanak olarak ortaya çıkıyor. Ancak anındalığın ve kendiliğindenliğin bu büyük cazibesi, sonuç alıcı politik güç oluşturma açısından yaşamsal önemde olan inşa süreci—sosyal hareketin inşa edilmesi—henüz tamamlanmadan sosyal seferberliğe başlanmasını getiriyor.

Bir süre şu ya da bu düzeyde katılmış herkesin bildiği gibi, sosyal hareketlerin inşa olması her zaman uzun süreler gerektirir. Sosyal seferberliğin kısa vadeli taktikleriyle ulaşılacak bir şey değildir. Kapasite oluşturmak, uzun vadeli örgütlenmek, taktik ve strateji geliştirmek için müzakereler yürütmek ve kalıcı yapılar oluşturmak ve bunları deneme ve yanılma süreçleri içinde geliştirmek için görece uzun zamanlara ihtiyaç vardır. En önemlisi hareketin başarısı için zorunlu olan unsurun, katılımcılar arası karşılıklı sosyal güvenin oluşması için zamana ihtiyaç vardır. Birlikte çalışmak, tartışmak, geçmiş deneyimlerin derslerini değerlendirmek, dostluklar geliştirmek, karşılıklı güven oluşturmak açıktır ki sosyal medya iletişiminin zayıf bağlantılarıyla olacak şeyler değildir. Sosyal güven insanlara aralarında benzer anlamlarla, referans noktalarıyla, temel bilgiye dayanan medeni bir iletişim kurma yeteneği kazandırır.  

Gezi de dahil son yılların şehir isyanlarının çoğunda tanık olduğumuz gibi hareket daha inşa olmadan protesto ve politik eylem gündeme geldiğinde sonuç ister istemez yataylık, lidersizlik ve stratejik vizyon eksikliği oluyor. Bunların eksikliği direnişin hızı ve anındalığıyla birleşince “taktiksel donma durumu“ ortaya çıkıyor, değişen koşullara göre değişik taktikler uygulamak da karşı tarafla müzakere yürütmek de söz konusu olamıyor.

***

Soğuk Savaş bundan 30 yıl önce Berlin Duvarının yıkılmasıyla sona erdiyse, onu sona erdiren nihai güç Orta ve Doğu Avrupa halklarının— Gorbaçov politikasının şemsiyesi altında—yürüttüğü şiddeti dışlayan, kararlı ve boyun eğmez barışçı mücadelesi olmuştu. Barışçı isyan savaşın şiddetini alt etmişti.

O tarihten bu yana tanık olduğumuz bütün şehir isyanlarında ne zaman barışcıbarışçı direnişe şiddet karıştıysa orada iflas kaçınılmaz oldu.

Evet, önceki yüzyıllarda devrimlere hep savaşlar yol açmıştı. Devrimlerin karakterini belirleyen savaş olmuştu. Devrim şiddetle özdeşleşmişti. Ama şiddete dayanmak, şiddet uygulamak, sonunda o devrimlerin de başını yemişti.

Bugün isyancıların şiddete başvurması, onu uygulama kapasitesi bakımından yarışmanın hiçbir şekilde mümkün olmadığı karşı tarafın eline kendini haklı gösterme ve isyancıları olası müttefiklerinden tecrit etme bakımından eşsiz bir silah vermekle kalmıyor, isyancıları en önemli gücünden, ahlaki üstünlüğünden de yoksun bırakıyor. Karşı tarafa aynı insanlık dışı yöntemlerle yanıt vermek isyancıyı hibrid savaşta daha baştan yenik düşürüyor. Bugün yayılan şehir isyanlarında ne yazık ki gene buna tanık oluyoruz.    

Son tahlilde şiddet yeniliğin değil yıkımın ebesi oluyor. Şiddet artık—tekrar tekrar çok acı şekillerde gördüğümüz gibi—barış, özgürlük, eşitlik, adalet, demokrasi isteyenler için sadece ayak bağıdır. İsyan ile şiddetin ilişkilendirilmesine artık hiçbir şekilde izin vermemeliyiz.

Özetle, her bakımdan daha kat edilecek çok yol var.

***

Aslında bugün çok farklı coğrafyalarda, farklı sosyal-kültürel-tarihsel koşullarda, farklı biçimlerde yükselen ayrı ayrı hareketleri küresel bir Büyük İsyan Ağının değişik düğüm noktaları olarak görebiliriz.  

Bu ağda yer alan ve alacak herkesin farklı bir anlatısı var. Herkes kendi karmaşık gerçekliğinin bir ürünü. Herkes kendisini harekete geçiren nedenleri farklı algılıyor. Kimi iklim değişikliğinin getirdiği felaketlerinden, kimi artan gelir eşitsizliğinden, işsizlik ve pahalılıktan, kimi erkek egemenliğinden, kimi ahlaki yozlaşmadan vb. mustarip olduğunu düşündüğü için sesini yükseltiyor.

Büyük İsyan bu farklı anlatıların hepsine aynı ölçüde saygı gösterildiği ölçüde güçlenecektir. Hiçbir mücadele ya da hedef ötekilerden daha önemli değildir. Kaldı ki hiçbir zaman aynı şekilde düşünmeyeceğiz, hakikati hep farklı açılardan ve ancak parçasal olarak görebileceğiz.

Bizi ancak karşılıklı hoşgörü bir arada tutabilir. İnsanlar uzun vadeli düşünme ve arzu ettikleri geleceği biçimlendirme kapasitelerini ancak birlikte tartışarak geliştirebilirler. Hoşgörü ve çoğulculuk onun için vazgeçilmezdir.

Ağların gücü katılanların sayısına bağlı olarak üssel olarak artar. Bunun anlamı, Büyük İsyan Ağının farklı düğüm noktaları arasındaki bağlantılar, etkileşim, ilişki ve diyaloglar, bilgi ve deney alışverişleri ve dayanışma ne kadar artar, çeşitlenir, pekişirse isyanın o kadar olumlu sonuçlar getirebileceğidir.

Ancak uzun bir zaman alacak böyle bir süreç içinde gerek ayrı ayrı sosyal hareketlerde gerekse küresel düzeylerde birlikte oluşturulmuş kolektif liderlikler, ortak vizyonlar, strateji ve taktikler ortaya çıkabilir. Böylece insanla yeryüzü de yeniden kol kola girebilirler.   

***

Büyük İsyanın her iki bileşeninin de—yeryüzü ile insanlar—talep ettiği şey aslında koruma altına alınmaktır. Evet, ikisi de tıpkı müzelerde koruma altına alınan sanat eserleri, kültürel miras öğeleri gibi korunmak istiyorlar.

Yeryüzü; doğanın dengelerinin, ekolojilerin sağlığının, biyoçeşitliliğin, toprağın canının, hava ve suyun akışının insanın bozucu müdahalelerine karşı korunmasını istiyor.

İnsanlar baskı ve tahakküme, sömürü ve adaletsizliğe karşı korunmak istiyorlar, bunun için eşit haklılık talep ediyorlar. Korunmasız insanlar koruma altında olanlara katılmak, onlarla eşit haklı kabul edilmek, barınma, beslenme, eğitim, sağlık, ulaşım vb. ihtiyaçlarının eksiksiz karşılanmasını istiyorlar.

İsyanların özü budur.

Gerçekten doğanın her bir parçası, her insan eşsiz bir sanat eseridir. Yeryüzünün, canlı ve cansız doğanın milyarlarca yıllık birleşik serüveninin bir eseridir. Onun için müzelerdeki eserler gibi özenle korunmalıdırlar. Tıpkı müzelerdeki eserler için sağlandığı gibi onlara da varoluşlarını huzur içinde sürdürmeleri için uygun iklimsel ve maddi koşullar sağlanmalıdır. Ama aynı zamanda ikisinin de Da Vinci’nin Mona Lisa’sına ya da Rembrandt’ın Gece Devriyesi‘nin başına geldiği gibi, ellerinde bıçak kendilerine saldırabilecek olan manyaklara karşı da korunması gerekecektir.

“Güzellik benim için insanların onurudur”

“Çektiğiniz fotoğraflardaki insanlara baktığımızda, ister göçmen ister maden işçisi isterse yağmur ormanı sakini olsun, hepsinin kendi onurunu yansıttığını görüyoruz.  Bu sizin için neden bu kadar önemli?”

Neue Zürcher Zeitung gazetesi muhabirinin kendisiyle yaptığı röportajda yönelttiği bu soruya ünlü fotoğrafçı Sebastião Salgado şöyle cevap veriyor:

“İnsanlarda bu onur vardır, ama bunu göstermeyi istemek gerekir. Onun için önce onlarla birlikte zaman geçirmelisiniz. Yedi yıldır hep Amazon bölgesindeyim. Göçler Projesine sekiz yılımı verdim. Bunlar kısa süreler değil. İnsanları ve durumlarını anlamam için bu zamana ihtiyacım var, aynı şekilde insanların da beni tanıması ve fotoğraflarını niçin çekmek istediğimi anlamaları için de.”

Alman Kitapçılık Sektörünün 2019 Barış Ödülünü alan Salgado, kendisiyle bu nedenle yapılan röportajda şöyle devam ediyor:

“Çoğu fotoğrafçı birkaç gün için gelir, resimlerini çekip gider. Bu, bir toplulukta olan biteni anlamaya yetmez. Benim tekniğim zaman. Her şey insanlarla birlikte geçirdiğim zamana bağlı. Bu aynı zamanda saygı meselesi. Benim için en önemli olan onların onurlarını göstermektir. Güzellik benim için fotoğraftır, ışıktır, içinde çalıştığım mekândır, gördüğüm insanların onurudur.”

Bugün yeryüzünde yaşayan 7,5 milyar insan hepimiz aynı ölçüde onuru, saygıyı, eşit kabul görmeyi hak ediyoruz. Salgado’nun o eşşiz fotoğraflarında gösterdiği gibi, hayatın temel gerçekliği birbirimizden daha önemli olmadığımız, olamayacağımızdır. Çünkü tabiatta birimize diğerinden daha çok değer veren hiçbir şey yok. Biyolojinin altını çizdiği gibi,  hepimiz aynı ölçüde değerliyiz ve ölümlüyüz. İnsanlar arasındaki farklılıkların bazı insanların mükemmele/saygıya/onura/eşit kabul görmeye yakın, bazılarının uzak olduğu anlamına gelen bir derecelendirme içerdiğine ilişkin hiçbir bilimsel kanıt yok. Kaldı ki hepimiz aynı yerden, 4 milyar yıl önceki anaerobik bakterilerden—ya da “topraktan”— geliyoruz.

İnsanların onuru, Salgado’nun vurguladığı gibi, eşsiz bir güzelliktir. İnsanların eşit kabul görmesi bu güzelliğin kutsanmasıdır. Bir insanın tıpkısının aynısı ikinci bir insanın olma olasılığı mutlak olarak sıfırdır. Ve bu mutlaklık bütün canlı türleri için geçerlidir. Hiçbir türde iki birey aynı değil, her birey benzersiz, farklıdır. Onun için her birey, bütün insanlar onurludur.

***

İnsan türümüz bugün kendisine ilişkin bu temel gerçekliği kabul etmekten çok uzak. Türümüzün farkında değiliz. Ve farkına varmamız da göründüğü kadarıyla kolay olmayacak.

Bugün hemen hepimiz kendimizi esas olarak ailemizin, ülkemizin, sosyal grubumuzun ya da mesleğimizin içinde biri olarak  düşünüyoruz, 7,5 milyar insandan biri olarak görmüyoruz.  Kimliğimizi öyle algılamıyoruz. Onun için, ait olduğumuzu düşündüğümüz grubun/grupların  dışında kalan insanları önemsemiyoruz, bizden saymıyoruz. Kendi amaçlarımızın peşinde koşuyor, insan türünün bütünü için herhangi bir sorumluluk üstlenmiyoruz. Aynı şekilde yeryüzünde diğer canlılarla, bitkiler ve hayvanlarla birlikte, onlarla bağ ve ilişkiler içinde var olduğumuzu da çoktan unuttuk. Kendimizi sadece bir birey olarak görmeye alıştık, canlı ve cansız doğanın bir parçası olarak düşünmekten vazgeçtik. Oysa düşünmek insan türünün ayırt edici özelliğiydi. 

Türümüzün farkına varmak için önce her birimizin kendisini 7,5 milyar insandan biri ve doğanın bir parçası olarak düşünmeye başlaması gerekiyor. Ama birbirimizi aynı türün eşit haklı, onurlu üyeleri olarak görebilmemiz için bakış açımızın yanı sıra bir şeyi daha değiştirmemiz gerekiyor— başarı tanımımızı.

Bugün vardığımız noktada tüm dünyada, bütün ülkelerde, insanların büyük çoğunluğu tarafından fiilen benimsenen ve uygulanan başarı tanımı hep daha fazlasını, daha çoğunu elde etmek, sahip olunanları daha da artırmak gibi amaçlara dayalıdır. Ekonomiyi büyütmek, üretimi artırmak, daha çok tüketmek, zenginliği artırmak, verimliliği artırmak, performansı artırmak, gücü artırmak.. hep daha fazla nesne, daha fazla birikim. Büyüyen sayılar dünyası. Dijitalleşme koşullarında bu, üssel olarak büyüyen bir sayılar dünyası haline geliyor.

***

Doğanın, canlıların evriminin bir planı yok. Evrenin hareketi bir niyet ya da  amaç peşinde gitmiyor, izlediği belli bir yön yok, tanımlanmış hedeflerin peşinde değil.  Bizim ise amaçlarımız, plan ve programlarımız var.

Sorun bugün bizim amaçlı eylemlerimizle yeryüzünün amaçsız hareketi arasındaki ilişkinin birbirlerini karşılıklı tahrip eden bir ilişki haline gelmiş ve bu tahribatın neredeyse üssel olarak hızlanmakta olmasıdır. Hem yeryüzü hem insanlık bu kapışmada aldıkları yaraları kendiliğinden onaramaz, yeniden iyileştirilmez hale geliyor. Bugün böyle bir yerdeyiz ve dünyanın geleceğinin bir garantisi yok.

Artan sosyal ve ekonomik eşitsizlikleri, iklim değişikliğini, türlerin hızlanan yokoluşunu bugün hemen herkes görüyor, bunlar giderek daha çok konuşuluyor. Çeşitli politika önerileri getiriliyor, anlaşmalar yapılıyor, önlemler alınıyor. Ama herhangi bir iyileşme sağlanamıyor. Sağlanamıyor çünkü çıkış yolu için tür çapında bir tepkiye ihtiyaç var.  İnsan türünü daha fazlasına sahip olma zihniyetinin tasallutundan kurtaracak bir gelişmeye ihtiyaç var.

Evet, farklı şeylere sahip olma arzusu her zaman insanın kimlik kurgusunun ayrılmaz bir parçası olmuştur. Sahip olduğumuz şeylerin başkalarına ve kendimize kim olduğumuzu söyleyen sihirli bir yanı vardır. Ama bizi insanlıktan uzaklaştırmayacak şeylere sahip olmakla yetinmeyi de pekâlâ tercih edebiliriz. Tarihte de günümüzde de bunu yapabilenlerin örnekleri pek çok.    

Bunun için insanlığın başarı tanımını değiştirmemiz gerekiyor. Başarıyı daha çok elde etme, daha çok biriktirme temelinde değil, diğer canlılarla denge içinde gelecekte de var olabilme temelinde, onurlu bir ortak yaşam gayesi doğrultusunda yeniden tanımlamaya ihtiyacımız var.  Ve bu temelde iş yapma kültürümüzü, tüketim kültürümüzü, işbirliği yapma kültürümüzü ve yaşam tarzlarımızı, yerel ve küresel politik sistemlerimizi yeniden düzenlemeye ihtiyacımız var. Artık büyüme amaçlarımızı değil, yeryüzündeki, diğer canlılar arasındaki yerimizi düşünmeye ihtiyacımız var.

Köklerimizi, sağlıklı toprağa, temiz suya ve havaya, ormanlara, bataklık ve çöllere bağımlı olduğumuzu, diğer insanlara, hayvan ve bitkileri muhtaç olduğumuzu düşünmeye ihtiyacımız var — bağlarımızı, ilişkilerimizı ve diyaloglarımızı.

Ve birlikte zaman geçirmeye olan ihtiyacımızı.

Yolumuzun aynı olduğunu, hepsiyle yoldaş olabileceğimizi.