Yegâne sürdürülebilir gelecek

En geç 2016’da Trump’ın ABD’ye başkan seçilmesinden ve Brexit oylamasından sonra dünya çapında, en azından batı dünyasında durumun kötüye doğru gittiği yolunda oldukça geniş bir kamuoyu görüşü belirginleşmeye başladı. Sağda bir tür yeni gericiliğin başını kaldırması, solda çaresizliğin getirdiği bir erime demokrasinin ve özgürlüğün ciddi tehdit altında olduğu görüşünü yaygınlaştırdı. Sosyal ve ekonomik eşitsizliklerin tüm dünyada inanılmaz derece arttığının tartışılmaz şekilde gözler önüne serilmesi ve iklim felaketinin yıkıcı etkilerinin her gün dünyanın bir başka yerinde karşımıza çıkmasıyla hemen herkesin zihninde, “Böyle giderse bir geleceğimiz olacak mı?” sorusu belirmeye başladı.

***

Yaygın tarih anlayışı hep belli bir hedefe doğru giden, gitmesi gereken bir zamana inanmak şeklinde oldu. Dinler vaat edilmiş topraklardan, kıyamet gününden, selametten, cennet ve cehennemden bahsediyordu. Din adamları ve dini kurumlar insanlara zamanın kaçınılmaz sonunu anlatıyordu.

Daha sonra “bilimsel sosyalizm” tüm insanlığı nihai hedef olarak sosyalizm ve komünizmin beklediğini kanıtlamaya çalıştı. Sosyalizm ve komünizmin yarışı kaybettiğinin kesinleştiği 1989 sonrasında ise kapitalizm insanları son kalkışa geçildiğine, refahın önündeki her türlü engelin artık kalkacağına ve herkes için refahın egemen hale geleceğine ikna etmeye yöneldi: “Tarihin Sonu” gelmişti, insanlık baştan beri varmak isteği yere varmak üzereydi.

Kısaca, genel geçer tarih anlayışı, Platon’dan bu yana, amaca yönelik ilerleyen bir tarih yaşamakta olduğumuz şeklindeydi. Bu yaklaşımın savunucuları çoğu zaman hayattaki bazı gerçek olgulara işaret ederek görüşlerinin doğru olduğuna insanları inandırabiliyordu.  

Özellikle yirminci yüzyılda artan bir yoğunlukla bize hep “belli bir yere doğru gitmekte olduğumuz”, “ilerlediğimiz”, “geçmişi geride bırakmakta olduğumuz”, “nihayet kurtuluşa yaklaştığımız” anlatılıyordu. Yaşanan bütün büyük savaşlardan (iki dünya savaşı ve sonra da soğuk savaş) muzaffer çıkanlar hep yeni parlak bir geleceğin müjdecisi oluyordu.

Güçlerine güveniyorlardı. Onların güçlerine bakıldığında refahın önündeki engellerin kalkacağı yönündeki sözlerine inanmamak çok da kolay değildi. Üstüne üstlük gerçekte neler olup bittiği konusunda sistemik bir cehaletin sürmesi için ellerinde sayısız kamuoyunu etkileme aracı vardı. İnsanların derinlemesine düşünmesi, sağduyulu uyarılara kulak vermesi giderek zorlaşıyordu. Amaç yönelimli tarih fikrinin cazibesi gerçek duruma ve gerçek geçmişe ilişkin olgu ve bilgiler konusunda insanları körleştiriyordu.

Hayır, zamanın ilerleyişi hiç de öyle muhteşem bir gidişe tanıklık etmiyor, onun insanları belli bir nihai amaç doğrultusunda gerçekleştirmeye çağırdığı bir plan, insanı yükümlü kıldığı bir misyon yok. Ne doğa ne de toplum tarafında insanın tarihte peşine düştüğü hedefleri elde edebildiğinin bir kanıtı yok şeklindeki itirazları dile getiren sağduyulu sesler büyük ölçüde bastırılabiliyordu. Güçleri buna yetiyordu.

***

Güçleri en başta karbondan ve sömürgelerden geliyordu. Önce 19’uncu ve 20’inci yüzyılın ilk döneminde kömür ile sömürgecilik Avrupa’yı öne çıkarmış, sonra 20’inci yüzyılın ilerleyen dönemlerinde petrol ile yeni sömürgecilik ABD’yi egemen hale getirmişti. 1989 sonrasında bu güçler iyice dizginlerinden boşandı. Bu yeni sürece “küreselleşme“ dendi. Tarihin ilerletici aktörü olarak sermaye—karbon demokrasisi ve köleleştirici fosil uygarlığı — tüm dünyada sahne alma peşine düştü.

Böylece son kırk yıl yeryüzünde her şeyin parasallaştırılmaya, özel mülkiyet haline getirilmeye çalışıldığı bir dönem oldu. Sermaye ilişkileri, üretim ve dolaşım araçları ve hammaddelerden doğa-insan-toplumun neredeyse bütün tanımlayıcı unsurlarına kadar yaygınlaştırıldı. En sonunda akıl bile özel mülkiyet konusu olarak gösterilmeye başlandı. Her şey alınıp satılabilir, fiilen köleleştirilebilir ve mekanikleştirilebilir olmalıydı. Cin şişeden iyice çıkmıştı.

Ne var ki o küresel dünyayı yeryüzünün gerçeklikleri bekliyordu. Sermaye ilişkileri, yoğunlaştıkça nasıl ekonomide büyük krizlere yol açıyorsa, şimdi doğada, insan yaşamlarında ve toplumsal gelişmenin hemen her alanında büyük krizler yaratır hale geliyordu. Amaca yönelik olduğu söylenen tarihin gidişinden yoğun gıcırtı sesleri gelmeye başladı. Önce 9/11, ardından 2007-2008 krizi ve sonrasında hızla yoğunlaşan eşitsizlikler ve iklim felaketi — “varoluşsal“ ya da “gezegensel“ bir kriz söz konusuydu artık. Küresel dünya yeryüzüne toslamıştı.

“Nefes alamıyorum“ diye feryat ediyordu boğazına polis çöken Georg Flint. Ardı arkası kesilmeyen orman yangınları altında insanlar kadar hayvanlar da nefes alamıyordu. Çoğu yerde de hava kirliliği ile aşırı sıcaklıklar insanların nefesini kesiyor. Koronavirüs pandemisi ve devamında aşı kargaşasının, aşırı hava olaylarının ve savaşın belalarının iklim değişikliğinin belalarının birleştiği Afganistan trajedisinin iç içe geçmesiyle 2021 yazı bu kaygıları daha da yaygınlaştırdı. (Ama aynı zamanda neoliberal ideologlarla iklim inkârcılarının da nefesleri kesildi.)

20’inci yüzyılda iki dünya savaşından ve soğuk savaştan muzaffer çıkanlar, tarihin en ileri aktörlerinin kendileri olduğuna inananlar 21’inci yüzyılda kendi başlattıkları savaşlardan bile zaferle çıkamaz hale geldi. 

Bugün dünyada önemli bir çoğunluk “Artık ufkumuzu göremiyoruz“ diye düşünüyor.

***

“Büyük toslama“  insanların aslında başka bir tarihin işbaşında olduğunu düşünmeye başlamasını getirdi, getiriyor. İnsanlar geçmişe baktığında orada da şimdiye kadar tarih diye anlatılanlardan başka şeyler olduğunu görmeye, hem insanların hem doğanın durumunun ve yaşadıklarının çok farklı olmuş olabileceğini kavramaya başlıyor.

Uygarlık dediğimiz meğer aydınlanma, ilerleme, hümanizm, özgürlük ve eşitlik üzerinde yükselmiyormuş. Tam tersine son kırk yılda sermaye ilişkilerinin küreselleşmesi çabalarına aynı zamanda aydınlanma, ilerleme, hümanizm, özgürlük ve eşitliğe yönelik açık, kaba ya da incelikli saldırılar eşlik ediyor. Buna karşılık fosil yakıt ekonomileri, devletlerin baskı ve gözetim aygıtları, savaş mekanizmaları, özel mülkiyet hukuku ve beyin yıkama mekanizmaları sürekli daha da yaygınlaştırılıyor ve pekiştiriliyor.

Modern uygarlık bir yerde aklın üstünlüğü inancıyla başlamış ve gelişmişti ama bugün vardığımız yerde — yoksulluğun ve eşitsizliklerin, adaletsizliklerin, kırım ve yıkımların bu kadar arttığı, toprağın ve insanın doğurganlığının giderek sakatlandığı bir yerde gördüğümüz sadece akıldışının egemenliği.

“Büyük toslama“nın deşifre ettiği mesaj şu: Karbon ekonomileri ve gizli açık tüm kölecilik düzenlemeleri artık sürdürülebilir olmaktan çıkmıştır.  

***

Şimdi bu çaresizlik karşısında telaşa kapılan bazıları (en zengin ve en gözü kara olanlar ne rastlantıdır ki) çareyi gezegenden ve insandan kaçış projelerinde görüyorlar. Kimisi Yeni Zelanda’da inşa ettikleri bunkerlere sığınma planları yaparken kimileri de uzayda yaşamak için koloniler kurmak, insanı yapay zekâ ve çeşitli protezlerle donatarak bir tür ölümsüzleştirmek, genlere müdahale ederek ısmarlama insan imal etmek gibi hayalleri tarihin kaçınılmaz yeni amacı olarak tanımlamaya başlıyor.

Becerebildikleri artık ancak, böyle alıcısı çok çok az olabilecek masallar çatmak. Kapitalist veya sosyalist, her biri kendi içinde muhteşem gelecek anlatıları barındıran o büyük modern toplum ütopyalarından sonra bunun ötesinde bir hayal gücü sergilenememesi, insanlığın zayıflığını değil, sadece eskiyi sürdürmenin imkânsızlığını gösteriyor. 

Ama bizim imkânlarımız var. Çaresiz değiliz. Peşine takılacağımız yeni masallar aramaya ihtiyacımız yok. Biz pekâlâ durumumuzu ve buraya nereden geldiğimizi yeniden düşünebiliriz. Var oluşumuzun belirleyici unsurlarını, gezegensel bir bakış açısıyla kavramaya çalışabiliriz. Ve diğer insanlara ve doğaya, yeryüzüne karşı düşmanca olmayan davranışlar geliştirmek üzere birbirimizle konuşmaya ve eşit insanlar olarak işbirliği yapmaya başlayabiliriz.

Kendi amaçlarını tarihin kaçınılmaz amacı gibi gösterenlerin anlattığı tarih, aktörlerin gerçekten yaşadığı tarih değildi. Ancak uygarlıkları sırtlarında taşıyan emekçilerinin, cephelerde savaşan askerlerin, çocukları yetiştiren kadınların, beyaz olmayan toplulukların, hele ilk insanların, hayvanların, börtü böceğin, nehirlerin ve denizlerin tarihinin bambaşka olduğunu gösteren çalışmalar son on yıllarda iyice çoğaldı. Görüyoruz ki onlar sadece huzur içinde yaşamak, doğanın ayrılmaz parçaları olarak var olabilmek istiyorlardı. Bütün mücadeleleri bunun içindi.

Yaşamak için devamlı yerin altını üstünü kazmak, yeryüzünü parça parça öğütmek, insanların göz nurunu, alın terini emmek, ciğerini kazımak zorunda değiliz. Yan yana, basitçe, birlikte var olabiliriz. Yüzbinlerce yıl öyle yaşadık, son birkaç bin yılın hikâyesi bize bütün bunları unutturamaz.

Şimdi düz bir geçmişten değil farklı farklı tarihlerden geldiğimizi daha iyi görebiliyoruz. Ve büyük bir olasılıkla yine farklı farklı tarihlere doğru gideceğiz.

Ne güzel, bizi tartışılmaz doğruların (dolayısıyla şiddet ve terörün) olmayacağı bir gelecek bekliyor demektir bu… Can sıkıntısının olmayacağı bir gelecek. O eğri büğrü yollarda başkalarıyla, diğer insanlar ve insan olmayan aktörlerle rezonans tutturmaya çalışıp duracağımız bir gelecek. Yegâne sürdürülebilir gelecek.  

Hedeflerimiz aslında bu kadar basit ve erişilebilir.

Yeter ki son mesajı doğru anlayalım.

Efendilik taslamaktan partnerliğe

Geçen hafta Almanya’nın batı bölgelerinde büyük can kaybı ve yıkıma yol açan sel felaketinin ardından bölgeye giden başbakan Merkel, üzüntüsünü “Almancada bu gördüklerimizin korkunçluğunu ifade edebilecek bir kelime yok” sözleriyle ifade etti.

Gazeteler de bunun 1000 yıldır benzeri yaşanmamış bir sel felaketi olduğunu yazdılar. Ani bastıran sıcaklar buharlaşan su miktarını olağanüstü artırmış, ağırlaşan bulutların batıdan doğuya geçişi yavaşlamış, bu da bulutlarda biriken suyun birden belli bölgelere hızla boşalmasını getirmişti. Erken uyarı sistemleri bile yükselen su seviyelerinin hızına yetişememişti. Yollar, köprüler yıkılmış, köyler kasabalar altüst olmuştu. İnsan kaybı yüzlerle sayılıyordu.

Hızlanan iklim değişikliğinden kaynaklanan felaketler geçtiğimiz hafta sadece batı ve kuzey batı Avrupa’yı saran bu sellerle sınırlı kalmadı. Ta uzaklarda doğuda Çin’in Henan eyaleti de hava tahmincilerini bile yanıltan eşi görülmedik büyük sellere maruz kalırken, Sibirya’da da +40 dereceye çıkan sıcaklık orman yangınları tutuşturuyordu. Uzak batıda ise Amerika’nın batısında ve Kanada’da günler önce başlayan yangın fırtınaları hiç azalmadan devam ediyordu. O kadar ki geçtiğimiz Çarşamba günü bu yangınların dumanlarının sürüklediği hava kirliliği Doğu Sahilinde, New York ve Washington’da hissedilmeye başlıyor ve Grönland ve Avrupa’ya doğru Atlantik’e açılıyordu. Yangınların sadece Kanada kıyılarında 1 milyar deniz canlısının ölümüne neden olduğu söyleniyordu.

Atmosferin ısınması o boyutlara vardı ki son yedi yıl art arda kayıtlı tarihin en sıcak yılları oldu ve 2020 yılında sıcaklık tarihin rekorunu kırdı. Bilim insanı Claudia Tabeldina’nın bildirdiğine göre, ortalama küresel sıcaklık 1 derece arttığında, aşırı sıcaklıklar 2 derece artıyor. Belli bölgelerin üzerinde ısı kubbeleri oluşuyor ve uzun süre orada asılı kalıyor.

Sera gazları emisyonu sonucunda atmosferin ısınmaya devam etmesi bir yandan ani hava şokları, kuraklık, ısı dalgaları, sel, orman yangını, hortum ve fırtınalar gibi aşırı afetlere neden olurken, bir yandan da buzulların erimesini getirerek denizlerde ve sahillerde su seviyelerinin yükselmesine ve iklim değişikliğinin daha da hızlanmasına yol açıyor.

Ticari amaçlarla yaygınlaştırılan ormansızlaştırma karbon emisyonunu artıran bir başka faktör oluyor. O kadar ki muazzam bir yıkıma uğratılan Amazon bölgesi artık doğal bir orman gibi karbon absorbe etmekten çok karbon emisyonu yapıyor, atmosfere saldığı karbon özümsediği CO2 ’den yılda net 1 milyar ton daha fazla. Amazon gibi dünyanın ciğerleri kabul edilen Merkezi Afrika’daki durum da çok farklı değil.

Aynı hafta Türkiye’de ise Rize ve Artvin’de yeni büyük sel felaketleri yaşanırken, Tuz Gölü allı turnalara mezar oluyor ve Marmara Denizi’ndeki müsilaj da etkisini hâlâ sürdürüyordu.

Bu arada siyaset dilimize yeni bir kavram eklendi. Herkesin beraber hedef olduğu afetlerden çıkışta zenginler fakirlerden daha avantajlı olduğu için her seferinde sosyal eşitsizlikler daha da derinleşiyor. Bu nedenle çeşitli yerlerde yerel topluluklar buna izin vermeyecek bir “Afet Adaleti” talep etmeye başlıyor.   

***

Başbakan Merkel “Almancada bu gördüklerimizin korkunçluğunu ifade edebilecek bir kelime yok” derken aslında farkında olmadan çok daha büyük bir hakikati dile getiriyordu. Bu sözlerin altında saklı olan hakikat, insanlığın elinde bu büyük felaketlerin önüne geçilmesini sağlayacak, bizi bu hızla yaklaşan cehennem ateşinden kurtaracak politikalar, önlemler, araçlar, çareler olmadığıydı. Ve asıl önemlisi bunların geliştirilmesinin önünü açacak güçte bir zihniyet, anlayış, yaklaşım olmadığıydı. Merkel’in “bulamadığı kelime” buydu.

Gerçekten de insanlığın elindeki bütün araçlar insan sorunlarını, insanların sorunlarını çözmek için geliştirilmiş araçlardan ibarettir. Doğanın sorunlarını ve asıl biz insanların doğanın başına açtığımız sorunları çözecek araçlar yok elimizde. Bu anlamda bütün uygulama ve çarelerimizin, teknoloji ve politikalarımız artık kullanıma uygun değil, zihniyetlerimiz de külliyen zaman aşımına uğramış durumda.

Yanlış yoldayız. Uzunca bir zamandır yanlış yoldayız.

Üretirken doğaya (ve diğer insanlara) zarar veriyoruz, tüketirken zarar veriyoruz. Dinlenirken, gezerken, yolculuk yaparken de, yönetirken de zarar veriyoruz. Hele savaşırken. Kurumlarımız yanlış; hava, su, deniz, toprak ve ormanlarımızı yanlış yönetiyoruz. Ekolojinin bir parçası olduğumuzu unutuyoruz. Sadece ekonominin bir parçası olduğumuz varsayımıyla her şeyi ekonomi açısından çerçevelendiriyoruz. Bizi her şeyin sadece değiş tokuş değeri ilgilendiriyor. Daha çok alıp daha az vermekten ibaret hale gelmiş bir yaşam felsefemiz var. Yanlış hayatlar yaşıyoruz. Yanlış yaşıyoruz.

Bugün toplumlara yön veren hemen her şey çağdışı kalıyor, anlamsızlaşıyor ve krizi—iklim, doğa ve toplum krizini—derinleştiriyor. Hep yapageldiğimiz şekilde yapmaya devam etmek sadece krizleri derinleştiriyor. Aslında tüm dünya bu anlamda bir suç mahalline (crime scene) dönüşmüş durumda.

Ne yazık ki şimdi dolar milyarderlerinin tutuştuğu yeni uzay yarışının hedefinde de asıl uzayı Amazonlaştırmak var.

Önceliklerimiz yanlış.

Çözmeye alıştığımız insan sorunlarının kökeninde binlerce yıldan beri anlaşmazlıklar, çıkar çelişkileri, kavgalar ve iktidar mücadeleleri yatıyor. Bunları çözme araçları da genellikle hegemonya kurmakla ve devletlerin zor kullanma tekeliyle bağlı olarak işlevsel olabilen araçlar.

İnsanlar arası ilişkilere bu yaklaşımımız doğayla olan ilişkilerimizi de belirlemiş, doğaya da bir mücadele, kavga, hegemonya nesnesi olarak, zor kullanarak hizmetimize koşabileceğimiz bir köle adayı olarak bakmışızdır.

Sonuç ortada, doğaya artan ölçüde zarar veriyoruz. Ne var ki biz havayı, suyu, iklimi bozdukça, onlar da bizi bozuyor. Doğa efendilik tanımıyor.     

O yüzden şimdi geri çekilme zamanı.

Fetihçilikten, hükümranlık kurma çabalarından, savaş ve çatışmalardan geri durmak lazım. Kavgalar, didişmeler, kapışmalar arasına mesafe koymaya başlama, karşılıklı silahlanma yarışlarını durdurma zamanı. Çünkü doğanın sorunlarını, kandırmaca ve demagojilere başvurarak çözemeyiz. Selleri, afetleri, kuraklıkları ya da pandemileri zor kullanarak, şiddet uygulayarak önleyemeyiz, hiçbir milliyetçilik ya da popülizm, dini veya tarihi menkıbe onları etkileyemez.

* **

Evet, önceliklerimiz yanlış.

Ve önceliklerimizi insanlar olarak belirlemeye devam edersek bu çaresizlik devam edecek. Bizler “insan” değiliz, ya da “ekonominin bir parçası olarak insanlar” değiliz. İnsan olarak aktör değiliz, insan olarak rolümüz yok.

“İnsan olarak biz”in son kullanım tarihi geçti.

Bizler doğanın kopmaz parçalarıyız. Biz “doğanın parçası olarak insan”ız. O bütünsel aktörün (yani bizler, hayvanlar, virüs ve bakteriler, bitkiler, nehirler, rüzgârlar, denizler, toprak ve gökyüzünden ve diğerlerinden oluşan o bütünsel aktörün), o organik bütünün bir parçasıyız ve ancak bu konumdan dünyadaki rolümüzü oynayabiliriz. Doğanın, ekolojinin sadece bir parçasıyız. Bizim gerçek kimliğimiz bu.

Ve oyunun yazarı, müellifi de biz değiliz.

Ama bir farkımız var. Eğer bunu anlarsak, o zaman metnimizi doğru öğrenebiliriz ve belki de başrolü kapabiliriz.  

Bir kere, evrende milyarlarca gezegen, galaksi, yıldız, gökcismi var, ama sadece bizim gezegenimizde hayat var. Aksini henüz görmedik, şimdiye kadar hiçbir işaret de almadık. Bizim gezegenimiz evrende biricik. Ve biz ondan ayrılamayız, onu bırakamayız. Bize hayat veren yeryüzüdür, yeryüzü bizim anamızdır. Kaderimiz bu gezegenin kaderine bağlıdır. Ve bu gezegenden ayrı, bağımsız var olamayacağımız gibi uzayda da onsuz herhangi bir şey yapamayız. Biz yeryüzüne yazılıyız. Biz “bu yer”liyiz. Hep öyle kalacağız.    

Nasıl gezegenimiz diğer gezegenlerden farklıysa, bizler de insan canlısı olarak diğer canlılardan farklıyız. Düşünebiliyoruz, uzun süreli, soyutlama yaparak, hayal kurarak, teori geliştirerek öngörülerde bulunarak düşünebiliyoruz. Düşüncelerimizi paylaşabiliyor, müzakere edebiliyor ve ortak önceliklerimiz doğrultusunda birlikte karar alıp uygulayabiliyoruz.

Bu fark bize şimdiye kadar varsaya geldiğimiz gibi— ve o nedenle de hemen her şeyi yüzümüze gözümüze bulaştırdığımız—efendilik taslama, her şeyi kendimize göre biçimlendirme hakkını vermiyor.

Diğer canlılardan asıl farkımız, yaşam oyununun metnini, dolayısıyla rol dağılımını—tam olmasa bile— en iyi bizim anlama imkânımız olması, oyunun başarısından kendimizi sorumlu hissedebilmemiz ve rolümüzü bilinç ve sorumlulukla üstlenebilme yeteneğine sahip olmamız.

Yeniden anamızın kucağına dönmeyi başarabiliriz.

Tek tanrılı dinlerin anlatılarında Adem ile Havva’nın elmayı ağaçtan kopardıkları için cennetten kovulmalarıyla ilk kardeş kavgası olan, çiftçi Kabil’in çoban Habil’i öldürmesi arasında bir ilişki olsa gerektir. Çünkü insanın doğaya zarar vermesi ile diğer insanlara zarar vermesi (ezmesi, sömürmesi, araçsallaştırması, tahrip etmesi, öldürmesi…) hep birlikte, el ele gitmiştir. Bunlar bir madalyonun iki yüzüdür.

Madalyonun iki yüzü de bugün boydan boya kararmış durumda. Tedavülden kalkması şart. Diğer insanlara baskı ve zulüm uygularken, onları sömürürken, doğayı özgürlüğüne kavuşturamayız, diğer canlıların serpilip gelişmesine hizmet edemeyiz. Aynı şekilde doğayı köleleştirmeye çalışırken insanlar arası siyasal ve sosyal eşitliği sağlayamayız. İki zarara birden son vermeliyiz. İki zararı da faydaya dönüştürmeliyiz. Doğa ve insanlar birlikte tanımayı, kabul görmeyi ister.

Alışageldiğimiz tarz ve uygulamaları, zamanı geçmiş kurumlarımızı, önceliklerimizi bozmazsak, tasfiye etmezsek, terk etmezsek, yenilemezsek doğa bizi bozacak, tasfiye edecek, terk edecek – ama yenilemeyecek!  

Doğa kendi sorunlarını kendisi çözer. Hep öyle yapmıştır. Bütün parçaları, bütün bileşenleri birbirlerini dikkate alarak duruma uyarlandıkça doğa kendini sürdürür. Artık sözü bütünsel aktörün kendisine bırakmalıyız, biz oradaki kendi rolümüzü öğrenmeye başlamalıyız. Biz değiş tokuşlar ekonomisinden özen gösterme, sakınma, bakım sağlama kültürüne geçmeliyiz. Bizim sorumluluğumuz kendimize olduğu kadar diğer akrabalarımıza, karındaşlarımıza da özen ve dikkat göstermek, bakımlarına yardımcı olmak, onlardan beslenirken onları beslemeye devam etmekten ibarettir. Partner olmaktır. Sürdürülebilir tek şey bu olabilir.

Tüm dünyada yıllardır canla başla çalışan sayısız “olay yeri inceleme (CSI) uzmanı” var. Neyi nasıl ve niçin yanlış yaptığımızı tek tek ortaya çıkardılar, çıkarıyorlar. Yapılması gerekenleri sayıp dökenler de çok. Bunları anlamlı politika önerilerine dönüştürenle de. Bizden— ve elbette öncelikle yönetim yetkisi olanlardan—tek beklenen alışageldiğimiz gibi yapmaya devam edemeyeceğimizi kabul edip, yeni bir yol arayışına başlamamız.

Böyle bir dönüm noktasının eşiğine geliyoruz.   

Uygarlığın can suyu

Kendisiyle eşit ilişkiler içinde olduğunuz birisine ya da birilerine hükmetmezsiniz, onu köleniz olarak görmezsiniz, sömürmezsiniz ― sömüremezsiniz. Bunları yapabilmek için onu kendinizden daha önemsiz, değersiz, daha aşağı olarak görmeniz ve bunu ona da göstermeniz gerekir. İtiraz edecek olursa da fiziksel, sözel ya da psikolojik (veya medyatik) şiddet kullanarak ona haddini bildirirsiniz. İnsanlara hükmetmenin ve onları sömürmenin zorunlu önkoşullarıdır bunlar.

Diğer insanları kendinizden daha aşağı ve değersiz olarak algılayabilmek için dünyaya ikili bir çerçeveden bakıyor olmanız gerekir. İnsanları biz ve ötekiler, yönetenler ve yönetilenler,  çalıştıranlar ve çalışanlar diye ikiye ayırarak görmek zorundasınızdır. Bunların eşit ve eşdeğer olamayacağını da baştan kabul etmeniz gerekir. O zaman bütün toplumu da bu önkabullere göre düzenlersiniz. Siz varsınızdır ve ötekiler ― düşmanlar veya uyruklarınız ya da köleleriniz ― vardır.

Ötekilerin buna layık olduklarını kanıtlamak için de onların derisinin rengini, cinsiyetini, cinsel tercihini, dinini ya da milletini, hatta yaşını bahane edersiniz, öyle oldukları için sizden daha akılsız, daha ahlaksız, daha güvenilmez ya da tembel olduklarını söylersiniz.

Siz kontrol öznesinizdir onlar kontrol nesneleri. O kadar ki gerek bilimleri gerekse araçlar, makineler, bilgisayarlar vb. gibi teknolojileri de öyle görürsünüz, onlara da hükmetmek istersiniz ve onlar sizin için sadece hükmetme araçlarıdır.

Doğaya da öyle bakarsınız. Kontrol edebileceğiniz, kaynaklarını istihraç edebileceğiniz bir nesnedir doğa. Siz efendisinizdir, rüzgârlara, akarsulara, yeryüzünün altına ve üstüne ve hayvanlara ve bitkilere hükmedersiniz, onlar kölenizdir.

Kendi bedeninizi de aynı şekilde düşünürsünüz. Akıl (beyin) efendidir, merkezdir, diğer kısımlarınız ise ona tabi organlardır.

Kısaca, kendi bedenimizi nasıl algılarsak, doğayı ve toplumu da öyle algılarız. Biyolojimizi düşünmemizle toplumumuzu düzenleme şeklimiz aynıdır, organlarımızın fonksiyonlarını nasıl algılıyorsak toplumsal kurumları ve fonksiyonları öyle düzenler ve doğayı da öyle düzenlemeye çalışırız. Buna göre her şey ikilidir, ak ve kara gibi ikili karşıtlıklardan oluşur. Her zaman efendiler ve köleler vardır, merkez ve çevresi vardır, içeridekiler ve dışarıdakiler olur. Tarih de bunlar arasındaki sınırların bir bir tarafa, bir öbür tarafa az ya da çok yer değiştirmesinden ibaret olur.

***

Koronovirüs aslında bu tür bakış açılarıyla kurageldiğimiz toplumsal, ekonomik ve siyasi sistemlerin, kurumların ne kadar kırılgan, dayanıksız, eften püften olduğunu çabucak gözler önüne seriverdi. En güçlü devlet adamlarının, en varlıklı sermaye sahiplerinin nasıl çaresiz kaldığını, dev ilaç şirketlerinin aşı üretim ve sevkiyatını nasıl yüzlerine gözlerine bulaştırdığını gördük. Eşitsizlikleri yaratan ve artıran mekanizmalardan başka tıkır tıkır işleyen hiçbir şey yoktu.

Kendimize, topluma ve doğaya böyle ikili karşıtlıklar olarak bakma ve algılamanın yanlış olduğunu söyleyenler çok uzun zamandır var. İlişkilerin eşit ilişkiler olarak düzenlenmesi gerektiğinde ısrar eden ve her yolla bunun için mücadele edenler hep oldu ve oluyor.

Şimdi koronavirüsün vaka ve ölüm istatistikleriyle anlattığı, bütün hoparlörlerden, ekranlardan haykırdığı aynı hikâyedir: “Benim dünyada dolaşmamı bile düzenleyemiyorsun, koskoca yeryüzünü nasıl düzenlersin? Senin koyduğun bütün o sınırlar hiçbir işe yaramıyorsa, kendini her şeyin merkezi sansan ne olur?”

Pandemi hayatı durdurmuş değil. Yiyip içmeye, nefes almaya, gülüp ağlamaya, sevişmeye ve takışmaya, doğmaya ve ölmeye devam ediyoruz. Ama hiçbirimiz ― ister zengin ister yoksul olalım, kendimizi ister efendi ister köle olarak görelim ― buna yaşamak diyemiyoruz.

Çünkü, bütün bunlara anlam veren, değer katan şey eksik. Sosyal etkileşim olağanüstü kısıtlandı. Sosyal ilişkiler tıkandı. İşbirliği zorlaştı. Sosyal etkileşim insanlar arasında pozitif geribildirimi mümkün kılar, dolayısıyla ilişkinin sonucunun parçaların toplamından daha fazla olmasına imkân verir. Onun için insanlar işbirliği yaparlar, o sayede artı değer yaratırlar. Fabrikayı fabrika yapan makineler, aletler, hammaddeler değil insanlar arasındaki üretim ilişkileridir. Şehirleri şehir yapan yollar, binalar, su ve elektrik tesisatları değil orada yaşayanlar arasındaki sosyal etkileşimdir. Kamusal alanı kamusal, politik yapan da insanlar arası etkileşim olanaklarıdır. İşte pandemi sosyal etkileşimin, işbirliğinin imkânlarını kısıtlayarak ekonominin, kültürün, insan toplumunun can suyunu almış oldu.     

Dijital araçlarla yaptığımız haberleşme, konuşma, sosyal medyadaki paylaşımlarımız ya da uzaktan çalışma dedikleri şey ise sosyal etkileşim değil olsa olsa “sosyalimsi” bir etkileşimdir, güdüktür, can suyu sağlamaz. Pandemi sonrasında da bu şekilde görüşmeye ya da çalışmaya, kısaca dijital sosyalleşmeye devam etmeyi kim ister?

Aslında şimdi hepimiz “dışarıdayız”, bu sefer virüs bizi dışladı, gerçek yaşamın dışına itti. Meğerse bireysel olarak yaşanmıyormuş.

***

Pandemi sona erince normale, eski duruma geri dönebileceğimizi düşünüyoruz belki. Ama bugünkü felaketi hazırlayan o eski normal değil miydi?

Sosyal politik kuvvetlerin yer alımı pandemi sonrasında nasıl bir yeni normale yol açacak bilemeyiz. Ama yeni normal ancak yeni bir sosyal olursa yaşanabilir olur.  Yeni sosyal yeni tür ilişkilerin öne çıkması demektir.

Bir şeyleri değiştirmek, yeni bir tarzda yapmak istiyorsak önce kendimize ve aklımıza, topluma, yeryüzüne ve kendimizin oradaki yerine yeni bir tarzda bakmamız gerekiyor. Ne beynimiz bilgi işlemcidir ne de bedenlerimiz performans makinesi. Biz ne avlanacak müşteriler, ne izlenecek düşmanlar, ne de gözlem ve denetim altında tutulacak uyruklarız. Aklımızın bedenimizden, bireyin topluluktan, insanın doğadan ayrı, onun dışında, ondan bağımsız bir şey olmadığını görürsek, beynin bedenin, bireyin topluluğun, insanın da doğanın merkezi, komutanı, hükümdarı olmadığını kabul edersek o zaman bütün ilişkileri ve aynı şekilde kurum ve fonksiyonları buna göre eşit haklılık temelinde düzenleyebiliriz. Bilim ve teknolojiyi kontrol ve hükmetme aracı olarak değil insanların, diğer canlıların ve doğanın yan yana, birlikte, sembiyoz ve uyum içinde var olmasının aracı olarak görmeye başlayabiliriz.

Yeni sosyal, eşit insanlar topluluğudur.

İnsanlar farklı farklıdır. Evrende birbirinin tıpatıp aynısı olan hiçbir iki ―ya da daha fazla ― şey yoktur. Çeşitlilik, farklılık, benzersizlik, biriciklik varoluşun doğal tarzıdır. Aynı zamanda evrende her şey diğer bütün her şeyle bir şekilde bağlantılıdır. Evren çeşitliliğin bağlantılı birlikteliği olarak da tarif edilebilir.

O yüzden zekâmızın, öğrenmemizin, duygusal tepkilerimizin, hatta hafızamızın birçok yanı organizmamızın dinamik olarak bağlı olduğu dış çevrenin unsurlarıyla birlikte işler. Tek başımıza ne aklımız ne duygularımız vardır ne de faaliyet gösterebiliriz. İnsan doğal ve sosyal çevresiyle birlikte, onlarla etkileşim içinde düşünebilir ve duygulanabilir.

Ne var ki farklılıklar kabul görmüyorsa, eşit haklılık söz konusu olmaz, iletişim “göz hizasından” yürütülemez. İletişim, koşulları dayatma gücüne sahip tarafın çıkar ve istekleri doğrultusunda yürür, hiyerarşiktir. Çıkar çelişki ve çatışmaları parazite yol açar, taraflar birbirine kulak veremez. Düşünce ve duygular çarpılır, işbirliği sakatlanır.

Aynı şekilde bizim kim olduğumuz dışımıza doğru olanlarla ilişkilerimizle ilgilidir, diğer kişilere, mekânlara, eşyalara olan yaklaşımımızla, dışımızdaki dünyaya gösterdiğimiz tepkilerle bağlıdır. O nedenle soru her zaman, “yerel düzeyden küresel düzeye kadar insanlar arasındaki, insanların dış dünyayla, insan olmayan hayvanlarla ve cansız maddeyle ilişkileri nasıl olmalı” sorusudur.

Eşitlik demek eşit ilişkiler içinde olmak demektir. Eşit ilişki demek ilişkinin sonucu olarak her iki tarafın da sağlığının (fiziksel, ruhsal, varoluşsal sağlığının) bozulmadığı, tersine iyileştiği ilişkiler demektir. Yani kimsenin dışarıda kalmadığı, herkesin içeride olduğu, kutuplaştırıcı karşıtlıkların, ikili bakış çerçevelerinin terk edildiği, sınırların geçirgenleştiği koşullar demektir.

Yeni normal yaşanabilir bir normal ancak böyle olur.

***

Bugün ekolojide, ekonomide, sosyal yaşamda, politikada olduğu kadar manevi yaşamda da yaşanan bütün krizlerin anası “birlikte yapma”nın sakatlanması, engellenmesi, böylece bütünsel hareketin bozulmasıdır.

O yüzden piyasacılığın gözde kavramı birey, devletçiliğin gözde kavramı cemaat ya da toplulukken, yeni toplumu belirleyecek kavram ancak “birlikte yapmak” kavramı olabilir. Günümüzde ayrı ayrı üretici kuvvetlerin ve üretim araçlarının belirleyici bir önemi kalmadı, her bakımdan belirleyici unsur olarak sosyal etkileşim ve onun niteliği öne çıkıyor. Eşit haklı iletişime dayalı işbirliği ise ne ölçülebilir, tartılabilir ya da fiyatlandırılabilir olan ne de mülkiyet nesnesi yapılabilir olan (dolayısıyla köleleştirilebilir olmak bir yana alışılmış şekillerde yönetilebilir bile olmayan) yepyeni bir niteliktir.

Uygarlığın ölçüsü, aralarındaki bütün farklılık ve çelişkilere rağmen çeşitliliğin işbirliği ve barış içinde bir arada, yan yana var olabilme derecesidir. Toplumsal ilerlemenin sırrı da sosyal etkileşim ve işbirliğinde yatar. Gericilik ise her zaman insan varoluşunun yok edilemez çoğulluğuna, çeşitliliğin özgürlüğüne karşı savaş yürütür.

Bireyin gerçekten birey ve topluluğun da bireylerinin toplamından daha fazla bir şey olabilmesi için birlikte yapmayı ― birlikte yaşamak, birlikte çalışmak, birlikte düşünmek, birlikte tartışmak, birlikte karar almak, birlikte yönetmeyi —savunmak ve desteklemek gerekiyor.

Dört eski ve bir de görece yeni soru

Türkiye’deki herhangi bir politik gücün etrafından dolaşamayacağı dört eski ve bir de görece yeni soru, daha doğrusu sorun öbeği var. Siyasi iktidarın bu konulardaki tercih ve uygulamaları oldukça net ve belirgin iken muhalefet partileri için aynı şeyi söylemek şu anda pek mümkün değil.

  • Birincisi, Türkiye’nin dünyadaki yerine, duruşuna, yönelimine ilişkin sorudur.
  • İkincisi, Türkiye’nin siyasi rejimine ve devlete ilişkin sorudur.
  • Üçüncüsü Türkiye’nin ekonomik ve sosyal politikalarına ilişkin sorudur.
  • Dördüncüsü yukarıdaki her üç sorunla da kesişen Kürt sorunudur.
  • Son ve görece yeni olan ama giderek tüm diğer sorunları da etkileyen ana etken haline gelmesi muhtemel soru da Türkiye’nin yeni Androposen çağ koşullarına yaklaşımına ilişkin sorudur.

Birbirleriyle yakından ilişkili olan bu sorular Türkiye’nin 100 yıldır kalıcı bir çözüm getiremediği ve hemen her şeyin çevresinde döndüğü temel sorun alanlarıdır. Bu sorulara getirilen yanıtlar ve bu temelde geliştirilen politikalar Birinci Meclis’ten Tek Parti rejimine, çok partili rejimden 12 Eylül dönemine ve en son bugünkü rejime kadar defalarca—hem de bazen köklü biçimlerde—değişmiş ama bunlar bir türlü toplumun genelinin ya da önemli bir çoğunluğunun üzerinde mutabık olduğu kalıcı tercihler haline gelememiştir. Bütün bu alanlarda giderek ağırlaşan sorunlar yaşamaktan kurtulabilmiş değiliz.

Eğer son yüz yılın herhangi bir aşamasında şu ya da bu iktidar bu sorulara kalıcı yanıtlar getirilebilmiş olsaydı, onu izleyen aşamayı/aşamaları hiç de yaşamazdık. Öyle değil mi? Topyekûn bir başarısızlık aslında söz konusu olan.

Bu ortak başarısızlığın çok belirgin bir nedeni, bütün dönemleri belirleyen ortak bir özellik var. Son yüz yıl içinde gerek iktidar partilerinin gerekse muhalefet güçlerinin izlediği politikaların hepsi aynı temel paradigmadan yola çıkıyordu:

Bir dünya tarihi olarak esas olarak Avrupa tarihini normal ve geçerli kabul eden, Rönesans ve Reform Avrupa’sını tek ve tekil bir modernliğe giden bir yönelim olarak gören ve onun dışındaki tüm tarih tecrübelerini güzergâhını, mecrasını bulamamış, tıkanmış yanlış yollar olarak değerlendiren bir paradigmaydı bu.

Yukarıda sayılan temel sorun öbeklerine Türkiye’de getirilmeye çalışılan yanıt denemelerinin (ters yöndeki bütün iddialarına karşın AKP iktidarının getirdiği yanıtlar da dahil) ayrımsız hepsi batı modernitesinin tarihinde şu ya da bu şekilde uygulanmış çözümlerin veya şu ya da bu batılı düşünürün/kurumun formüle ettiği görüşlerin etkisi altında geliştirilmişti.   

Kuşkusuz batı modernitesinin evrensel önem taşıyan birçok kazanımı var. Ama evrensel olanın alınıp kendi yerelliğimize aktarılabilecek bir reçete olduğunu sanmak temel bir yanılgıydı. Ve sadece Türkiye’nin değil, bütün batı-dışı dünyanın son 100 yıllık tecrübesi aynı yanlış paradigma tercihinin kurbanı oldu. (Deng Hsiao-Ping sonrası farklı bir çizgi izleyen Çin’in gelişimi dışında hiçbirinin durumu bugün bizden çok hallice değil.)

Ne var ki tarihin içinde bulunduğumuz aşamasında böyle bir paradigma doğrultusunda kendimize yeni tercihler belirlemeye devam etmek—hâlâ yanlış olacak olsa bile—artık mümkün olmaktan da çıkmış bulunuyor. Çünkü batı kökenli yolun/yolların tek yol olarak kabul edilmesini/ettirilmesini mümkün kılan koşullar (batının 500 yıllık üstünlüğü) bütün zamanlar için ortadan kalkmış bulunuyor. Üstelik yitirilen sadece askeri, ekonomik, jeopolitik üstünlük değil, batı yumuşak güç (düşünsel, kültürel, entelektüel) alanlarındaki üstünlüğünü de yitiriyor.

Her bakımdan çoklu (çok kutuplu, çok ekonomili, çok yaklaşımlı, çok kültürlü, çok tarihli) bir dünyadayız artık ve böyle de devam edecek gibi görünüyor. Bu aynı zamanda melezleşmelerin de arttığı bir dünya. Dünyanın bütünlüğü artık ancak çeşitliliğin birliği olarak düşünülebilir.

Bu durumda nasıl batılı ülkeler gelişmekte olan ülkelerin kendilerini izlemesini beklemekten vazgeçmek zorundaysa, Türkiye’deki politik güçler de toplumda yeni boy atmakta olan kesimlerin kendi eskimiş anlayış ve yaklaşımlarına uyum sağlamasını beklemekten vazgeçmelidir. (2013’teki Gezi direnişiyle hiçbir politik çevrenin rezonans sağlayamamış olması iyi bir gösterge olsa gerektir.) Türkiye’nin, siyasetin, rejimin yenilenebilmesi için önce siyasi güçlerin kendilerini yenilemesi gerekiyor.

***

Bunun için iki önemli çıkış noktası var:

Birincisi, artık geriye dönmek mümkün değil. Ne dünyada ne Türkiye’de. 2008-2016 öncesi koşullara, o dönemlerin politika ve yaklaşımlarına hiçbir şekilde geri dönülemez.  

İkincisi, kendi yolumuzu kendimiz bulmaya yazılıyız artık.

Hemen herkesin siyasi geçmişi ciddi yanlış ve açmazlarla yüklü olduğu için, eski tartışmaları bir kenara bırakıp yeni yolları hep birlikte aramaya başlamaktan başka çare olmadığını görmemiz gerekiyor.  

Arayışımızda bize yol gösterecek olan “2020’li yılların dünya ve Türkiye koşullarında birlikte en iyi nasıl yaşayabiliriz” sorusudur.

Bu arayışta şimdiye kadar yapılageldiği gibi, evrensel olan ile yerel koşullarımızı karşılaştırıp, yerelimizde eksik gördüğümüzü evrensel modellerden alıp tamamlamak gibi bir yöntemi izlememeliyiz. Evrensel olanın taklidi aslı gibi olmuyor.

Evrensel olanı kendi yerel koşullarımızda, kendi bağlantı ve ilişkilerimiz içinde bulmalıyız. Evrensele dayanmak  evrenselin bu topraklardaki, kendi kökenlerimizdeki izleri üzerinde yükselmek demektir. Öyle izler vardır.

Aynı şekilde batı dünyasıyla ya da şu veya bu güçle kamplaşarak karşıt yollara yönelmenin de çıkar yol olmadığı açıktır. Türkiye yeni arayışlarını ve özgün çözüm yollarını gene ancak küresel bağlamlar içinde bulabilir. Bir ülkenin sadece kendi başına “kalkınabileceği ve ileri teknoloji girişimciliği”ne sahip olabileceğine inanmak bugün popüler bir inanç olsa da tam bir yanılgıdır.

Öte yandan 21. yüzyılın koşulları, daha iyi bir dünya isteyenlerin çok çeşitli alanlarda istediklerini bugünden yapmaya başlamasını mümkün kılan ekonomik, sosyal ve teknolojik olanaklar da getiriyor. Dünya artık dışarıdan seyredip yorumlamakla yetineceğimiz bir dünya değil, doğrudan yaparak, daha iyi çözüm tasavvurlarımız doğrultusunda müdahale edebileceğimiz bir dünya haline geliyor.

Böylece kendi hibrid gelişme yolumuzu oluşturmalıyız. Nasıl baskı ve sömürüye dayalı toplumların 50 tonu oluyorsa, özgürlük ve adalete dayalı toplumların da 50 tonu olabilir.

***

Birinci sorun öbeğimize dönersek bu, Türkiye’nin dış politika alanında, uluslararası alanda nasıl bir politika izleyeceği sorusudur. Askeri güce, çatışmacılığa, dayatmalara mı dayalı, yoksa karşılıklı yarar sağlayan ilişkilere ve “yumuşak güce” dayalı barışçı bir politika mı?

Geldiğimiz, içinde yaşadığımız yer ve üzerinde yaşayan insanlar olarak yurdumuzun esenliği ve sürdürülebilirliği için ve “yurtların yurdu olarak yerküremizin“ esenliği ve sürdürülebilirliği için, Türkiye nasıl bir dünya düzeninin oluşmasından yana olacaktır?

İkinci sorun öbeğimiz nasıl bir demokrasi ve devlet sorusuyla ilgilidir. Rejim değişikliğinden anladığımız siyasi iktidarın değişmesi ve devletin muhalefet güçlerinin eline geçmesiyle sınırlı kalacak bir değişiklik mi? Yoksa en başta devletin dönüşmesi, devlet anlayışının yenilenmesi, devletin ve bürokrasinin mevcut her şeyi kurutan “devlet aklından” ve milliyetçi, İslamcı ve neoliberal politik ideolojilerden arındırılması (küçük devlet-büyük devlet ya da vasi devlet-sivil devlet tartışmasının ötesinde) ve toplumun çoğunluğuna hizmet edecek, dengeleyici ve yönlendirici aktif bir modern devlet gerekiyor.

Bunun için demokrasinin bu yeni çağa uygun yeniden kavramlaştırılmasına ihtiyacımız var. Regüle edici, yeniden dağıtımcı, şirketleri ve girişimciliği destekleyici, yurttaşlara sıçrama tahtası olarak işlev görecek eğitim ve sağlık sistemleri sunacak devlet gerekiyor. Bu ise ancak toplumun geniş katılım ve kontrolü ile mümkün olabilir. Devlet toplumu değil, toplum devleti kontrol etmelidir. Bu ancak ademi merkezi düzenlemelerle, yerel düzeyde demokratik katılımın güçlenmesiyle etkin olabilir.

Böyle bir demokraside çoğunluk ancak azınlığın “kesin yanlış”—sadece arzu edilir değil demeyip temelden yanlış—demeyeceği şeyleri yapabilmelidir. (Kesin yanlış denmesi ciddi bir problem olduğu anlamına gelecektir.) Böylesi mutabakatlara varılmasının tek yolu: özgür koşullarda açık ve samimi tartışmadır. Türkiye’de farklılıkların birbirleriyle konuşabilir bir şekilde yaşayabilmesini sağlamak burada belirleyici olacaktır.

Üçüncü sorun öbeğimiz ekonomik ve sosyal politikalara ilişkindir. Burada da bütünsel yaklaşımlara ihtiyacımız var.

Nasıl artık insan zekâsı dendiğinde sadece IQ ile ölçülen zekâ anlaşılmıyor ve kişinin zekâsını geliştirmek için mekânsal, sözel, mantıksal, kinestetik, müziksel, manevi, sosyal, doğasal, varoluşsal zekâsını, çoklu zekâyı geliştirmek gerektiği vurgulanıyorsa, toplumun da parasal, teknolojik, sosyal, insan, kültürel, doğal ve manevi varlığının hepsinin birlikte gelişmesi ve güçlenmesi gerekiyor. Ancak eşitsizliklerin artmakta olması bütün bunların altını oyuyor. Bunun için çözüm yaklaşımlarını bir ya da birkaç kritere göre daraltmak yerine çoklu kriterlere başvurmak gerekiyor.

Bunu yapabilmek için de çoklu katkılara, tek bir kesime değil, kesimler arası (isterseniz buna sınıfar arası da diyebilirsiniz) aktörlere dayanmak gerekiyor. Tıpkı sadece iktisada, sosyolojiye, politik bilime, psikolojiye, antropolojiye, biyolojiye, iklim bilime değil, disiplinler arası yaklaşımlara ihtiyaç olduğu gibi. Birlikte aramak, birlikte yapmak, işbirliği, diyalog, mutabakata bu kadar vurgu yapmamız da bütün bu nedenlerden kaynaklanıyor.

Dördüncü sorunumuz Kürt sorunudur. En ağır sorunumuzdur, en acı verici sorunumuzdur ve çözümün gerekli ve yeterli şartları konusunda söylenecek şey çok az ve çok somuttur. Birincisi, bu mutlaka barışçı ve demokratik bir çözüm olmalıdır ve ikincisi, ancak tarafların birlikte geliştirebileceği ve iki tarafın da (tam bir gönül rahatlığıyla olmasa bile) benimseyebileceği, taşıyabileceği bir çözüm olmalıdır. 

Bugün sadece Kürt sorununda değil, diğer bütün temel sorunlarımızda da baş sorumlu, asıl suçlu vb. gibi belirlemeler yapmanın, tarafların geçmişte yaptıklarını sayıp dökmenin, yargılama ve mahkûm etmelere gitmenin, hesap sormaya çalışmanın bizi götüreceği iyi bir yer yoktur. Eski yanlışların, kabahatların, suçların, hatta kırımların bir daha tekrar etmemesini sağlamak  için intikamcı yaklaşımlara değil, birlikte ileriye bakabilmeyi öğrenmeye ihtiyacımız var.

Kim ne derse desin, yeni bir Türkiye’nin ilk günü, ancak geçmişin bütün dosyalarının kapanmasıyla başlayabilir! Yeni bir başlangıç için genel bir sevinç ve coşkuyu çok ihtiyacımız var. Kimbilir, belki de kötülükleri nezaketle öldürmenin mümkün olduğunu bütün dünyaya gösterebiliriz.

***

Son sorun öbeğimiz, yukarıdaki yaklaşımın niçin yaşamsal bir ihtiyaç olduğunu daha iyi anlamamıza yardımcı olabilir.

İçinde yaşadığımız çağı İNSAN ÇAĞI–ANDROPOSEN–olarak adlandırmak giderek geniş kabul görüyor. Bu, insan etkinliğinin, hem canlı-cansız tüm doğanın ve jeolojinin evrimini hem de insan türünün evrimini doğrudan etkilediği yepyeni bir çağ.

Bu etkileme ikili bir şekilde gelişiyor. Bir taraftan canlı yaşamın ekosistemlerinin dengeleri bozuluyor, iklim değişikliği konusunda endişe verici işaretler hızla artıyor ve türlerin yığınsal yok oluşu gibi olgular gündeme geliyor. Diğer taraftan insan beynini ve duyularını yapay eklemelerle güçlendirme imkânları doğuyor. Büyük tehdit ve fırsatlar birlikte gelişiyor.

Bu koşullarda doğal ile doğal olmayan arasındaki sınırlar bulanıklaşıyor, doğayla ilişkimiz geri döndürülemez bir şekilde değişiyor. İnsan olmak şimdi ne demek? Doğal olan şimdi ne? Doğa hâlâ doğal mı? Bu gibi sorular gündemimize geliyor.

Bu durumda soru, “Bu çağı insana ve doğaya zarar vermeyecek şekilde nasıl etkilemeliyiz” sorusu oluyor. Bu bize hem Türkiye düzeyinde hem gezegen çapında yeni sorumluluklar getiriyor.

Androposen çağın insan türünün varoluş koşullarını ortadan kaldırabilecek olmasının sorumlusunun kim ya da kimler olduğunu saptamak bizi fazla bir yere götürmüyor, insanlığın ve doğanın bu darboğazdan çıkışının ancak tüm güçlerin, tüm kesimlerin, tüm ülke ve kuruluşların ortak çabasıyla mümkün olabileceğini görmek belirleyici oluyor.

***

Muhalefet güçleri saflarında giderek artan bir araya gelme, demokrasi mücadelesinde birlikte tutum alma çabalarının gelişip güçlenmesi için tarafların bu 4 + 1 temel sorunun çözüm yolları üzerinde anlaşmaya çalışmasını beklemek elbette doğru olmayacaktır. Önemli olan başlamaktır. Ancak başta da dendiği gibi bu sorun öbeklerinin çevresinden dolanmak mümkün değildir, çözüme kavuşturulmazlarsa er geç ensemize yapışırlar.

Unutmamalıyız ki: ne tehditler kendiliğinden yok oluyor ne de fırsatlar kendiliğinden değerlenebiliyor. Tarihin hep gösterdiği gibi her şey, insanın mücadele ve çabasıyla, doğru politik tercihlerle yararlı sonuçlar verebiliyor. Toplumsal ilerleme doğal değil, insan icadı bir gelişmedir ve ancak yapılarak, uğrunda mücadele edilerek, tekrar tekrar inşa edilerek elde edilebilir.

Yeni bir anlatı

Pandemi bir yana, bugün insanlık tarihinin çok farklı bir döneminde yaşıyoruz. Kapitalizmin egemen çevreleri giderek demokrasiden, insan haklarından, özgürlüklerden geri çekiliyorlar. Ulus devletler kısmen kendi içlerine kapanıyor, küresel işbirliklerinden uzaklaşıyorlar. Uluslararası alanda büyük güç savaşları kızışıyor. Küresel zenginlikleri kontrol etme mücadeleleri keskinleştikçe, eşitsizlikler de artıyor. Dolayısıyla hemen her yerde eşitsizliğe karşı mücadeleler çok çeşitli şekillerde boy atıyor. Örneğin, “Siyah Hayatlar Önemlidir” direnişi ile Beyaz Rusya’daki başını daha çok kadınların çektiği özgürlük direnişi birbirinden hiç de ayrı değil. Bugünün bağlantılı dünyasında her tekil (hatta bireysel) direniş bir kelebek etkisi yaratıyor.   

Bu bir bozgun dönemi aslında. Sosyalizmin yaşadığı bozgundan sonra liberal kapitalist düzen de bozgun halinde. Ekonomiler zaten sürekli bozgun durumunda. “Hakikat sonrası” ya da “alternatif gerçekler” gibi kavramların geçer akçe haline gelmesinden, enformasyon ekosistemlerinin bilgilendirmeden çok kandırmaya hizmet etmesinden daha açık bir bozgun alameti olabilir mi? Küresel iklim çöküşü bu bozgunu daha da derinleştiriyor. Neoliberalizm, tıpkı çağırdığı sihirli kuvvetleri durdurmayı bilemeyen büyücü çırağı gibi bu bozgun kuvvetleri karşısında çaresiz.  

Kimileri hâlâ kuyruğu dik tutmaya çalışıyor. Trump, Xi Ping, Putin, Bolsanora gibilerin kibirlerinden yanlarına yaklaşılmıyor. Birkaç ay önce Belarus başkanı Lukaçenko da öyleydi.

Yaşanan bozgun dönemi, insanlığın çevresine adapte olma yeteneğini yitirmekte olmasının, bununla da kalmayıp hegemonyacı çabalarla bu süreci daha da hızlandırmasının bir sonucu. Kapitalizmin mutlaklaştırılmasıyla bütün insanlığa sirayet eden bencillik, bireycilik, ben merkezciliğin tek önemli sonucu insanlığın kendi ayağına kurşun sıkması olmuştur.

İktidar yozlaştırır, mutlak iktidar mutlak olarak yozlaştırır diye bir söz vardır. Yaşadığımız bozgun koşullarında diyebiliriz ki artık çatışma, öteki tarafı yenme, tutsak alma, yok etme, sahneden silme gibi alışıla gelmiş hedeflerle yürütülen her türlü politika—ister iktidarda ister muhalefette olsun—yozlaştırıyor, bu tür mutlak (otoriter, öteki düşmanı) politika mutlak olarak yozlaştırıyor.

Alışıla gelmiş politikalarla, eski anlayışlarla bu bozguna karşı durmak mümkün değil. Hiçbir şey geriye dönmez. Evet, dünyada büyük güç savaşları kızışıyor, ama bugün ulus efsanesine, diğer uluslara karşı saldırgan, çatışmacı bir ulusal kimliğe sarılma çabaları sadece umutsuz nostaljileri besliyor. Evet, dünyada gerçekten bir avuç dev finans ve teknoloji tekeli insanlığın ürettiği zenginliğin neredeyse yüzde 90’ına el koyuyor, sınıfsal eşitsizlikler artıyor. Ama aynı şekilde, sınıf efsanesine sarılma, sınıflar arası savaşlarda çıkış aramak da sadece nostaljik intikam duygularının esiri olmayı getirir.    

***

“Bize yeni bir anlatı lazım” sözünü son yıllarda sık sık duyuyoruz. Ama şöyle bir soru da var: Bize yeni bir anlatı mı, yoksa yeni bir tür anlatı mı lazım?

Alışıla gelmiş anlatılar, insanlığa nihai bir hedef gösterirdi. Önerilen yol izlenirse gelecekte ulaşılabilecek nihai bir insanlık durumu olurdu bu. Siyasi partilerin de genellikle bu tür hedefleri betimleyen nihai (ya da azami) programları olurdu.

Oysa şimdi değişim ve gelişmenin giderek hızlandığı ve insanlığın tüm faaliyet ve varoluş tarzları arasındaki bağlantıların aralıksız karmaşıklaştığı koşullarda, “Geleceğin bir programı yapılabilir mi, arzu edilen geleceğin yol haritası çıkarılabilir mi?” şeklindeki ciddi soru çıkıyor karşımıza. Bugün şunları daha açık görüyoruz. Bizi geleceğe götüren yolu şimdiki zamandaki eylemlerimiz döşüyor. Ama her yeni eylem gezegen çapında bir karmaşık sistem olarak işleyen insanlık durumunu şöyle ya da böyle değiştiriyor ve yeni, farklı, değişik bir insanlık durumu yaratıyor. Yeni durum kaçınılmaz olarak eski öngörüleri değiştiriyor. Her yeni durum anlık olarak beliriyor, geçici oluyor.

Yani tarih planlanabilir bir süreç olarak gelişmiyor, toplum belli bir projeye göre, bina inşa eder gibi kurulmuyor—tarih yapılmıyor, çoklu aktörlerin karşılıklı eylemleri sonucu oluyor, toplumlar karşılıklı etkileşimler içinde oluşuyor ve değişiyor.

Biz ancak bugün atacağımız adımı belirleyebiliriz ve o adımı atarken onun bile ne gibi sonuçlar getireceğini tam olarak bilmeyiz. O nedenle gelecekteki nihai hedeflere dair geliştireceğimiz her anlatı bir masal olmaktan ileriye geçemez.

Ama biz insanlar anlatısız yapamayız. Çünkü anlatılar hayatımıza bir anlam vermemize yardımcı olur. O nedenle, elbette yeni bir anlatıya ihtiyacımız var, ama bu ancak yeni tür bir anlatı olabilir.

Yeni bir anlatı nasıl olabilir?

***

İki büyük hakikat var. İkisini de genellikle görmezden geliyoruz. Aslında ikisinin de doğru olduğunu gayet iyi biliyoruz ama işimize gelmediği için bir türlü kabul etmiyoruz. Oysa insanlığın ve yeryüzündeki tüm yaşamın geleceği bu iki hakikati bütün boyutlarıyla kabul edip etmeyeceğimize bağlı.

Şimdi Covid-19 salgını bize bir kere daha bu iki büyük hakikatle yüzleşme imkânı veriyor. Birinci hakikat: Biz insanlar (ve bütün yaşam) gelip geçici varlıklarız. Hiçbirimiz kalıcı değiliz. Hepimiz ölümlüyüz. Ölümü yenemeyiz. Hiçbir teknoloji bize ölümlülükten kurtulma imkânı veremez. İçinde yaşadığımız “büyük teknolojik dönüşümler çağında” bir virüsün birkaç ayda yüzbinlerce insanı öldürebileceğini hangimiz düşünebilirdi?

İkinci büyük hakikat: Hiçbirimiz, hiçbir canlı diğerlerinden ayrı olarak var olamaz, herkesin hayatı birbirine bağlı, hepimiz arasında karşılıklı bağımlılıklar var ve birbirimize muhtacız, hikâyelerimiz birlikte örülmüştür. Ama birbirimiz üzerinde kontrolümüz yok. Ne diğer insanlar üzerinde, ne diğer canlılar üzerinde, ne de doğa kuvvetleri üzerinde gerçek bir kontrol kurmamız mümkün. Bütün evren sürekli kombinasyon değiştiren ve sürekli hareket halinde olan belli sayıda molekülün mucizesi, bizim irademizin bütün bu muazzam hareket üzerinde çok küçük, çok cüzi bir etkisi var.

İki hakikat bir araya gelince şunu görüyoruz: Biz insanlar varlığın muazzam topluluğu içinde görece önemsiz üyelerden başka bir şey değiliz. Ve bu büyük topluluk içinde hiçbir istisna yok. Hiçbir ayrıcalığın temeli yok. Kimse (hiçbir canlı) diğerlerinden daha önemli değil. Ve hiçbirimiz özerk değiliz.   

Ama binlerce yıldır insanlar kabilelere, sınıflara, uluslara ayrılıp birbirlerini kontrol etmeye, diğerlerini kendi çıkarlarına kullanmaya çalışıyor.  Anlaşmazlıklar, savaşlar hep bundan, kim kimi sorusundan çıktı, çıkıyor. Bazıları efendi olmak, hep efendi kalmak, diğerlerini köleleştirmek, köle olarak tutmak istiyor. Bu binlerce yıllık deneyim çoğu zaman erkekleri de kadınları köleleri olarak görmeye koşullandırıyor ve bunun tersi de doğru.           

Cengiz Han gibi İskender de bütün bilinen dünyayı fethetmenin peşindeydi. Bir zamanlar “üzerinde güneş batmayan imparatorluklar” vardı. Nazilerin hayali bütün Avrupa’yı ele geçirmek, “bin yıllık imparatorluk” kurmaktı. Hem liberal kapitalist sistemin hem sosyalizmin iddiası bütün dünyayı kapsayacak bir sistem haline gelmekti. Ne oldu?

Kelle kesici IŞİD militanları Suriye’de, Irak’ta eski uygarlıkların miraslarını yıkarak yok etmeye çalışırken asıl dinamitledikleri dünya çapında İslamcı siyasetin temelleri olmadı mı? Ayasofya’yı yeniden cami yapmanın sonuçları farklı mı olacak?

Bugün bir virüsün bile hareketlerini kontrol edemiyoruz. Umutlarımızı aşıdan çok virüsün kendi başına mutasyon geçirip konaklarını öldürmemeye başlamasına bağlıyoruz. Aşı bulunacak olursa en büyük korkumuz aşıyı bulacakların bunu da diğer insanlara karşı bir hegemonya aracı olarak kullanması olacak. Felaketler gibi nimetlerin de insanlar arasında eşitsiz dağıldığını artık biliyoruz. 

Oysa insanlığın kaderi hiç de diğer insanları (ve canlıları) kontrol etmek, onlara egemen olmak değildir, bizim kaderimiz çevremize (ki onun yüzde 99’u diğer insanlar ve canlılardan oluşuyor) en iyi şekilde adapte olmaktır. Biz canlılar böyle var olduk, çevremize adapte olabildiğimiz için ve olabildiğimiz sürece geliştik. Çevreye adapte olamayan canlı türleri ise yok oldu. (Küçük bir not: Charles Darwin, “En iyi adapte olan var kalır” demişti, evrim teorisini felsefeye uyarlama iddiasındaki Herbert Spencer ise bunu “En güçlüler var kalır” şeklinde yorumlamış ve bu yorum Batılı siyaset ve iktisat teorilerini etkilemişti.)

İnsan yeryüzüyle birdir, onun bir parçasıdır. İnsan diğer insanlarla birdir. İnsanlığın bir parçasıdır. Var olmak çevreyle uyum sağlamak, uyarlanmaktır.

Onun için dünyayı değil, dünyayla olan ilişkilerimizi değiştirmeliyiz. 

***

Yeni tür bir anlatı diğer insanlarla, diğer canlılarla ve doğanın kuvvetleriyle, kısaca yeryüzüyle ya da kozmosla yeni tür ilişkilerin anlatısıdır—yeni bir hedefin değil, yeni bir tarzın, yeni bir varoluş biçiminin anlatısı.

Yeni tür ilişkilerin çıkış noktası ötekilerle uyum sağlamak, kendimizi çevremize uyarlamak, giderek uzaklaştığımız hayatla, yeryüzüyle, kozmosla buluşmak, onun hareketiyle rezonans yakalamak, titreşimlerimizi tutturmak olacaktır. Aslında insan ruhu dünyayla, bütün yaşamla, kozmosla ilişki içinde olduğunun daha en baştan farkındadır. Ahlak da sadece sosyal ilişkilere değil, insan ile doğanın düzeni arasındaki ilişki hakkındaki bilişin ürünüdür. Vicdan da bununla bağlıdır. Metafiziğin kaynağı da buradadır.

Diğer insanlarla ve canlılarla, tüm kozmosla derin fiziksel ve metafizik karşılıklı bağlantımızın farkına varmamız bizi “büyük buluşmaya” götürecektir. Varoluşumuzun bağlı olduğu hava, su, toprağın oluşum ve gelişimi de solucanlardan, mantar ve bakterilere kadar başka yaratıklara bağlı ve bağımlı. Hiçbiri özerk değil. Biz de değiliz.

Onun için sadece hayatın geniş topluluğunun ayrılmaz bir parçası olduğumuzu anladığımızda, anlam anlayışımız değişmeye başlar, canlı dünyaya saygı, alçakgönüllülük ve hürmet içinde yaklaşırız. Ve arkası gelir.

***

Bizi yeni tür ilişkilere girmekten alıkoyan başlıca unsur her birimizin ilişkilerimizi ve ahlaki taleplerimizi ortak bir dünya perspektifinden değil, “kendi (kişisel, sosyal, sınıfsal, dini, ulusal ya da kültürel vb.) dünyamızın” perspektifinden düzenlemeye çalışmasıdır. Böylece hepimiz kendimizi belli “kapalı devreler” içinde kalmaya mahkûm ediyoruz. Oysa kapalı devrenin esiri olmaktan kurtulamazsanız dünyayı özgürleştiremezsiniz.

Kapalı devreler eşitsizlik devreleridir. Eşit olmayanlar birlikte yaşayamaz, işbirliği yapamaz, rekabet de edemez, anlaşmaya da varamaz. Eşit olmayanları birbirleriyle kıyaslamak da mümkün değildir. Eşitsizliğin egemen olduğu bir dünyada barış ve huzur olamaz.

O nedenle yeni tür bir anlatı eşitlik temelinde çözümlere, birbirimizle ve çevremizle ilişkilerde eşitliğe, göz seviyesinden yürütülen ilişkilere ilişkin bir anlatı olmalıdır.  

Kimi zaman modernizmin ve Batı hâkimiyetinin başlangıç noktası olarak 1492’de Amerikalar’ın keşfi gösterilir. Doğrudur, izleyen bütün o büyük keşif ve icatlara götüren yolun ilk taşı o adımla konmuştur. Aynı yol sömürgeciliğe de ve köle ticaretine de götürmüştür kuşkusuz. Ama İspanya’da son Endülüs devletini yıkarak bir tür soykırımla Müslümanların, Yahudilerin ve Katoliklerin yüzlerce yıldır sürdürdüğü barış içinde bir arada yaşamaya (convivenza) son veren yeniden fetih de (reconquista) aynı 1492 yılında yaşanmıştır. Modernizmin hep böyle iki yüzü olmuştur.

Bir anlamda bozgun—bizi biz yapan şeylerden adım adım uzaklaşıp uçuruma yaklaşmamız, başlayalı çok oldu aslında. Şimdi bu süreci tersine çevirmeye başlamalıyız. Doğaya ve topluluğa yeniden yaklaşmaya, eşitliğe dayalı uyumlar aramaya, birbirimize ve doğaya hürmet ve ihtimam göstermeye başlamalıyız. Eşitliği her alanda nasıl sağlayabileceğimizi birlikte aramaya başlamalıyız.  

Bu mümkündür. Yaşanan büyük felaketlerde hemen birbirlerinin yardımına koşan çok sayıda insan görürüz, insanlar sevgi, cömertlik ve merhametle bağlıdır. O nedenle işbirliği yapabilirler. Kişinin kendisi için kaygı duyması (kendini geliştirme çabası) ile bütün için kaygı duyması (bütün karşısındaki ödevlerimiz) çelişkili değil birbirlerini tamamlayıcıdır.

İnsana yakışan yaşam tarzı birlikte yaşamaktır. Birlikte çaba göstermektir. Mücadele etmek değildir.  

***

Ne var ki bir şekilde gücü eline geçiren ve diğer insanları, canlıları ve doğayı kendi amaçları için köleleştirmek isteyenler baştan beri insanlara mücadeleden başka bir yol bırakmamışlardır. Ulusal, sınıfsal ve dini karşıtlıkları icat edip geliştirenler ezilen ve sömürülenler değil bunlardan yarar sağlayanlar olmuştur. Bugün de yaşadıkları bozguna verdikleri yanıt farklı değildir. “Defol” sloganlarıyla alanları dolduran on binlere, Belarus Çarı’nın verdiği yanıt elinde Kalaşnikov’la poz vermek, tutuklamalara gitmek oluyor.

O nedenle insanlar geleneksel direniş yöntemlerine başvurmaya devam ediyor ve edecekler. Ama Occupy Wall Street’ten Arap Baharı’na ve Gezi’den Sarı Yeleklerin ve Hong Kong özgürlük aktivistlerinin uzun süreli grevlerine kadar 21’inci yüzyılda tanık olduğumuz bütün direnişlerin beklenen sonuçları alamamış olmasının gösterdiği gibi, geleneksel direniş yöntemleri tek strateji olarak kaldığı sürece değişimi sağlamaya yeterli olmuyor.

Aynı şekilde mevcut siyasi partilerinin “yukarıdan” ve “merkezden” uğraşları “aşağıdan” ve “yerelden” aralıksız ve yaygın çabalarla tamamlanmaya ya da “dürtülmeye” ihtiyaç duyuyor.    

Ne güzel ki yeni kuşaklar eskinin boğucu etkisinden daha az etkileniyorlar. Greta’nın başlattığı ve kısa sürede tüm gezegene yayılan yapıcı hareketin gösterdiği gibi onlar ortak kaderimize, yeryüzüyle birliğimize değer vermeyi çok daha iyi biliyorlar. Ve onlar sonunda herkese bu anlatının basit bir masal değil, canlı cansız bütün yeryüzü kuvvetlerinin, o bütünsel aktörün gerçek anlatısı olduğunu kavratabilecektir.

Şimdi birlikteliğin, karşılıklı bağımlılığın ve bağlantılı/ilişkili olmanın gücüne öncelik tanımak gerekiyor.

İlişkileri değiştirmeye başlamak, insanlık durumunu değiştirmeye başlamak demek olacaktır.

Evet, bu yeni tür bir anlatı, ama şurası açık ki yeni bir anlatı ancak ona katkıda bulunmaya, geliştirmeye ve onu anlatmaya başlayanlar çıkarsa anlamlı olabilir. Anlam ancak birlikte yaratılabilir.

Eşiğe gitmeliyiz

“Eşiğe gel” dedi. 
“Gelemeyiz, korkuyoruz” diye cevap verdiler.
“Eşiğe gel” dedi
“Gelemeyiz, düşeriz!” diye cevap verdiler.
“Eşiğe gel” dedi.
Ve böylece geldiler.
Ve onları itti.
Ve uçtular.
 
 Guillaume Apollinaire

Türkiye politik olarak iki kampa bölünmüş durumda.

İki karşıt kampa bölünmüş olanlar hemen hemen hiç karşılaşmıyorlar. Zorunlu karşılaşmalarda da birlikte konuşmaya, sohbet etmeye pek yanaşmıyorlar. Özetle, iki taraf arasında pek bir iletişim yok.

Buna karşılık tarafların değişik gruplarının kendi aralarındaki politik içerikli iletişimleri sosyal medya sayesinde oldukça yoğun. Ne var ki bu iletişimin konusunu daha çok karşı taraf hakkındaki görüş ve kanaatler oluşturuyor. Karşı tarafın politik adımlarının değerlendirilmesi ve bunun yarattığı duygu ve düşünceler paylaşılıyor.

Yeni gelişmelerle ilgili enformasyonu taraflar kendi mevcut kapalı devreleri içinde işliyor. Dolayısıyla buradaki mevcut önyargılarla yeniyi algılayamıyorlar. Sonuçta, yeni enformasyon alınmayınca da gerçekliği anlamak mümkün olmuyor. Tarafların kulak verdikleri medya da (ve benzer kurumlar) mevcut mercek, önyargı ve bakış açılarıyla yaklaştığı için genellikle yeniyi tam anlamıyor, onu eski kabullerin içine oturtuyor. Böylece kapalı enformasyon devreleri daha da pekişiyor. Sosyal medya ve genel olarak iletişim yankı odalarından ibaret hale geliyor.

Politik kamplaşma karşı tarafın her yaptığının olumsuz değerlendirilmesine yol açıyor. Taraflar kendi kapalı enformasyon devrelerinin asıl sorumlusu olarak kendi bilişsel önkabul ve uygulamalarını sorgulamak yerine daha çok “öteki”nin yanlışlarına takılıp kalma tutkusuyla tatmin oluyor. Kızgınlık ve öfke duyguları boy atıyor. Sosyal medya da dikkatleri özellikle en yoğun duygusal tepkiler üreten içeriğe odaklandırdığı için, insanlar sosyal medyada daha çok zaman geçirdikçe bu öfke günlük yaşantının parçası haline geliyor, öfke sirayet ediyor. 

Aslında ahlaki öfke sosyal evrimde grup içinde işbirliğini destekleme aracı olarak gelişmiştir. Grup içinde onaylanmayan, tahkir edilen davranışı bastırma yöntemi olarak işlediği için, prososyal bir yetenek olduğu için, öfke toplumsal evrimde yer etmiş bir duygudur. Öfkeye hedef olan kişi/kişiler davranışlarını grubun geneline uyarlamak zorunda kalır.

Ne var ki Türkiye’de iki politik kampa ayrılmış olanların sosyal medyada paylaştıkları öfke ve kızgınlık duyguları kapalı devre yankı odaları şeklinde işleyen kendi grupları içinde kaldığı için, öfkelerinin hedefi olanlar orada olmadığı için, duygu paylaşımları böyle düzenleyici bir sosyal rol oynamak bir yana sadece grup içindeki öfkeyi daha da artırmaya yarıyor. Herkes kendi kendine, kendi grubu içinde konuştukça, taraflar birbirlerinin dalga boylarını yakalayamaz oluyor, rezonans kayboluyor. Dolayısıyla taraflar birbirlerini dinlemiyor, birbirlerinin görüşleri hakkında herhangi gerçekçi bir kanaate sahip olamıyor. Diğer tarafı oluşturanlar hakkındaki algılarımız büyük ölçüde yanlış, oradaki çeşitliliği tam yansıtmıyor. Kapalı devre şeklindeki politik bilgilenmemiz devam ettikçe bu sapma daha da artıyor.

***

Taraflar arasında karşılıklı iletişim neredeyse hiç olmadığı için, bir tarafın diğer taraf hakkında sahip olduğu kanaatler onunla dolaysız, yüz yüze ilişkilerde edinilmiş algılardan çok kendi tarafında olanlar tarafından aktarılmış şeylerden oluştuğu, kimi zaman da “algı yöneticilerinin” eseri olduğu için, aslında mevcut kamplaşma büyük ölçüde yapay bir kamplaşmadır.

Yapaydır çünkü anlam yoksunudur. Anlamsızdır. Anlam tek taraflı üretilemez, karşılıklı konuşmalardan, yüz yüze ilişkilerden çıkar. O kadar ki düşmanın yüzüne bakarsan ona kötülük yapmak istemeyebilirsin.

İnsanlar yüz yüze ilişki eğilimlidir, diğer canlılardan farklı olarak yüz üzerinden bağlanan yaratıklardır. Bebek annesiyle yüz yüze iletişim kurarak hayatı tanımaya başlar, annesinin yüz ifadelerine bakarak eylem koordinasyonu oluşturur.

Yüz yüze iletişimin anlam üretmede belirleyiciliği politik tartışma açısından özellikle geçerlidir. Sosyal medya politik tartışma yeri değildir. Tam tersine sosyal medyayla yetinmek sadece kişisel ve grupsal yalnızlığa (grup düşüncesine esir düşmeye) götürür. Sonuç bir tür robotlaşmadır. Karşı tarafın önem verdiği bir sembolü bile gördüğünüzde kırmızı görmüş boğaya dönersiniz.

Ülkenin iki büyük politik kampa bölünmüş olması demek aslında insanlar iki ayrı büyük hapishanede yaşıyor demektir. Ne öteki tarafa geçebilirsiniz, ne de oradan ziyaretçi kabul edebilirsiniz.

Politik kamplaşmadan yarar umanların, kamplaşmayı kışkırtanların istediği de budur. Kışkırtmalar sonucunda her iki taraf da diğer tarafı kendi varlığına ve dünya görüşüne yönelik bir tehdit olarak algıladıkça gerilim de olağanüstü artıyor.

Her iki taraf da kendi görüşlerinin daha geçerli olduğunu düşünüyor ama görüşlerini birlikte karşılaştırma imkânları yok. Bu durumda sadece “Bizim hapishane daha iyi” demiş oluyorlar. Birlikte konuşma olmadığında birlikte yaşamanın önü de açılamıyor. İki taraf arasındaki politik denge uzunca bir süredir pek değişmiyor, ilk seçimlerde yüzde 50+1 çoğunluğa sahip taraf diğeriyle yer değiştirecek olsa bile kamplaşma durumunun şimdikine benzer devam edeceğini öngörmek için kâhin olmak gerekmiyor. İlelebed böyle mi yaşayacağız? 

Kuşkusuz her iki karşıt kamp da kendi içlerinde farklı politik unsurlardan oluşuyor. Ama ne yazık ki aynı kampın içindeki farklı yaklaşımlar arasında da bir diyalog, birlikte arayış söz konusu değil, büyük hapishane içindeki daha küçük koğuşların dışına çıkan da pek yok. Çoğu kendisi ile diğerleri arasındaki farkların ortak olan yanlardan çok daha önemli olduğuna inanıyor. Böyle durumlarda bir artı bir iki etmiyor.

***

Özgür olmak istiyorsak bizim gibi düşünmeyenlerle konuşmalıyız, bir şeylerin değişmesini istiyorsak politik kamplaşmanın ve farklılıkların çevremize ördüğü duvarları aşıp dışarı çıkmalıyız.  

Hemen her bakımdan belirsizliklerin arttığı, tüm politik paradigmaların sakata çıktığı bir dönemde kendi doğrularımızı ancak son 10-15 yıldaki kendi deneyimimizden çıkarabiliriz ve ancak ortak bir arayış sürecinde ortak iyiyi bulabiliriz.

Birlikte konuşma, birlikte arama, birlikte davranma çoğumuzun sandığı gibi sadece seçimlerde aritmetik çoğunluğu sağlamak için zorunlu değil, herhangi bir olumlu değişim için, birbirimize mutlak olarak ihtiyacımız olduğu için zorunlu. Her birimizin sonuca katacağı farklı bir şey olduğu için zorunlu. (Kaldı ki iletişim için kullanılan komünikasyon sözcüğünün Latince’deki kökeni  communicare de paylaşmak anlamına geliyor. İletişimin asıl amacı da paylaşılan anlayış oluşturmak.)

Bizim (her birimizin) düşüncemiz sınırlı bir veri kümesine dayanıyor. Bakışımız o nedenle hep sınırlı kalacak. Bizim bakışımız hakiki, tam ve kesin bir dünya resmi değil, sadece dünyaya ilişkin bir perspektiften ibarettir. Onu düzeltmek için farklı perspektiflere ihtiyacımız var. Farklı perspektiflerin uyumsuzluğu içinde yol almamız gerekiyor.

Soru çok açıktır: Günümüz dünyasında hangi politik güç (seçimlerde mutlak bir çoğunluk elde etse bile!) özgürlük, demokrasi, sosyal adalet, barış, huzur gibi insanların tartışmasız ihtiyaç duyduğu şeylerin herhangi birini, samimiyetle istese bile, tek başına yaşama geçirebilir? Herkesin geleceğe katabileceği bir şey yok mu? Eğer maddi hayatı hep birlikte üretiyorsak siyasi hayatımızı niçin birlikte üretmeyelim?    

Birlikte konuşmak, diyaloğa girmek kendi görüşlerimizi diğerine tebliğ etmek demek değildir. İnsanlar başkalarıyla konuşurken kendi görüşlerini değiştirmek gibi bir niyetleri yoktur. Başkalarını kendi doğrultumuzda değiştirmeye çalışmaktan vazgeçmediğimiz sürece kimseyle yararlı bir karşılıklı konuşma yürütemeyiz. Konuşma bir araç değil, iki taraf arasında bir mecradır (medium), tarafların içinde yaşadıkları durumun farkına varmaya başlayabildiği ve iki taraf arasında başlangıçtaki görüşlerinden farklı yeni görüşlerin ortaya çıkmasına imkân sağlayan bir mecradır. Sonuç getirici konuşmalar/sohbetler tarafların şu ya da bu ölçüde değişerek çıktığı konuşmalar/sohbetlerdir. Etkili konuşmalar karşı taraf hakkında hüküm vermek için değil onu/ya da kendimizi tamamlamak, iyileştirmek için yürüttüğümüz konuşmalardır.

Belirleyici olan yüz yüze konuşmalardır. Çünkü yüz yüze konuşmalar kelime ve cümleler kadar beden dilimizi, jestlerimizi, sözel olmayan mesajlarımızı da aktardığımız konuşmalardır. Ve hayata ve dünyaya gerçekten anlam katan şeyler, çoğu zaman doğrudan söz ile dile getirebilir şeylerin sınırlarının dışında kalır. Onun için anlam ancak yüzyüze iletişimden çıkabilir.

Kuşkusuz anlam yapıcı başka, hatta karşıt enformasyon devrelerine açık olmak demek, onların geçerli içgörülerine erişirken hata ve tutarsızlıklarını reddetmeyeceğiz demek değildir (tıpkı kendi tutarsızlıklarımızı kabul etmemiz gerektiği gibi).

***

Politik kamplaşma—politik farklılıklar demiyorum—bugün büyük ölçüde yapaydır, yukarıdan başlatılmış ve yürütülmektedir. Yukarıda taraflar arasında bir konuşma başlaması bugün pek düşünülemiyor. Ama yerel düzeylerde bu konuşma bir süredir başlamış durumda. Çare politik konuşmayı daha çok yerel düzeye indirmek, genişletmek, yerel düzeyde farklı düşünenlerle konuşmayı yaygınlaştırmaktır.  

Yerel düzey derken, insanların bir araya geldiği, yanyana yaşadığı, çalıştığı her yer yerel düzeydir. Birlikte bir şey yaptığı  (hatta birlikte nefes aldığı) her yer yerel düzeydir. Aslında insanlar yaşamak ve varkalmak için hep başka insanlar ya da canlılarla dolaylı ya da doğrudan ilişki içinde olmak zorundadır. Ve her ilişki aslında bir alışveriş, bir iletişimdir. Her şey, herkes bize bir şey anlatır. Biz her hareketimizle herkese bir mesaj veririz. Yaşamak sürekli, aralıksız mesaj alıp vermektir. Bunun farkında olduğumuzda bu mesajlaşmayı bilinçli ve amaçlı yürüterek yeni birliktelikleri başarıyla inşa edebiliriz. Birbirimize hürmet etmeye, ihtimam göstermeye önem veririz.

Yerel düzey büyük blokların, karşıt görünen kampların birbirlerine değdiği, temas ettiği yerlerdir. Tepedeki kemikleşmenin gevşediği, hapisane duvarlarının zayıfladığı, “firar etmenin” daha kolay olduğu yerlerdir. Kenarlardır. Aradaki eşiklerdir.

Doğada suyun sahille, ormanın çayırla vs. buluştuğu yerler, eşik (kenar) habitatlar, yaşamın ve yeniliğin fışkırdığı yerlerdir. Buraları her şeyin: toprağın bileşiminin, bitki, nem, rutubet, ışık, tozlaşma, her şeyin değiştiği yerlerdir, her iki tarafın türlerinin iç içe geçtiği, karmaşık etkileşimlerin yaşandığı, çeşitliliğin arttığı, yeniliğin en çok olduğu, geçişliliğin arttığı yerlerdir. Beklenmedik oluşumların boy attığı, bir şeyin başka bir şeye dönüştüğü yerlerdir.

İnsan toplumunun eşikleri, kentlerdeki insan topluluklarının kenarları da böyledir. Ortak sorunların çıplak gözle görülebildiği, içinde yaşanan gerçek durumun, koşulların, çevrenin birlikte farkına varılmasının daha kolay olduğu yerlerdir. Bir artı birin ikiden daha büyük olduğu yerlerdir.

Onun için eşiğe gitmeliyiz. Aslında hep eşikte olduğumuzu fark etmeliyiz.

Özgür olmak istiyorsak bizim gibi düşünmeyenlerle yüz yüze konuşmayı, gerçekliğimizi birlikte anlamak için çaba göstermeyi başa almalıyız. Özgürlük ve demokrasi ancak birlikte inşa edilebilir.

İtiraz gene yükseliyor

Korona salgınına karşı alınan önlemler bütün ülkelerde yavaş yavaş kaldırılıyor, ani bir frenlemeyle durdurulan ekonomiler yeniden harekete geçiyor. Politikacıların açıklamalarına, insanların yeniden sokakları doldurmasına bakınca pek değişen bir şey olmamış gibi görünüyor. Salgının ilk günlerinde çok duyduğumuz, “Bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” öngörüleri sanki boşa çıkmış gibi.

Gene de her şeyin eskisi gibi devam etmesi o kadar kolay değil. Değil, çünkü kapitalizmin gidecek fazla yeri kalmadı. Globalleşme diyerek yerkürenin her noktasına yayıldı. Özelleştirme diyerek insan faaliyetinin tüm alanlarını kendi piyasa kurallarına tabi hale getirdi.  Dijitalleşme diyerek doğal kaynaklardan ve insan emeğinden sonra onların davranış verilerini de metalaştırdı. Bütün bu alanları o kadar pervasızca istila etti ki canlısıyla cansızıyla— insanı, hayvanı, bitkisi, havası, suyu, toprağıyla— tüm varoluşu sürekli derinleşen bir krize soktu. Kapitalizm bugün hem insanların ve diğer canlıların hem de havanın, suyun ve toprağın kendilerini yeniden üretme süreçlerini  bozuyor, yıkıma uğratıyor. İşsizlik, yoksulluk, açlık, hastalıklar ile iklim değişikliği, yerin altının ve üstününün kirlenmesi, denizlerin ve havanın zehirlenmesi, biyoçeşitliliğin hızla azalması el ele gidiyor.   

Önceleri yeryüzü kapitalizm için  bir ekosistem işlevi görürken her şey ağır aksak da olsa bir ölçüde yolunda gidebiliyordu, ama sonra neoliberal politikalar kapitalizmi canlısı cansızıyla tüm yeryüzü için bir ekosistem haline getirmeye cüret ettiğinde her şey alt üst oldu.   

Korona salgınının asıl durdurduğu işte kapitalizmin bu ilerleyişi oldu. Salgın tarihin kırmızı çizgilerini belirginleştirdi. Covid-19 globalleşme adı altında kapitalizmin eşitsizliklerinin yayıldığı aynı yollardan her köşeye rahatlıkla yayılırken tedarik zincirlerini, meta ve para akışlarını bir anda battal ediverdi. Piyasa kurallarına tabi hale getirilen sağlık hizmetlerinin nasıl yetersiz kaldığını çok acı biçimlerde gözler önüne serdi. Kaldı ki Covid-19 kapitalizmin yaban yaşam alanlarını da istila etmesinin bir sonucu olarak, doğanın buna bir itirazı olarak sahneye çıkmamış mıydı? 

Kapitalizm tarihsel sınırlarına dayanmış bulunuyor. Kuşkusuz burada duracak değildir, geriletilmediği sürece bu sınırları zorlamaya çalışacaktır. Şansını robotları sahneye sürerek insanlardan, uzaya yükselerek de yeryüzünden uzaklaşmakta, büyük bir pişkinlikle iklim değişikliğinin getireceği sonuçları ticarileştirmede ve militarizmi tırmandırmada arayacak gibi görünüyor. Ama bu noktadan sonra atacağı her adım ilerleme değil sadece yeni felaketler getirebilir. Kapitalizmin geleceği artık ancak felaket kapitalizmi olabilir. (Benzer iddiaların Lenin ve Troçki’den bu yana defalarca öne sürüldüğünü ve her seferinde kapitalizmin köşeyi dönüp  ilerlemeye devam edebildiğini tabii ki çok iyi biliyorum. Gene de diyorum.)

Bu sürdürülebilir bir kapitalizm değildir. Ama dünya, yeryüzü pekâlâ sürdürülebilir. Bunun yolu kapitalizmi geriletmek, onu istila ettiği yaşam destek alanlarından çıkarmaya başlamaktır. 

***

Virüs salgını piyasa kapitalizminin kader olmadığını da pek güzel gösterdi. Bütün ülkelerde ekonomiler muazzam miktarlarda kamu parası enjekte edilmesiyle yeniden çalışmaya başlıyor. Virüse karşı tıbbi mücadeleyi her yerde kamu finanse etti, hayatlarımızı en başta kamusal sağlık çalışanları kurtardı, kurtarıyor. İşsiz kalanları, herhangi bir birikimi olmayanları küçük işletmeleri her yerde kamusal destek ve sosyal dayanışma koruyor. Salgında evine tıkılan insan “birey” olarak hiç olduğunu, hayatta her şeyin anlamının ancak başkalarıyla paylaşılan bir anlam olabileceğini öğreniyor. Aklının ve ruhunun sosyal doğasını yeniden tanıyor.

Virüs salgını sırasında kapitalizmin hayat için elverişli bir ekosistem olamayacağını nasıl gördüysek, kamusal ve sosyal müdahale ve etkinliğin hayat için ne kadar kritik olduğunu da gördük. Şimdi insanların da, hayvanların da, hava, su ve toprağın da korunmaya ve bakıma ihtiyacı var. Aynı zamanda hepsi birbirlerine muhtaç, karşılıklı bakıma ihtiyaçları var.

Bakım emek gerektirir. Ama bakım çalışmasının ürünleri ölçülebilir şeyler değil. Mis gibi kokan bir gülün, karnı doyan bir bebeğin gülümsemesinin, bir bardak temiz suyun, engelsiz alınan bir nefesin değerini kim ölçebilir? Piyasa ekonomisi ölçülebilir şeylerin değiş tokuşuna dayalı bir değişim ekonomisidir. Ölçülebilir olmayan şeylere fiyat biçse de değer biçemez. Sağlık, eğitim, kültür gibi bir çok alanda tanık olduğumuz başarısızlığının nedeni de budur. Aynı şekilde dışsallık olarak adlandırmayı tercih ettiği çevre için koruma sağlamayı başaramamasının nedeni de. (Karbon fiyatlandırması vb. yollarla iklim değişikliğinin önlenebileceği iddiası hiç ciddiye alınabilir mi?)     

İşsizler yeteneksiz insanlar değil, kapitalist işletmelerin gözünde kâra dönüştürülebilecek yetenekleri olmayan insanlardır. Ama o insanların hepsi diğer insanlara bakım hizmeti sunmak, ilgi ve özen göstermek, doğal çevreyi ve diğer canlıları korumak ve bakmak için gerekli yeteneklere sahiptir. Canlı ve cansız doğanın kendini sağlıklı bir şekilde yeniden üretebilmek için sonsuz miktarda bakım çalışmasına ihtiyaç duyduğunu düşünürsek tek bir insanın bile işsiz (işlevsiz) kalmayacağı bir dünyanın pekâlâ mümkün olabileceğini de görürüz. Böylece temel gelir veya vatandaşlık geliri önerileri de bakım sorumluluğuyla bağlantılı daha somut içerikler kazanabilir. (Bütün ekonomi ve bütün insanlar için aktif devreye girecek bir kamunun pekâlâ mümkün olduğunu da salgın sırasında öğrendik).  

***

Bütün bunların gelip kesiştiği nokta devlet meselesidir. Hiçbir şeyin eskisi gibi olmaması için önce devletlerin şimdiye kadar oldukları gibi olmamaları gerekiyor. Devlet en baştan beri öncelikle insanları çalıştırmak için vardı. Devletler daha çok— açık ya da örtük zor kullanarak — başka insanları çalıştırıp yaşayanlar için kurulur. Devletler elbette çalışanlar için bakım da sağlarlar, ama bu ancak “insan kaynağı” olmalarına yetecek kadardır. Doğaya da “doğal kaynak” sağlamasına yetecek kadar bakarlar. Oysa insanların (ve doğanın) çok daha fazla ve çok daha özenli bakımlara ihtiyacı vardır.

O nedenle sosyal hizmetler ve bakım bütün devletlerin en zayıf noktasıdır. Devletler dikey örgütlenmiş şu ya da bu ölçüde otoriter yapılardır, kamusal hizmet sunulması, insanlara ve doğaya bakım sağlanması, özen gösterilmesi devletlere tamamen yabancı olan fedakârlık, medeni sorumluluk, umursama ve vicdan gibi şeyleri içerir.

Böyle şeyler bir devlete ancak geniş demokratik katılım yoluyla şırınga edilebilir.

Demokratik katılım ise ancak çoğulculuk koşullarında mümkündür. Neoliberal kapitalizm insan türünü yeryüzünde büyük ölçüde bir monokültür haline getirmeye, tekdüzeleştirmeye, insanları aynılaştırmaya yöneldi — kolay ölçülebilir, sayılabilir, verisi kolay analiz edilebilir, algoritması çıkarılabilir, dolayısıyla kolay değiştirilebilir ve yönlendirilebilir, yönetilebilir olsunlar diye. (Virüsün insandan insana bu kadar kolay atlamasının bir nedeni de bu olsa gerek.)

Oysa dayanıklılık ve sağlamlığın —her türlü bağışıklığın—güvencesi çeşitliliktir. Sağlıklı canlılar ve sağlıklı fikirler için çeşitlilik bakımından zengin gen ve mem havuzlarına ihtiyaç vardır. Tarımda ve hayvancılıkta monokültür nasıl biyoçeşitliliği yok ediyorsa, tek ideolojili, tek zihniyetli, tek partili, tek liderli rejimler özgürlüğü yok eder, etnik kökene, dile, kültüre, yaşam tarzlarına ve cinsel tercihlere ilişkin tekçi dayatmalar her zaman barış ve huzuru torpiller. 

Sadece demokrasinin değil kapitalizmi geriletmenin yolu da çoğulculuktan geçiyor, tek çalışma türünün piyasaya bağımlı ücretli çalışma, tek mülkiyet biçiminin de bireysel özel mülkiyet olmadığı bir ekonomi niçin mümkün olmasın? Bugün bütün dünyada çok çeşitli kooperatifler, mahalle birlikleri, komünler, balıkçı köyleri, yerel imalat ve yerel tarımın değişik biçimleri, çalışan şirketleri, alternatif para birimleri ve takas, paylaşım ve armağan ekonomilerinin, yatay ağların değişik biçimleri deneniyor. Yerel yönetimlerin yapıcı iş partneri olduğu biçimler geliştiriliyor. İnsan ve doğa ile makinelerin (yapay zekânın) birlikte çalıştığı, birbirlerini güçlendirdiği çözümler aranıyor.

Doğa da insan toplulukları da çoğuldur – çok türlü, çok yaşam tarzlı, çok kültürlüdür. (Bugün öğrendim trilyonlarca virüs türü varmış.) Bunlar arasında çıkar farklılıkları, çıkar çelişkileri hep vardır. O yüzden ne doğada ne insan  topluluklarında uyum-denge-birlik-beraberlik kalıcı ve sürekli olabilir. Arada hep uyuşmazlıklar, çıkar çatışmaları, anlaşmazlıklar olur. Ve bunlar bastırılarak değil ancak işbirliği ile giderilebilir. Çatışma ve işbirliği varoluş madalyonunun iki yüzüdür. Biri olmazsa öteki de olmaz. Kaos ile kozmosun (düzenin) birlikteliği gibi de düşünebilirsiniz bunu. Yaşam ikisinin bir araya geldiği eşiklerde fışkırır. İşte bu tür eşikleri ancak çoğulculuk oluşturabilir. O yüzden bir arada yaşamada en başarılı düzenleyici ilke çoğulculuk ilkesidir.

Çatışma-işbirliği ikilisinin mimarı ise itirazdır, itiraz hakkıdır. Doğa insana, insan doğaya, insan insana sürekli itiraz eder. İtiraz hakkı varoluşun güvencesidir. İtirazlara kulak asılmazsa çıkar çelişkileri uzlaşmaz çelişkiler haline gelir, felaketlerin, yıkımın önü açılır. Kulak verilirse çelişkilere rağmen işbirliği başlayabilir. Onun için önümüzü ancak itiraz ederek, itirazımızı sürdürerek, derinleştirerek, çeşitlendirerek açabiliriz.

***

2008-2009 finansal krizinin ardından 2011’de Arap Baharı ile başlayan süreç neoliberal kapitalizmin istilacılığına karşı itirazların aralıklarla da olsa yükseldiği bir dönem oldu. 2019’un ikinci yarısı Hong Kong’ta başlayıp birçok ülkeye yayılan şehir isyanlarıyla geçti. Şimdi de Çin yönetiminin dünya korona salgınıyla meşgulken Hong Kong’u boğuntuya getirmeye çalışmasına karşı oradan yükselen itiraza Amerikan kentlerine yayılan ve dünyanın birçok yerinde yankılanan “Nefes alamıyorum!” haykırışı katılıyor.

Umalım ki şimdi yükselen bu itirazlar giderek doğanın ve insanlığın selameti, rahatça nefes alabilmeleri için her düzeyde kararlı ve güçlü bir işbirliğinin temellerini atmanın başlangıcı olsun.

Tarihin Büyük Sırrı

Salgın her tarafı kasıp kavuruyor. Bu süreçte dünya sistemi art arda büyük darbeler alıyor. Sanki kalp spazmı geçiriyor. Mobilite iyice azaldı, insan ve mal akışları, hatta sermaye hareketleri büyük ölçüde durdu. O kadar ki petrol fiyatı yerlerde sürünüyor. Ekonominin çarkları tekliyor, işyerleri kapanıyor. Virüs kapanların ve ölenlerin sayısı artmaya devam ediyor. Gelecek belirsiz ve her yerde korku diz boyu. Dünya sistemi krizde ve bu kriz derinleşmeye aday görünüyor.

Dünya sistemi, ekonomilerden, devletlerden ve insanlar arası ilişkilerden oluşuyor, insan yapısı bir sistem. İnsanlık binlerce yıl içinde küçük insan toplulukları arasındaki ilişkilerden başlayarak şehirler ve sonra da devletler arasındaki ilişkiler üzerinden bir dünya sistemi kurmayı başardı, ama bu sistemi tüm insanlığın yararına işletecek yönetim mekanizmaları geliştirmeyi başaramadı. Bu yüzden bugün dünya çapındaki sorunlar ile bu sorunları göğüsleme kapasitesi arasında büyük bir açıklık var.

Dünya sistemi entegre bir sistem. Ne kadar entegre olduğunu Covid-19’un hızla yaygınlaşmasında çok açık gördük. Ne var ki hepsi de aynı entegre sistemin ayrılmaz bir parçası olan devletler hâlâ birbirlerine dost-düşman ayrımına göre tanımlanan politikalar temelinde yaklaşıyorlar. Her biri kendi çıkarlarını her şeyin üstünde tutuyor. Aynı şey sistemin diğer üyeleri olan şirketler için de geçerli. İnsanların çoğu için de.

Onun için de sistem daha çok güçlü devletlerin, güçlü şirketlerin, güçlü insanların çıkarına işleyen bir sistem. Ortak çıkar hiçbir zaman geçerli bir kıstas olmadı. Ve o yüzden de şimdi tüm dünyada çok kısa bir süre içinde böyle büyük bir ortak sorun ortaya çıkınca dünya sistemi çaresiz kalakaldı.

Dünya geçmişte de büyük salgınlar gördü. Ama çok büyük kayıplar vererek de olsa hepsini atlattı. Bu kez durum farklı – hayır bu salgını atlatamayacağız demiyorum. Söylemek istediğim sadece bu krizin çok daha büyük bir krizin, epey bir zamandır insanlığı bir uçurumun kenarına itmekte olan varoluşsal krizin bir parçası, belki de öncüsü olduğudur. İnsanlığın eşiğinde sallandığı varoluşsal kriz dünya sisteminin yeryüzüyle olan ilişkisinin krizidir.

İnsan dünyası doğal yeryüzünü önce adım adım, sonra giderek hızlanarak ve son on yıllarda frenleri boşalmışcasına istila edip kendi çıkarlarına göre, kendi yaşam tarzına uydurmak için düzenlemesiyle gelişti. Yerin altı, üstü, ormanlar, nehirler, denizler, dağlar, tepeler, yerel ve sonra da küresel ekosistemler – insan el atmadığı, değiştirmediği, bozmadığı, kirletmediği bir yer bırakmadı. Sonunda yeryüzü yeryüzü olmaktan çıktı. İnsan da insan olmaktan.  

Yeryüzü yaşadığı büyük sıkıntıyı epeydir insan canlısına duyuruyordu. Karbon salımlarının atmosferi ısıtıp buzulları eriterek iklimi hızla değiştirmesinin bir süre sonra canlı yaşamı tehlikeye sokacağının işaretleri hızla artıyordu. Her geçen yıl su seviyelerinin yükselmesi, sıcaklık rekorlarının kırılması, kıtalar arası orman yangınları dalgası, sıra dışı doğal afetlerin sıklaşması ve çeşitlenmesi vb. Bütün bunlara ve çevrecilerin, bilim insanlarının, sorumlu politikacıların aralıksız uyarı ve çabalarına rağmen dünya sistemindeki güç sahipleri yeryüzünü istila seferlerini sürdürmede ısrar ettiler.

Virüs canlısı bu aşamada ortaya çıktı. İnsanın yaban canlıların ekosistemlerini istila etmesi her zaman virüs canlısının yaban canlıdan kendisine atlamasının koşullarını da hazırlar. Bu sefer de öyle oldu. Yeni zenginlerin kilosu 600 dolara pangolin eti yeme sevdasının sonuçlarını yaşıyoruz şimdi. Evet, virüs doğal bir olgu ama böyle yayılışı tamamen insan eseri.   

Dünya sistemi yeryüzü sistemlerinin içine yerleşik olarak doğup gelişmiş olduğu için, yeryüzü sistemlerini (ekosistemleri, hava, su, enerji akışlarını) bozdukça kendini de bozuyordu. İlk baştan beri bütün süreçler güçlü olanın güçsüz olanı zorla kendi hizmetine koşmasıyla geliştiği için, yeryüzü sistemlerinin bozulması dünya sistemindeki eşitsizliklerin görülmedik ölçülerde büyümesini getiriyordu. O yüzden şimdi salgın nedeniyle dünya sisteminde yaşanan büyük arıza da insanlara bu artan eşitsizliklerin prizmasından yansıyarak eşitsiz zarar veriyor.

***

İnsanlık salgına büyük ölçüde hazırlıksız yakalandı – hayır bu doğru değil! Böyle bir felakete karşı koyma olanakları bilinçli politikalarla tasfiye edilmiş durumdayken yakalandı, doğrusu bu.

En çıplak ifadesini Margaret Thatcher’in “Toplum diye bir şey yok, piyasalar var” sözüyle bulan neoliberal kapitalizm sosyal devleti demonte ederek, sosyal dayanışmanın altını oyarak insanları kendi başlarına bırakmaya yöneldi. Böylece eğitim, sağlık, kültür, giderek yaşamın her alanı piyasaların yani sermaye sahiplerinin keyfine terk edildi. Sermayenin dizginsiz yayılmasının, insan yaşamlarını ve doğal kaynakları istila etmesinin önüne yıllar içinde büyük mücadeleler ve uğraşlar pahasına dikilmiş bütün engeller kaldırılmaya başlandı. Bu koşullarda toplumlar salgına nasıl hazırlıklı olabilirdi?

Ama şimdi gerçekler bütün çıplaklığıyla gözler önüne seriliyor. Bize yıllardır, asıl önemli olan bireydir diyorlardı. Sen’sin. Sen her şeysin. Kendini geliştir, kendine bak, kendini bir marka gibi parlat, pazarla. Sen yapabilirsin. Kendini tanı. Mutlu olmak senin elinde. Pozitif düşün. Kaderini ellerine al.  

Şimdi korku içinde evlerimize kapanmış durumda hepimiz her dakika arkadaşlarımızı, dostlarımızı, yakınlarımızı arıyoruz, kimden nasıl destek alabileceğimize bakıyoruz, yıllardır aramadığımız dostlarımızı aramaya başlıyoruz. Dayanışma gruplarının, yerel yönetimlerin ya da devletin yardımlarını bekliyoruz. Elbette her birimiz benzersiz bireyleriz ama ancak sosyal ilişkiler içinde var olabiliyoruz. Bunu yeniden ve çok acı bir biçimde hatırlıyoruz.

Uzunca bir zamandır yoğun çabalarla insanlara unutturulmaya çalışılan topluluk, toplum, sosyal, ortak, müşterek, işbirliği gibi kavramların yaşamsal önemi şimdi salgın günlerinde bir anda kendini gösteriveriyor. Dünyanın dört bir yanında tanık olduğumuz sosyal dayanışmanın, insanların birbirlerine karşılıksız destek olmasının örnekleri hepimiz için büyük moral kaynağı oluyor.

Şu günlerde neredeyse tüm dünyada insanlar aynı duyguyu paylaşıyor, hepimiz ölüm korkusu içindeyiz. Ama aynı zamanda ölüm tehlikesini alt etmek için kime güvenebileceğimizi de çok açık görüyoruz. Saatlerce gözlerini kırpmadan hastaların başında çırpınan doktorlar, sağlık çalışanları, ihtiyaçlarımızı kapımıza kadar getiren servis çalışanları, gıdamıza üretmek için bulaşma tehlikesine aldırmadan mesaiye koşan emekçiler, market çalışanları, yerel yönetim ve diğer kamu çalışanları, ilaç ve aşı bulmak için gecesini gündüzüne katan bilim insanları ve sanal ortamda benzersiz gönüllü performanslarıyla bizleri hayata bağlayan sanatçılar….  

Aslında tarihin büyük sırrı gözlerimizin önünde aydınlanıyor. İnsanlığın onbinlerce yıldır onca büyük felaketi nasıl aşıp da bugünlere gelebildiğini daha iyi anlıyoruz. Tarihi yapanlar sıradan insanlardır tarih kitaplarının yazdığı krallar, komutanlar, liderler, efendiler değil.

Piramitleri, muhteşem tapınakları inşa edenler onlardı, savaşları kazananlar, tarlaları sürenler, makineleri çalıştıranlar, çocuklarımıza öğretmenlik yapanlar hep onlardı, alınteri ve göznuruyla yaşamı her gün yeniden üretenler… Şimdi bir kere daha insanlığı onlar kurtarıyor ve görüyoruz onların daha örgütlü olduğu ülkeler salgın karşısında daha dayanıklılar.

Bu hakikat yarın daha açık görülecektir. Ve paylaşılan duyguların muazzam bir gücü vardır.

***

Onun için sıradan insanların hak ettiklerini aldığı bir sosyal düzen, sözlerini söyleyip yönetime katılabildikleri bir demokrasi ve yeryüzüyle uyum içinde yaşayabilecekleri bir dünya sistemi talebi yarın çok daha fazla duyulacaktır. Salgını büyük olasılıkla tüm dünyada kent meydanlarından yükselecek seslerin yeni bir dalgası izleyecektir.  

Kuşkusuz yeryüzünü istila seferinin komutanları salgın sonrasında da çarkları gene eskisi gibi döndürmenin yollarını arayacaklardır. Daha şimdiden çoğu Covid-19’un aşısına ilk el koyan olup bundan diğerlerinin zararına yararlanmanın peşinde. Otoriter yönetimler salgını fırsat bilip güçlerini artırmaya çalışıyor. Trump’ın ve tüm ülkelerdeki benzerlerinin en büyük öncelliği insanları kurtarmak değil ekonomiyi bir önce canlandırmak, daha doğrusu ekonominin efendilerini kurtarmak.

O nedenle salgından çıkış bizi insanlığın eşiğine sürüklendiği uçurumdan uzaklaştıracak bir şekilde olabileceği gibi oraya doğru daha da hızlandıracak bir şekilde de olabilir.

Tek yapabileceğimiz elimizdeki bütün olanaklarla herkesi dost-düşman ayrımı temelinde politika belirlemeyi bütün zamanlar için unutup her yerde barış ve dostluğu temel almaya çağırmaktır. İnsanlara düşman muamelesi yapanların karşısına dikilmektir.

Yeryüzünü istila seferini bütün zamanlar için durdurup ekonomilerimizi, teknolojilerimizi, tüm ilişkilerimizi dostluk ve karşılıklı saygı temelinde düzenlemeye başlamalıyız. Bu mümkündür. Diğer canlıların, diğer insanların yaşam alanlarına yönelik istilacılıktan vazgeçtiğimizde dostluğun önünde ne engel olabilir ki.

İnsanlığımızı kazanma mücadelesi

Son yıllarda insanların diğer hayvanlardan en önemli farkının işbirliği yapabilmeleri olduğu giderek daha çok vurgulanıyordu. Ama şurası pek öne çıkmıyordu: işbirliği ancak eşitler arasında yapılabilir. Hegemonya ilişkileri işbirliğini değil dayatmayı getirir. Ancak birbirlerini eşit gören insanlar işbirliği yapabilir.

Zaten o yüzden insanlık tarihi eşitlik mücadeleleri tarihi şeklinde gelişti. İnsan sosyal bir varlıktır, diğer insanlar olmadan var olamaz. Sosyal olabilmek diğer insanlarla işbirliği yapabilmek demektir. Onun için insanlar, insan olabilmek için, diğer insanlarla eşit kabul edilmek isterler.

“Bizi kabul edeceksiniz!” Bu tarihin gelmiş geçmiş en kuvvetli cümlesidir. Kölelerin efendilerine, işçilerin patronlarına, yurttaşların hükümetlerine, kadınların erkeklere, LGBTI’lerin heteroseksüellere karşı mücadelelerinin bayrak şiarıdır. İnsan hakları eşit kabul görmenin güvencesidir. İşbirliğinin önkoşuludur. Güçlüleri gerileten ve elini kolunu bağlayan kuvvet işbirliğidir.

Thomas Piketty’nin 21. Yüzyılda Kapital başlıkla eserinden bu yana tüm dünyada eşitsizliğin görülmedik boyutlarda olduğu tartışılamaz bir hakikat haline geldi. Tüm dünyada politik kutuplaşmanın, ticaret savaşlarının, otoriter eğilimlerin artmakta olmasının temelinde de zaten işbirliğini, birlikte yapmayı, diyalog ve arayışı sabote eden, sakatlayan, devre dışına iten eşitsizliklerdeki bu artış yatmıyor mu? Eşitsizliğin bu kadar ağır bastığı yerde ahlak nasıl ayakta durabilir?

Ve salgın şimdi bu gerçekliği bütün boyutlarıyla ortaya çıkarıyor. Eşitsizlik üzerinde yükselen butün sistemlerin defoları tek tek ve üstü hiçbir şekilde örtülemeyecek şekilde sergileniyor. Ölüm gene adaletin hükmünü işletiyor. Ne ideolojik hurafeler ne politik cambazlıklar yaşanan yıkımın üstünü örtebiliyor. Kral artık tamamen çıplak.

Trump dün, “Bu grip gibi bir şey abartmayın” der ve bir yandan da aşı geliştirmeye çalışan Alman firmasına aşıyı sadece Amerika için kullanmak üzere gizlice 1 milyar dolar önerirken bugün damadı Jared Kushner’i bazı ilaç firmalarıyla birlikte Çin’le ilişki kurmaya yönlendiriyor. Ve geçtiğimiz Pazar günü Şanghay’dan kalkan bir kargo uçağı New York’a 80 ton Amerika’da çok ihtiyaç duyulan medikal malzemelerden indiriyor.  Beyaz Saray yetkililerinin açıklamasına göre bunu Nisan ayının ilk haftasında 21  uçuş daha izleyecek. 

Bizde de şiar diye bula bula, “Salgın global, mücadele ulusal” ya da “Biz bize yeteriz Türkiyem” gibi boş sözlere sarılanlar yarın herhangi bir ülkede aşı ya da ilaç bulunduğunda anında sıraya girmeyecekler mi? Ya da eskaza biz bulacak olsak başkalarına vermemezlik edebilecekler mi?

Aslında bugün salgın günlerinde bir ölçüde demokratikleştirici bir deneyim yaşıyoruz. Normal zamanlarda ayrıcalıkları ve güçleri krize karşı kendilerine kalkan olan insanlar da karantinaya giriyor, virüs kapıyor ve sevdiklerini kaybediyor. Bakanlar, senatörler, kraliyet mensupları hastalanıyor.Bugün birçok ülkede en çok konuşulan konular  işçilerin korunması ve ücretli izin uygulamaları; çocukların uzaktan eğitim sorunları, internet hızı eşitsizliği ve ruh ve akıl sağlığının korunması ile temel ihtiyaç maddelerinin üretiminin devamının sağlanması oluyor.

***

Bize hep diyorlardı ki insan mülk sahibidir, tüketicidir ya da hamaldır, başka bir şey olamaz. Onun için mülk sahiplerini yüceltir, hep bir şey isteyen – eşitlik mesela – hamalları aşağılarlardı. Ama şimdi tüm dünya görüyor, salgına karşı mücadelenin ön cephesinde, virüsle boğaz boğaza vuruşanlar, o hep hamal dedikleri, alınteri ve göznuruyla çalışan işçiler, bilim insanları, sağlıkçılar, doktorlar, market kasiyerleri, lojistik çalışanları, gıda üreticileri…  siz sayın. Ötekiler, mülk-şan-şöhret-iktidar sahipleri ise arazi olmuş durumda. İdeolojik söylemlerin etkisi hızla yıpranırken biz tüketiciler de şimdi çıplak gözle görüyoruz  kahramanların kim olduğunu. Onlar insanlığın yükünü taşıyan hamallar, gerçek krallar ve en çok da kraliçeler. İnsanlığı korumaya ve kurtarmaya çalışanlar onlar.

Böylece salgına karşı mücadelenin göbeğinde insanın tanımı yeniden yapılmaya başlanıyor. İnsanlar eşit haklı olarak işbirliği yapan sosyal varlıklardır ve biz insanlar doğanın efendisi falan değil, o güneş ışığından yayılıp bitkilerin köklerinden böceklerden atlara kadar uzanan hayatın bir hücresiyiz sadece. Diğer canlılardan farklı olarak ancak işbirliğiyle ayakta durabiliriz. İnsan diğer insanlar olmadan her zaman çaresizdir.

Bize hep diyorlardı ki özel mülkiyet ve serbest piyasa kaderimizi belirler, kimin üstün geleceğini rekabet belirler. Ama bugün Fransa başkanı Macron bile ulusa sesleniş konuşmasında “Her şey piyasa bırakmamız çok yanlış oldu” diyor. Tüm dünyada anlı şanlı şirketler kurtarılmak için devletin eline bakıyor.  Virüs devlet mi piyasa mı tartışmasını da böylece bitiriyor.

En çarpıcı örnek: Neoliberal dönüşümle sağlık sistemlerinin kapitalizmin kurallarına bağlanmasının getirdiği felaket bütün çıplaklığıyla ortada. Demek ki ekonomik getirisi olmaz diye salgın hazırlığı için yatırım yapılmamış. Hastanelerin (okullar gibi) ekonomik kuruluşlar haline getirilmesi demek ki yanlışmış.

Şimdi sırada asıl can alıcı tartışma var. Devlet kimin için devlet olacak? Eşitsizliklerden kâr edenler, yarar sağlayanlar için mi? Yoksa insanlığın sosyal bağışıklığını sağlamlaştırmak için gözlerimizin önünde kendini feda edenler, emekçiler, sağlıkçılar, hepimize destek olan sanatçılar, bilim insanları için mi? Bir gecede milyarlarca, trilyonlarca dolar ekonomiye enjekte edilebiliyorsa, aynı şeyin istenirse ezilenlere, yoksullara, muhtaçlara yardım için, onların durumunu iyileştirmek için ve giderek de sömürüyü, yoksulluğu, muhtaçlığı ilelebet ortadan kaldırmak için ve iklim değişikliğini önüne geçmek için yapılabileceği açık değil mi?  

Bizi – belki de tarihte ilk defa olarak ayrımsız tüm insanlığı – zor günler bekliyor. Çok acılar yaşanacak, çok sıkıntı çekilecek. Çok kayıp vereceğiz.

Buradan çıkış var mı? Nasıl çıkacağız? Korona sonrası nasıl bir dünya olacak?

Bu sorunun bugünden belli bir yanıtı yok.  Yanıtı bizlerin ve sorumlu mevkilerde bulunan liderlerin tercihleri belirleyecek. Neyi tercih edeceğiz? Öncelikle kendimizi, ailemizi, kendi grubumuzu, şirketimizi ya da milletimizi mi kurtarmaya çabalayacağız, yoksa diğer insanlarla, gruplarla, milletlerle işbirliği ve dayanışma mı arayacağız. İlk yönde tercihler ağır basarsa pek kimse kurtulmayacaktır. Çıkış yolu, ağır hasarlar yaşanacak olsa da dayanışma ve işbirliğidir.

Virüs cinsiyetler, sınıflar, dinler, milletler, ırklar arasında ayrım yapmadan birinden diğerine geçiverirken ona karşı mücadelede bu yapay ayrımların bizi bölmesine izin vermek tarihin kaydettiği ve kaydedeceği en büyük aymazlık olacaktır. Bireycilik, tek taraflılık, sınır kapama, etnomilliyetçilik…. Bunların  hiçbiri salgını önleyemedi, önleyemez.  

***

Bugün kimi liderlerin iddia ettiği gibi bir savaş içinde değiliz, tabiata karşı savaş olmaz. Bu insanlığımızı kazanma, insan olmayı hak etme mücadelesidir. Eşitlik biz insanların kaderidir. Bırakın ruhumuzu, aklımızı, hayallerimizi, bedenlerimiz bile eşitlik peşindedir. Baksanıza primatlardan bu yana kadın ve erkek bedenleri nasıl giderek birbirinden daha zor ayırt edilir hale geliyor. Irklar nasıl birbirine karışıp melezleşiyor. Irk da giderek tarihe karışacak bir kavramdır, niçin eşitsizlik de karışmasın?

Eşitlik elbette aynılık demek değil, tam tersine eşit haklılık özgürlük demek, insanın özgürce gelişmesi, farklılaşması, çeşitlenmesi demek. Eşitlik özgürlük kadar gerçek ahlakın da temelidir. Ahlak da yapıcı işbirliği ve dayanışmanın.

Korona günlerinde yeni insan tanımı yaygınlaştıkça eşitsizlik üzerinde kurulu ve eşitsizlikleri sürdürmek için açık ya da örtük baskıya, tahakküme dayanan uygarlığın yerine eşitlik ve işbirliği temelinde yükselecek yeni bir uygarlık fikri de güçlenecektir. Ve mücadelenin kahramanları yeni uygarlığın da mimarları olacaktır.

Eşitlikçi bir toplumun politika ya da ideolojiye pek ihtiyacı olmayacaktır. İnsan elbette bir hayvandır, ama hiç de dendiği gibi politik bir hayvan değil (o şeref şempanzeye aittir) tam tersine ahlaklı bir hayvandır.  

Bizi geleceğe ideolojiler tarafından yönlendirilen liderler taşıyamaz, bizi geleceğe taşıyacak olanlar veri ve bilim tarafından yönlendirilen ve bu uğursuz koşulların cenderesinde yetkinlik ve deneyim kazanacak pragmatik kişiler olacaktır. Bugün tüm dünyada yavaş yavaş ama öncelikle yerel yönetimler düzeyinde bu tür yapıcı liderlerin aktifleştiğini ve aralarında uluslararası işbirliği ilişkileri geliştirmeye başladığını görüyoruz. Umut verici dayanışma örnekleri yaşıyoruz.

Eski bir dostum sosyal medyada şöyle bir dörtlük paylaşmış, her şeyi özetliyor:

Yerküre gizli yasasını söyledi bize

“Ya hep beraber ya hiçbiriniz“

Söz verelim mi birbirimize

Paylaşacağız savaşmayacağız diye.

Günümüzde ilericiliğin ölçütü

Modernizmin tarihi bir yerde insan hakları mücadelelerinin tarihidir.

Bu, on sekizinci yüzyıldan başlayarak giderek genişleyen bir şekilde girişimcilerin, işçilerin, kadınların, kölelerin ve sömürge ülke halklarının güç ve iktidar sahibi Avrupalı (ve Kuzey Amerikalı) beyaz, eğitimli, erkek elitlere karşı eşit haklar uğruna zorlu mücadelelerinin tarihidir. Bu hakların adım adım kazanılması ve genişletilmesinin tarihidir.

Ama bu aynı zamanda söz konusu elitlerin zenginlik ve rahatlığının artmasının da tarihi olmuştur. İktidar sahibi elitler insanların hak mücadeleleri karşısında ancak kendi refahları güvende olduğu sürece geri adım atmışlar, hatta çoğu durumda tanıdıkları yeni haklar kendi durumlarının daha da iyileşmesine katkıda bulunmuştur.

Eğer batı dünyası orta sınıfların genişlemesini mümkün kılan bir refah ve teknolojik üstünlüğe sahip olmasaydı, aydınlanmanın insan hakları ve özgürlük kavramları bu ülkelerde hayata geçmek bir yana hayal bile edilemezdi. Ya da Bismarck’ın öngörüsü olmasaydı işçi hareketini bir nebze olsun rahatlatacak sosyal devlet uygulamaları başlamazdı. Aynı şekilde kömür ve petrole dayalı enerji endüstrileri etkin hale gelmeseydi köleliğin ve zorunlu çalışmanın kaldırılması asla mümkün olamazdı. Ya da her iki dünya savaşı sırasında da sistem kadınları sanayide istihdam etmek zorunda kalmasaydı kadın haklarını tanımaya kolay yanaşmazdı.

Sömürge ülkelerin halkları yirminci yüzyılda büyük mücadelelerle özgürlük ve bağımsızlıklarını kazandılar. Ama Batı önceki yüzyıllarda fetih, sömürgeleştirme ve köleleştirme sayesinde el koyduğu muazzam maddi imkânları elinde tutmaya gene devam edebildi. Hatta yeni sömürgecilik yöntemleriyle bunları kat kat artırdı.

Kısaca, insan haklarının evrensel kabul görmesi ancak elitlerin bu sayede kendi rahat ve statülerinin güvence altında olacağını düşündükleri sürece mümkün oldu.

***

Ama artık yeni bir durum var.  2010’lu yıllar bunun artık mümkün olmaktan çıktığı bir dönem oldu.

Başlıca dört sebepten:

Birincisi, dünya ekonomisinin yeni değer yaratma hızı gerilemeye başladı. Üretkenlik artmıyor ama eşitsizlikler büyüyor.

İkincisi, sınırlı kaynakları onların yenilenme hızından daha büyük bir hızla tüketiyoruz. Örneğin denizlerde balıklar azalıyor ya da yeni enerji üretebilmek için giderek daha çok enerji harcamak zorunda kalıyoruz.

Üçüncüsü, batı dışı dünya soğuk savaşın bitmesinden bu yana dünya ekonomisinden aldığı payı düzenli olarak artırıyor.

Dördüncüsü, iklim değişikliğinin ilk aşamasına adım atmış, yıkıcı sonuçları doğrudan yaşamaya başlamış bulunuyoruz.

Kısaca, artık kaybetmeye başlıyorlar.

Dünya ekonomisi kazan-kazan ekonomisi olmak bir yana, kazan-kaybet ekonomisi olmaktan bile çıkıp giderek herkesin kaybettiği bir ekonomiye dönüşüyor.

Bu nedenlerden elitler en zengin, en konforlu yerlere geri çekilip “ötekilere” kapıları sıkı sıkıya kapatmaya çalışıyor ve insan haklarının genişlemesini artık kendi rahat ve statülerine, egemenliklerine yönelik büyük bir tehlike olarak görüyorlar.

Bütün dünyada yeni gericiliğin yükselişe geçmesinin temelinde bu yatıyor. Şimdi son 250 yıl boyunca zar zor, gıdım gıdım genişlemesine razı oldukları hakları yeniden geri almaya yöneliyorlar.

Böyle bir dünyada hak mücadeleleri eskisi gibi yürütüldüğünde kolay kolay sonuç alıcı olmuyor. Karşı taraf bir kere çıkarını mutlak bir uzlaşmazlıkta ve keyfi davranmakta görüyor, ikinci olarak son yüzyılda edindiği deneyimler ve elindeki benzersiz teknolojik olanaklarla kendine çeşitli çıkış yolları bulabiliyor.

***

Eski dünyada herkes (birey, şirket, ülke, parti ya da hareket) kendini tekil bir aktör olarak görür, davranışlarını bu varsayım temelinde düzenlerdi. O yüzden eski dünya bir ayrımlar dünyasıydı, biz ve onlar, ikili karşıtlıklar dünyası şeklinde gelişirdi. Var kalma biriminin tekil aktör olmak durumunda olduğu dünyada biri kazanırken diğeri kaybederdi.

Bugün ise var kalmak için oynanan oyun karşılıklı bağımlılıklar ve bağlantılar içinde oynanan küresel çapta bir oyun. Aktör olacaksak katılmamız gereken böyle bir oyun.

Artık hemen her şey küresel düzeyde var oluyor. Okyanusların ölmekte, Amazon ormanlarının yok olmakta olması, Sibirya, Kaliforniya ve şimdi de Avustralya’daki kavurucu orman yangınları, aşırı iklim olaylarının olağanlaşması, ticaret savaşları, Ortadoğu’da bitmek bilmeyen gerilim ve savaşlar, Fransa’da uzayan grev, Şili’de, Lübnan’da, Hong Kong’da yaşanan sonuca ulaşamayan isyanlar aynı oyunun farklı tezahürleri, görünümleri sadece.

Böyle bir dünyada bir yerde bir ekosistemin (sözgelimi Amazon yağmur ormanlarında) ya da bir uygarlığın (sözgelimi İran ya da Venezüella’da) çökmekte olmasının yerel bir olgu olarak kalacağını ve bizi etkilemeyeceğini sanmak kafamızı kuma gömmek olur. Karşılıklı bağlantılı, küresel bir dünyada hepimiz birbirimize bağımlıyız ve bütün değişimler eninde sonunda bizi de etkiler.

Eğer küresel düzeyde olanları etkilemek istiyorsak bağlantılar ve bağımlılıklar düzeyinde düşünmeye başlamalıyız. Şimdiye kadar daha çok yerel–ya da kısmi veya bize özgü–meseleler olarak gördüğümüz şeyler vardı. Şimdi artık temel küresel karşılıklı bağımlılıklarımız var.

Problemleri tanımlama ve çözüm arama çerçevelerimizin çoğunu buna göre değiştirmeliyiz. 

Bunun için önce temel bir zihniyet değişikliğini başarabilmeliyiz.

Bir kere geniş ve giderek genişleyen sosyal ağlar içinde var olduğumuz için farklı gruplardan insanlarla etkileşim içinde olmamız gerekiyor. Artık tek başımıza hiçbir şeyi ciddi anlamda değiştiremeyeceğimizi görmemiz gerekiyor. Kimse—bir siyasi hareket, bir ülke ya da ülkeler grubu—tek başına sorunların bir tekine olsun bir yanıt getiremez. Çözümün yolu ancak geniş çaplı, çok katmanlı küresel işbirlikleriyle açılabilir.

Biz insanlar genellikle kendi deneyim ve özelliklerimize benzedikleri ölçüde diğer şeylere saygı göstermek gibi bir anlayışın tutsağı olageldik. İnsan olarak yaşadığımız deneyimlere ve sahip olduğumuz özelliklere sahip olmayan diğer canlılara (hayvan ve bitkilere) o yüzden saygı göstermedik. Şu ya da bu aile (kabile, memleket, ülke, sınıf, din, ideoloji… siz sayın) mensubu olarak yaşadığımız deneyimlere ve sahip olduğumuz özelliklere sahip olmayan diğerlerine saygı göstermedik. Onların bizimle eşit haklara sahip olmasını kabul etmeye gönüllü olmadık. (Ya da erkek olarak yaşadığımız deneyimlere ve sahip olduğumuz özelliklere sahip olmayan kadınlara saygı göstermedik.)  

Şimdi artık eşit haklar anlayışımızı ayrımsız tüm canlıların eşit haklılığı şeklinde düzeltmek zorundayız. Hiçbir çifte standarda izin veremeyiz. 

Şimdiye kadar hep benzer görüşteki ya da bize yakın görüşteki insanlarla etkileşim içinde olduk, onlarla işbirliği yaptık. Algılarımız yakın çevremizin algıları oldu. Artık bizim gibi düşünmeyenlerle etkileşim içinde olmak, işbirliği yapabilmek zorundayız. Artık sadece kendi başımıza ne yaptığımız değil, bizim gibi düşünmeyenlerle birlikte neler yapabildiğimiz önemli. Kendi mahallemizde yaptığımız konuşmalar değil, başkalarıyla neler konuşabildiğimiz önemli. Kendi aramızdaki dayanışma kadar başkalarıyla dayanışma önemli.

Şundan da: Ne yapmalı sorusunun kesin bir cevabı bugün kimsede yok. Evet, “iklimi değiştireceğine sistemi değiştir” gibi kulağa hoş gelen fikirler öne sürebiliriz, ama bunun anlamlı olabilmesi için bir kere “sistemin” bugün tam olarak nasıl işlediğini tarif edebilmek, sonra yeni sistemde sorunların nasıl çözüleceğini anlatabilmek ve en önemlisi de bugünkü sistemden o yeni sisteme nasıl ve hangi süreç içinde geçileceğini somutlayabilmek gerekir.

Pratik bir yana teorik olarak bile bu soruların cevabını ortaya koyamıyoruz. Onun için de “bizim mahallenin” giderek daralan sokaklarının dışına çıkamıyoruz. Umut bir yöntem olamıyor.

Herkesin kaybettiği bir ekonomiye dönüşmekte olan bir dünyada çözümler ancak birlikte bulunacak ortak çözümler olabilir. Kaldı ki, her şeyin, evet her şeyin, giderek melezleşmekte olduğu, hiçbir şeyin, kimsenin “saf” kalmadığı, hepimize diğerlerinin şu ya da bu ölçüde mutlaka “bulaştığı”, kimliklerin hep diğerleriyle etkileşim içinde giderek değiştiği bir yüzyılda çözümler de ancak “melez” olabilir.

Geleceğin ekonomisinin gerçekten bir kazan-kazan ekonomisi olabilmesi için her bir aktörün girişimlerinin diğer aktörlerin ve tüm canlıların esenliğiyle uyum içinde olması gerekecektir. Böyle bir uyum ancak birlikte konuşarak, tartışarak, arayarak, deneyerek sağlanabilir.

“Biz ve onlar” ayrımından kimsenin, hiçbir canlının dışarıda bırakılmadığı, yeni anlamda bir “Biz”e geçmek zorundayız.

***

2018 Nobel Edebiyat Ödülünü kazanan Olga Tokarczuk ödülü kabul konuşmasında şöyle diyordu:

Biz buraya hiçlikten gelmedik. Çoğu zaman sorunlarımızın kader veya tesadüflerin değil,  bazı çok somut ekonomik, sosyal adım ve kararların ve (din dahil) dünya görüşümüzün sonucu olduğunu unutuyoruz. Hırs, doğaya saygısız davranma, bencillik, hayal gücü eksikliği, sonu gelmez çekişme ve sorumluluk yoksunluğu dünyayı parçalara ayrılıp kullanılıp tahrip edilebilecek bir nesne konumuna indirgedi. O nedenle, yaşadığımız dünya sanki gözlerimizin önünde aralıksız oluşmakta olan tek bir varlıkmış ve bizler de onun küçük ama aynı zamanda güçlü birer parçasıymışız gibi anlatmam gerektiğini düşünüyorum. 

Ne güzel ki bugün bütün dünyada diğer canlılara, diğer kabile, ırk, ulus, din, toplumsal cinsiyetlerden ve evet diğer sınıflardan insanlara saygı gösteren ve onların eşit haklılığını savunan, savunmakla kalmayıp hayata geçiren insanların sayıları giderek artıyor. Geçmişte bu tür hareketler tek temalı, bütünün şu ya da bu parçasının haklarını savunmakla sınırlı olur ve diğerlerine kayıtsız kalırdı. Bugün farklı gelişiyor.

Greta Thunberg’in BM kürsüsünden iklim sorunuyla egemen, alışılagelmiş iş yapma tarzı arasındaki bağı bütün dünyanın gözüne sokmasından bu yana artık farklı bir yerdeyiz. Giderek daha çoğumuz ”yaşadığımız dünya sanki gözlerimizin önünde aralıksız oluşmakta olan tek bir varlıkmış ve bizler de onun küçük ama aynı zamanda güçlü birer parçasıymışız” gibi düşünmeye ve davranmaya başlıyor.

Herkesin kaybedeceği bir ekonomi kimse için parlak bir ufuk olamaz. Bu nedenle hızla daralmakta olan bir kesime hizmet etmeye çalışan yeni gericiliğin–gözetim ekonomisinin–platform kapitalizminin payandaları da benzer bir hızla zayıflamaya mahkûm görünüyor. Geçen Ağustos ayında Amerika’nın en büyük iş kuruluşunun “sosyal paydaş kapitalizmini” önermesinden sonra, şimdi 2020 Davos Zirvesi de bu kavrama somut bir içerik kazandırmak niyetiyle “Tutarlı ve Sürdürülebilir bir Dünya için Sosyal Paydaşlar” temasıyla  toplanıyor.

***

Artık yeni bir mücadele dönemindeyiz. Bu mücadelede ilericiliğin ölçütü, ayırdedici ilkesi, savunduğunuz hedeflerden çok kendinizden farklı düşünenlerle ortak hedefler belirleyebilmek, birlikte mücadele edebilmek ve uzunca bir dönem boyunca bunu genişleterek sürdürebilmek olacaktır. Mesele şimdi uzun süreli yapıcı birlikteliklerin mimarı olabilmektir. Çünkü ancak farklılıklarımıza rağmen birlikte arayarak, birlikte yaşayarak, birlikte mücadele ederek yeni dünyalar yaratabiliriz.

Artık eski düzenlere, eski ekonomilere, eski rejimlere, politik koşullara geri dönmek mümkün değil, yönelebileceğimiz tek yön var: Nereye gideceğimizi bizden olmayanlarla, bizim gibi olmayanlarla ama bu yeryüzünde birlikte olduklarımızla eşit haklı olarak birlikte aramaya başlamak.

İnsan hakları mücadelelerinin o zengin birikim ve deneyimiyle birleştiğinde bu yeni anlayış bizi gerçekten yeni dünyalara götürebilir.

İlk insanların bundan otuz kırk bin yıl önce mağara duvarlarına yaptığı resimlere baktığımızda, Fransa’dan Endonezya’ya ya da Güney Afrika’ya kadar bunların her yerde birbirlerine çok benzediğini görüyoruz. Mağara resimleri homo sapiens’in benzer duygu ve düşüncelerini, hayallerini ifade ediyor. On binlerce yıldır evrim ve kültür bizi çok değiştirdi kuşkusuz ama hayallerimiz bugün de ortak, insanlar pekâlâ dünyanın her yerinde sevgi, dostluk, işbirliği ve öğrenmeye dayalı toplumlar oluşturabilirler.