Küresel Sosyal İnovasyon Hareketi

Bugün çok farklı coğrafyalarda birçok şehirde insanlar sokaklara çıkarak, meydanlarda toplanarak, grev ve direnişler örgütleyerek, gösteriler düzenleyerek sözlerini söylemeye başlıyorlar. Bir kentte bastırılan isyan bir süre sonra başka bir kentte yeniden boy gösteriyor. İnsanlar bütün bu eylemlerle hayatın alışılmış şekillerde devam edemeyeceğini, bir şeylerin değişmesi gerektiğini dile getiriyorlar. Politika ve ekonomideki yerleşik kurumların karşı karşıya oldukları yakıcı sorunların çözümünde çaresiz kaldığını gördükçe kendileri harekete geçmeye başlıyorlar.

Bütün bu eylemlerde geçmişten farklı olarak genç erkekler değil kadınlar en önde yer alıyor. Kadınlar bugün insanlığın sosyal mücadeleler tarihinin yeni lokomotifi olarak öne çıkıyor.  Bu çok umut verici, çünkü kadınlar her yerde, her coğrafyada, her sosyal kesimde varlar ve girmedikleri hiçbir alan, başaramadıkları hiçbir meslek, adım atmadıkları hiçbir faaliyet alanı kalmadı. Her yerde kendi rollerini artırmak istiyorlar. Ve çok cesurlar.

Bugün neredeyse bütün yeşil parti ve hareketlerde öncü ve lider kadroları kadınlar oluşturuyor. Geçtiğimiz hafta Finlandiya’da dünyanın en genç başbakanı olarak bir kadın işbaşına geldi ve hükümet koalisyonunu oluşturan beş partinin de başkanı kadın. Bu ayın başında da İzlanda’nın kadın başbakanı ülkesinin “büyüme değil insan odaklı bir ekonomiye” geçeceğini açıkladı. Çok uzak olmayan bir gelecekte kadınlar içinde yer aldıkları birçok önemli alanda sayısal olarak kritik kütleye ulaşacak ve o zaman her şey daha da hızlanacak.

O muhteşem koreografisi ve “şarkı sözleri” ile anında tüm dünyaya yayılan Şilili genç kadınların Las Tesis dansı sanki o günleri müjdeliyor.

***

Neoliberal ekonominin iflası Yeşil Yeni Anlaşma görüşünün güç kazanmasını getiriyor.  Amerika’da 2020 başkanlık seçimlerinin ve yeni AB Komisyonun ana gündemini büyük ölçüde bu konu oluşturuyor. Dünya çapında gelişip güçlenmeye devam eden büyük çevre hareketinin doğrudan bir sonucu bu.

Bu hareket sadece Madrid’de toplanan İklim Zirvesine katılan devlet ve hükümet yöneticilerini ciddi kararlar almaya zorlamak için düzenlenen büyük eylemler gibi çabalardan oluşmuyor. Bugün enerji, tarım, imalat ve hizmetler gibi çok farklı sektörlerde—sosyal amaçlı startuplar, çalışanların kurduğu işletmeler, kooperatifler, platformlar vb.— çeşitli şekillerde örgütlenmiş irili ufaklı kuruluş ve gruplar insanı ve doğayı merkeze alan yeni yaklaşımlar deniyor. Şehirler, topluluklar, dini gruplar, hatta şirketler düzeyinde etkili iklim girişimleri gerçekleşmeye başlıyor. Yaşam tarzlarını, tüketim ve beslenme alışkanlıklarını, ulaşım tercihlerini karbon ayak izlerini azaltacak şekilde düzenlemeye çalışan insanların sayısı her tarafta artıyor.  

Birçok yerde bir araya gelip gönüllü girişimler oluşturan insanlar tarafından dijital teknolojiler—3 boyutlu yazıcılar, açık kaynaklı inovasyon, büyük veri, blok zinciri vb. teknoloji ve yöntemler—atıksız imalat, döngüsel ekonomi, perma tarım ve paylaşım ekonomisi denemelerinde yaratıcılıkla kullanılıyor. 

Meta alanının dışına çıkmanın, paylaşım ve onarım ekonomileri geliştirmenin yolları denenirken bir yandan da insan hakları, hayvan hakları, konut, su, gıda ve sağlık sorunları çevresinde gelişen hareketler sayısız başka odak noktası oluşturuyor.      

Öte yandan 2019 birçok ülkede, özellikle batı dünyasında yerel ve bölgesel yönetimler düzeyinde katılımcı demokrasi denemeleri bakımından patlama yaşanan bir yıl oldu. Bu çabalar henüz değişik ülkelere yayılmış adalar şeklinde gelişiyor olsa da insanların giderek daha çok ilgisini çekiyor. Aslında yeni arayışlar her alanda—şirketlerde, medyada, popüler kültür sektöründe, kamu hizmetlerinde ve sivil toplumda—yaygınlaşıyor.

***

Bütün bu eylem, girişim, deneme ve arayışların hepsini aslında yavaş yavaş oluşmakta olan dev bir küresel ağın düğüm noktaları olarak görebiliriz. Katılanlar arttıkça, düğüm noktaları arasındaki bağlantılar çoğaldıkça, iletişim geliştikçe etkinliği katlanarak artacak bir ağdır bu.

Bu bir küresel sosyal inovasyon hareketidir. İnsanlar piyasaların da devletlerin de çözemediği—kimi durumda çözmek bir yana daha da derinleştirdiği—sorunlarının çözümünü kendi ellerine almaya çalışıyorlar. Toplumun şu ya da bu alanında, şu ya da bu konuda eylem ve işbirliği yapmanın yeni yollarını yaratmaya çalışıyorlar, sosyal inovasyon yapıyorlar. 

Bütün bunlar politikaya, yönetişime ve sosyal değişime kökten farklı yeni bir yaklaşımın boy atmakta olduğu anlamına geliyor. Bu yeni yaklaşımda pratik eskisinden farklı olarak teorinin önünde seyrediyor. Eskiden önce aydınlar sorunların çözümlerini teorik olarak tanımlar ardından bu çözümler pratiğe tercüme edilirdi. Şimdi önce pratik geliyor. Sistematik deneme yapmanın problem çözmenin daha hızlı bir yolu olduğu görülüyor. Pratik önce geliyor, gerçek dünyada—iş hayatında, sivil toplumda ve kamu sektörünün çeperlerinde ve bizzat eylem alanlarında—yapılan deneyler yeni fikirlerin ebesi oluyor. Yaparak öğrenme analize öncülük ediyor. Aydınların rolü de fikir icat etmekten belirmekte olanı anlamlandırma ve genelleştirmeye dönüşüyor.

Önemli olan deneme ve keşif yapmak olduğu için politikalar da eskisinden farklı olarak bütün detayları belirlemeye çalışmak yerine geniş yönelimlere işaret etmekle, daha çok atılacak ilk adımı önermekle yetinmek durumunda oluyor. O yüzden de aynı sosyal inovasyon adımında farklı görüşlerden, farklı siyasi kimliklerden ya da sosyal kesimlerden insanların birlikte davranması, dayanışma ve işbirliği yapması mümkün oluyor.

İnsanlığa ve bireye ilişkin hiçbir anlayış tek başına kendisinin böyle bir girişimin kılavuzu olabileceği iddiasını öne süremiyor. Tam tersine sosyal inovasyon hareketi birbirinden çok farklı öngörü ve yaklaşımlara kucak açmaktan sadece kazanç sağlıyor. Böylece birlikte adım atma, birlikte değerlendirme, birlikte arayış süreçleri içinde birlikte atılacak yeni adımlar belirlenebiliyor.

Küresel sosyal inovasyon ağının tüm dünyaya yayılmış düğüm noktalarının ortak konusu, onları birleştiren asıl bağ, insanın rolünü artırmak çabasıdır. Sosyal inovasyonun özü, insanın rol ve katkısını artıracak kurum, pratik ve faaliyetleri geliştirmek, insanın bireysel ve kolektif olarak kendisini ve çevresini adım adım inşa etme olanaklarının artmasını sağlamaktır.

Bildiğimiz Dünyanın Sonuna Yaklaşıyoruz

Herkes bir şeyleri artırmaya, çoğaltmaya, büyütmeye çalışıyor. Şirketler müşterilerini ve kârlarını, ülkeler ulusal gelirlerini, devletler nüfuz alanlarını, sermaye sahipleri birikimlerini, ordular silahlarını, dinler ve ideolojiler etki alanlarını, partiler oy sayılarını, politikacılar güçlerini…  

Böyle düşününce dönüp tüm insanlık tarihine büyüme, çoğalma, artma, genişleme ve yayılma çabalarımızın tarihi olarak da bakabiliriz. Gerçekten de ilk homo erectus kaç kişiydi? İlk insanların yeryüzünde kapladığı toplam alan kaç kilometrekareydi? Sayımız bugün yedi milyarı geçti, 2050’de 10 milyarın kapısına dayanacağız. Yeryüzünde insan elinin değmediği nokta neredeyse kalmadı. Yetmedi şimdi Mars’ta koloni kurmak istiyoruz.

Ölçülebilir şeyleri artırmak, büyütmek, çoğaltmak dürtüsü sanki insanlık tarihinin ana itici kuvveti. Devletlerin, uygarlıkların, dinlerin tarihini olduğu kadar ekonomilerin, ideolojilerin ve siyasi akımların tarihini de hep “daha çok, daha fazla” elde etme uğraşının gelişim süreci olarak okuyabiliriz.  Bütün bunlar arasındaki rekabet ve savaşlar hep bu yüzden çıkmadı mı?

Çalışma ve yaşam koşullarımızı büyük ölçüde belirleyen de bu büyütme ve artırma anlayışı değil mi?  Ailemizde, okullarda, iş hayatında aldığımız eğitimin, şirketlerimizde ve ülkelerimizde bizleri yönetenlerin bize vaat ettiklerinin özü hep bu değil mi? Kurduğumuz bütün sistemler sürekli büyüme ve yayılmanın mümkün olduğu varsayımı üzerinde yükselmiyor mu?

Evet, doğru hep böyle oldu ve ileride de böyle olacak diyebilirsiniz. Bugün dünyayı yönetenler, büyük devletlerin ve dev şirketlerin yöneticileri de öyle diyor. Bugünlere nasıl geldiysek yarınlara da öyle ilerleyebiliriz, aynı iş yapma anlayışımızı ve politika yapma tarzımızı sürdürerek yol alabiliriz diyorlar. Değişim sözünü ağızlarından eksik etmeseler de söyledikleri “daha çok, daha fazla” elde etmenin yol ve yöntemlerini değiştirmenin ötesine pek geçmiyor.

Ama bu şekilde devam etmek artık mümkün değil. Deniz bitiyor.

***

Bildiğimiz şekliyle dünyanın sonuna yaklaşıyoruz.

Temiz hava, temiz su, verimli toprak, sağlıklı gıda bitiyor. Enerji verimliliği azalıyor. Üretkenlik artışı tıkandı. Ne ekonomilerimiz ne politik sistemlerimiz sürdürülebilir durumda. Her an yeni bir sıra dışı doğal afet olacağı korkusu altında yaşamaya başladık.

İrili ufaklı birçok devlet arasındaki çelişki ve kapışmalar, ticaret savaşları, kural tanımazlık, birbirini çelmelemeler, asimetrik savaşlar, siber saldırılar, bitmek bilmeyen terör…

Ekonomilerin büyüme beklentileri art arda geri çekiliyor, ekonomiler ve giderek internet ağları birbirlerinden ayrılmaya başlıyor, tüm dünyada eşitsizlikler görülmedik ölçüde artıyor…

Türlerin yok oluşu hızlanıyor, her yıl bir önceki yıldan daha sıcak olmaya başlıyor, orman yangınları, seller, su baskınları yaygınlaşıyor. Karbon salımını kontrolümüz altına alma ve aşırı ısınmadan kaçınma şansını yitirmek üzereyiz, ekosistem sorunlarında bir çığ etkisi tetikleyecek geri dönüşü olmayan bir noktaya yaklaşıyoruz.

Büyüme, yayılma, yaygınlaşmanın sonuna gelmekte olduğumuzu gösteren başka olgular da var:

Evrensel geçerlilik iddiaları art arda iflas etti: Sosyalizmin çöküşünü İslamcılığın iflası izledi, şimdi de batı kapitalizminin gerçekleştirdiği son hamle olarak neoliberalizm can çekişiyor. Hiçbir devlet ya da güç dünya hegemonyası kuramıyor.

Evrensel geçerlilik iddialarının çöküşüyle yerelde de çöküşler boy atıyor. Sosyal devletten sonra şimdi de demokratik hukuk devleti her yerde tehdit altında. Yeni gericilik dalgası yükseliyor. Sosyalizm, liberalizm, İslam vb. gibi evrensel geçerlilik iddiasını taşıyan ideolojilerin gerilemesiyle oluşan boşluğu ırkçılık, milletçilik, kabilecilik gibi dar ideolojilerle doldurmaya çalışıyorlar. Farklı bir alternatif oluşturduğu iddiasında olan Çin’in getirdiği yanıt da aynı şekilde baskı ve gözetimi, kontrolü daha da artırmak oluyor.

Büyüme, yayılma, yaygınlaşma çizgisinde ısrar edenler son sözlerini böyle söylüyor.

Yanıt gecikmiyor. Bogota, Paris, Santiago, Bağdat, Beyrut, Tiflis, Prag, La Paz, Tahran ve Hong Kong vb. çok farklı şehirlerde farklı nedenlerden art arda patlayan isyanlar hep aynı mesajı veriyor: Bu böyle gitmez!   

***

İnsanlığı böyle bir uçurumun eşiğine getiren büyüme, çoğalma, artma, genişleme ve yayılma ısrarımızın kaynağında ne yatıyor? Biz neden böyle olduk?    

Bunun kapitalist sistemin ya da özellikle onun son neoliberal aşamasının özünden ya da işleyişinden kaynaklandığı söylenebileceği gibi bizzat insanın doğasından veya özünden geldiği de söylenebilir. Her şeyin insanın fotosentezle stoklanan enerjiyi açığa çıkarıp istediği gibi kullanmasına imkân veren ateşi keşfetmesiyle veya kendisine yetecek olandan daha fazlasını üretmesini mümkün kılan öküzü çifte koşmayı akıl etmesiyle başladığı da söylenebilir. Belki de sorumluluğu akıl ile bedeni, insan ile doğayı birbirinden ayırıp insana aklıyla her şeye hükmedebileceği vehmini aşılayan Descartesci düşünceye yüklemeliyiz.

Ama bütün açıklamalarımızı enlemesine kesen temel bir varsayım var: Kaynakların sınırsız ve sonsuz olduğu, sınırsız ve sonsuz büyüme ve yayılmanın mümkün olduğu inancı.

Bu dünyanın kurucu fikri sınırsızlık ve sonsuzluk. Ekonomilerimizi, siyasi rejimlerimizi, devlet ve toplum teorilerimizi, hepsini her şeyin sınırsız ve sonsuz olduğu varsayımımız üzerine kurduk. Bugün bunun yanlış bir varsayım olduğunu görüyoruz. 

Buraya nasıl geldiğimizi açıklama konusunda anlaşamayabiliriz, aynı açıklamada birleşemeyebiliriz. Ama dünyanın, atmosferin, kaynaklarımızın sınırlı ve sonlu olduğu konusunda çok kolay anlaşabiliriz.

Sınırlı ve sonlu, çünkü her şey, bütün evren madde ve enerjiden oluşuyor. Ve evrendeki madde ve enerji miktarı sabit, değişmez. Bu miktarlar artırılamaz. Ne madde ne de enerji yoktan var edilebilir.

İnsan yaratıcı falan değildir. İnsan sadece birini diğerine dönüştürebilir. İnsan hiçbir şey yaratamaz, sadece var olanları yeni, farklı bir şekilde bir araya getirebilir. Var olanı yeniden düzenleyebilir, yeniden örgütleyebilir, eskisinden farklı bir şekilde bir araya getirebilir. Tercihlerini değiştirebilir. Rotasını belirleyebilir.

İnsanlığın yeni bir yola girebilmesi için yeni bir zihniyete, yeni bir kurucu fikre ihtiyacı var. Her şeyin sonlu ve sınırlı olduğu fikrini temel almak zorundayız. Temiz hava, temiz su, canlı toprak, kullanılabilir enerji, sağlıklı gıda, insanın alın teri göz nuru… Hepsi sınırlı. Bütün sistemlerimizi bu sınırların hiçbir durumda ihlal edilemeyeceği şekilde kurmalıyız. Bütün kurumlarımızı ve işleyişlerini bu gerçekliğe uygun hale getirmeliyiz.

İnsanlığın kendisini ve eylemini bu şekilde yeniden düzenlemesi ancak politika yoluyla, en geniş politik katılımla mümkün olabilir. Sınırsızlık ve sonsuzluk varsayımını iptal etmek bize politikayı da yeniden tanımlamak ve kurgulamak imkânı verecektir.

Mevcut politika anlayışımız mutlaka bir düşmana/karşıta/rakibe karşı odaklanıyor, mutlaka bizi tehdit eden biri var, her zaman ona karşı seferber oluyoruz. Aslında o politikamızın kutup yıldızı, kim olduğumuzu, nereye gideceğimizi, ne yapacağımızı o belirliyor. Politika hep karşıtların mücadelesi olarak anlaşılıyor. Bu tarz politika her zaman güç politikasıdır ve en temelinde de tarafların kendi çıkarlarını ve kendi anlatılarını birbirlerine dayatma uğraşıdır. Politika bir tür savaş gibi anlaşıldığı için, Clausewitz de savaşı “politikanın başka araçlarla sürdürülmesi” olarak tanımlamıştır.  

***

Yeni kurucu fikir yeni bir politika anlayış ve tarzına ihtiyaç duyacaktır. Bu her şeyden önce çatışmacı, kutuplaştırıcı, savaşçı olmayan bir anlayış olmak zorundadır.

Büyüme, yayılma, yaygınlaşmanın sonuna gelinmekte olduğu yerde savaş da sonuç alıcı olmaktan çıkar, bugünkü dinmek bilmeyen terör dalgalarının bir benzerine dönüşür. Toplulukları, halkları, ulusları bir araya getiren bir çimento olmaktan çıkar, toplumların çürüyüşünü hızlandıran bir mikroba dönüşür. Bu, her türlü askeri savaş için olduğu kadar “sınıf savaşı” için de geçerlidir.       

Onun için iki cepheli karşıtlık ve kamplaşmaya dayalı politikadan çok taraflı birlikte arayışa dayalı politikalara, çoğulculuğa ve eşit haklı katılıma dayalı bir anlayışa geçmeye ihtiyaç var.

Aslında insanlık epey zamandır usul usul ama giderek ivme kazanan bir tempoyla politika yapmanın, politik katılımın yeni tarzlarını deniyor. İnsanlığı ve çevreyi bütünlüğü içinde kapsayan farklı yaklaşımlar boy atmaya başlıyor. İnsanlar kaynaklarla ilgili çelişki ve anlaşmazlıklara ve değerlere yaklaşımın denenebilecek yeni yollarını bulmaya çalışıyorlar.

Örnek olarak: Ekolojik, ekonomik ve sosyal sorunlara bütünsel bir çözüm getirmeyi amaçlayan “Yeşil Yeni Anlaşma“ fikriyatı geniş kitleleri etkilemeye başlıyor ve muhalefet partilerinden AB Parlamentosuna kadar değişik düzeylerde politik programlara dönüşüyor.

Yeni çıkış yolları arayışındaki çalışma ve yayınlarda son yıllarda gerçekten bir patlama yaşanıyor. Örneğin iki iktisatçı, Marianne Mazzucato ile Carlota Perez birlikte kaleme aldıkları çalışmalarda yeni teknolojilerin büyük olanaklarının ekonominin ve sosyal hizmetlerin tamamının yeşil dönüşümü için seferber edilmesinin hızla krizden çıkılmasını getireceğini gösteriyorlar. Ekonominin tıpkı doğadaki süreçler gibi sıfır atıkla işlemesini amaçlayan “döngüsel ekonomi” anlayışı bir başka örnek oluşturuyor.

Dönüşüm süreçlerinin uyumlu ve etkin yönetimi için Mazzucato geleneksel sosyalizmin devletçi anlayışından da liberalizmin asgari devlet anlayışından da farklı bir “girişimci bir devlet” tasarımı çiziyor: “Devlet derken farklı kamu kurumlarından oluşan ademi merkeziyetçi bir ağdan söz ediyorum. Bu kurumlar, misyon odaklı şekilde problemleri çözmeye ve risk almaya yöneldiğinde, inovasyon motoru haline gelebilir” diyor. Amin Maalouf da Uygarlıkların Batışı adlı son kitabında toplumlara onları bir arada tutacak bir çimentonun ancak devlet eliyle kazandırılabileceğini ileri sürüyor, “devlet ortak aidiyet duygusunu güçlendiren bağlar dokunmasına bin bir biçimde katkıda bulunur” diyor.

Misyon odaklı, ademi merkezi, çoğulcu ve katılımcı bir ağ olarak örgütlenen bir devlet ve ekolojik, ekonomik ve sosyal dönüşümlerin etkileşimli bütünsel dönüşümü fikirlerini geliştirmede insanlığın yararlanabileceği zengin bir deneyim birikimi var. Bugün geriye dönüp baktığımızda orada yeni gericiliğin bulduklarından farklı şeyler olduğunu da görebiliriz. Kapitalist ülkelerin deneyiminde piyasanın vazgeçilmez bir mekanizma olarak işleyişini gördük. Sosyalist ülkelerin deneyiminde herkesin iş ve konut sahibi olmasının, sağlık ve eğitime engelsiz erişmesinin mümkün olduğunu öğrendik. İskandinav ülkelerin deneyiminde sosyal kapitalizmin başarılı örneklerine tanık olduk. Batı ülkeleri zengin bir demokratik katılım ve çoğulculuk deneyimi sergiler. Bugün Finlandiya’da eğitimin sosyal ve demokratik niteliğini koruyarak içeriğini hızla değişen koşullara göre tekrar tekrar başarıyla uyarlayabildiğini görüyoruz. Çin ise dünyaya planlı kapitalizm diye bir şeyin mümkün olabildiğini gösteriyor. Daha da uzaklara, Aborijinler, Eskimolar ve Amazon yerlilerine baktığımızda doğayla ve diğer canlılarla uyum içinde bir yaşamın pekâlâ mümkün olduğunu görebiliyoruz.

İnsanlık yeni bir rotaya ancak sayıları, elle tutulabilir şeyleri çoğaltmak takıntısından kurtulup eşitlik, kardeşlik, özgürlük, haysiyet, merhamet gibi sayılamaz, cisimsiz şeyleri çoğaltmaya başlayarak koyulabilir.

İsyanı Yeniden Düşünmek

İsyan yavaş yavaş yayılıyor ve yükseliyor. Tarih böyle bir isyanı daha önce hiç görmedi. Bu kez yeryüzü ve insanlar birlikte isyan ediyor. İkisi de kendi tarzında “yeter artık” diyor, “bu böyle gitmez.”

Atmosfer sıcaklığını artırarak, buzullar eriyerek, hortumlar, seller, orman yangınları alışılmış çevrimlerini değiştirerek, türler sahneden çekilerek yeryüzünün isyanını dile getiriyorlar.

Değişik coğrafyalarda birçok şehirde insanlar günlerce, haftalarca meydanlarda toplanarak içlerinde biriken öfkeyi haykırıyor. Bir kentte şiddetle bastırılan isyan bir süre sonra başka bir kentte yeniden boy gösteriyor. Gene başka şehirlerde “Cumaları Gelecek İçin“ ya da “XR – Yokoluş İsyanı“ gibi hareketler yaygınlaşıyor. Neredeyse tüm ülkelerde kadın hareketleri etkinliklerini ve etkilerini artırıyor. “Yeşil Yeni Anlaşma“ konsepti altında yeşil ve sosyal fikirler Amerika’da ve Avrupa’da büyük politika alanında iç içe geçmeye başlıyor, geniş kitlelerin ilgi odağına yerleşiyor. Öte yandan göçmenler de önlerine çıkarılan engelleri bir şekilde aşarak zengin ülkelere yönelmeye devam ediyor.

Greta Thunberg’in Birleşmiş Milletler Kürsüsünden dünyayı yönetenlere yönelttiği “Siz bizi aldattınız, hayallerimizi yıktınız, buna nasıl cesaret ettiniz!“ sözü sanki tüm dünyada tüm yönetilenlerin ortak görüşü haline geliyor.

Ancak bütün bunların dünyayı yönetenler üzerinde henüz pek bir etkisi görülmüyor. Pervasızlıkları devam ediyor. Hâlâ maddi ilerleme ve endüstriyel genişlemenin sosyal, çevresel ve politik yıkım getirmeden devam edebileceğini ileri sürüyorlar. Yollarını değiştirmeye yanaşmıyorlar. O yüzden ekolojik çöküş ve biyosferin daralması, sosyal ve ekonomik eşitsizliğin büyümesi hızlanıyor. Ekonomik ve politik güç giderek daha az sayıda elde yoğunlaşıyor ve kurumsallaşmış şiddet artıyor. Başvurdukları çare demokratik yönetişimden vazgeçmek, insanların özgürlüklerini kısıtlamak, kazanılmış hakları geri almak, militarizmi tırmandırmak oluyor. Her yerde isyanın karşısına çıkardıkları biber gazı ve göz yaşartıcı bomba oluyor.

Bütün bu yaptıklarını haklı göstermek ve üstünü örtmek için de “korku politikası”na başvuruyor, insanların öfke, korku ve güvensizlik duygusunu manipüle etmeye çalışıyorlar. Tıpkı yasalara bağlı çalışmak zorunda olan geleneksel baskı kuvvetleriyle yetinmeyip çeşitli “özel güvenlik güçlerini” devreye sokmak zorunda kaldıkları gibi, yeni bilinç karartma ve algı yönetme araçlarına da başvuruyorlar. İdeolojinin yerini olgu ve kanıtları dikkate almayan, içi boş konspirasyon teorileri ile “mağduriyet duygusu, paranoya, narsisizm ve eğlence karması”ndan oluşan “postmodern popülizm” alıyor.

Özetle, Büyük İsyana böyle “hibrid bir savaş”la karşı koymaya çalışıyorlar.

***

Bugün gene insanlık tarihinin aşırı ölçüde şiddete dayalı ve istikrarsız bir dönemindeyiz ama bu daha önce yaşananların hiçbirine benzemiyor. O nedenle bugünkü gerçekliği geçmiş dönemlerin koşulları altında biçimlenmiş teori ve bakış açılarıyla anlamak ve o dönemin kavramlarıyla anlamlandırmak mümkün olmuyor.

Kent isyanlarını dünya çapında bir “devrimci durum” olarak görmek ne kadar yanıltıcı ise, bunların kendi başına olumlu sonuçlar getireceğini sanmak da o kadar anlamsız. Evet, isyanlar genellikle yeni bir dönem başlatırlar, ama iyi gelişmelere yol açabilecekleri kadar isyan edenlerin hiç istemedikleri sonuçlar da getirebilirler. Her şey kuvvetler dengesine bağlıdır.

Orta ve Doğu Avrupa’da eski sosyalist ülkelerdeki 1989 isyanları başarıya ulaşarak isyan ettikleri rejime son vermeyi başarmıştı, ama kurulacak yeni düzeni etkilemeye, olumlu yeni bir sentez oluşturmaya yetecek güçleri yoktu. O yüzden son sözü söylemek batı kapitalizmine kaldı.

Occupy Hareketi, Arap Baharı, Gezi gibi örnekleriyle bir önceki kent isyanları dalgası dünya çapında umut dolu yankılar uyandırmıştı. Sosyal medyanın olanaklarını kullanarak kendiliğinden ve olağanüstü hızlı bir şekilde insanları büyük eylemlerde buluşturması, örgütlere ve liderlere ihtiyaç duymadan direnmesi her yerde ilgi ve sempati yaratmıştı. Bu yeni tarz isyanlar birçok yeni gelişmenin başlangıcı oldu, ama hiçbir yerde kalıcı olumlu sonuçlar getiremedi.

İnsanları sosyal medya aracılığıyla kısa süreler içinde mobilize etmek, büyük kitle eylemlerinde bir araya getirmek, lojistik ve haberleşme sorunlarını çözerek anında tepki göstermelerini sağlamak, bugün de Hong Kong’daki eylemlerde gördüğümüz gibi, protesto ve direniş için muazzam bir olanak olarak ortaya çıkıyor. Ancak anındalığın ve kendiliğindenliğin bu büyük cazibesi, sonuç alıcı politik güç oluşturma açısından yaşamsal önemde olan inşa süreci—sosyal hareketin inşa edilmesi—henüz tamamlanmadan sosyal seferberliğe başlanmasını getiriyor.

Bir süre şu ya da bu düzeyde katılmış herkesin bildiği gibi, sosyal hareketlerin inşa olması her zaman uzun süreler gerektirir. Sosyal seferberliğin kısa vadeli taktikleriyle ulaşılacak bir şey değildir. Kapasite oluşturmak, uzun vadeli örgütlenmek, taktik ve strateji geliştirmek için müzakereler yürütmek ve kalıcı yapılar oluşturmak ve bunları deneme ve yanılma süreçleri içinde geliştirmek için görece uzun zamanlara ihtiyaç vardır. En önemlisi hareketin başarısı için zorunlu olan unsurun, katılımcılar arası karşılıklı sosyal güvenin oluşması için zamana ihtiyaç vardır. Birlikte çalışmak, tartışmak, geçmiş deneyimlerin derslerini değerlendirmek, dostluklar geliştirmek, karşılıklı güven oluşturmak açıktır ki sosyal medya iletişiminin zayıf bağlantılarıyla olacak şeyler değildir. Sosyal güven insanlara aralarında benzer anlamlarla, referans noktalarıyla, temel bilgiye dayanan medeni bir iletişim kurma yeteneği kazandırır.  

Gezi de dahil son yılların şehir isyanlarının çoğunda tanık olduğumuz gibi hareket daha inşa olmadan protesto ve politik eylem gündeme geldiğinde sonuç ister istemez yataylık, lidersizlik ve stratejik vizyon eksikliği oluyor. Bunların eksikliği direnişin hızı ve anındalığıyla birleşince “taktiksel donma durumu“ ortaya çıkıyor, değişen koşullara göre değişik taktikler uygulamak da karşı tarafla müzakere yürütmek de söz konusu olamıyor.

***

Soğuk Savaş bundan 30 yıl önce Berlin Duvarının yıkılmasıyla sona erdiyse, onu sona erdiren nihai güç Orta ve Doğu Avrupa halklarının— Gorbaçov politikasının şemsiyesi altında—yürüttüğü şiddeti dışlayan, kararlı ve boyun eğmez barışçı mücadelesi olmuştu. Barışçı isyan savaşın şiddetini alt etmişti.

O tarihten bu yana tanık olduğumuz bütün şehir isyanlarında ne zaman barışcıbarışçı direnişe şiddet karıştıysa orada iflas kaçınılmaz oldu.

Evet, önceki yüzyıllarda devrimlere hep savaşlar yol açmıştı. Devrimlerin karakterini belirleyen savaş olmuştu. Devrim şiddetle özdeşleşmişti. Ama şiddete dayanmak, şiddet uygulamak, sonunda o devrimlerin de başını yemişti.

Bugün isyancıların şiddete başvurması, onu uygulama kapasitesi bakımından yarışmanın hiçbir şekilde mümkün olmadığı karşı tarafın eline kendini haklı gösterme ve isyancıları olası müttefiklerinden tecrit etme bakımından eşsiz bir silah vermekle kalmıyor, isyancıları en önemli gücünden, ahlaki üstünlüğünden de yoksun bırakıyor. Karşı tarafa aynı insanlık dışı yöntemlerle yanıt vermek isyancıyı hibrid savaşta daha baştan yenik düşürüyor. Bugün yayılan şehir isyanlarında ne yazık ki gene buna tanık oluyoruz.    

Son tahlilde şiddet yeniliğin değil yıkımın ebesi oluyor. Şiddet artık—tekrar tekrar çok acı şekillerde gördüğümüz gibi—barış, özgürlük, eşitlik, adalet, demokrasi isteyenler için sadece ayak bağıdır. İsyan ile şiddetin ilişkilendirilmesine artık hiçbir şekilde izin vermemeliyiz.

Özetle, her bakımdan daha kat edilecek çok yol var.

***

Aslında bugün çok farklı coğrafyalarda, farklı sosyal-kültürel-tarihsel koşullarda, farklı biçimlerde yükselen ayrı ayrı hareketleri küresel bir Büyük İsyan Ağının değişik düğüm noktaları olarak görebiliriz.  

Bu ağda yer alan ve alacak herkesin farklı bir anlatısı var. Herkes kendi karmaşık gerçekliğinin bir ürünü. Herkes kendisini harekete geçiren nedenleri farklı algılıyor. Kimi iklim değişikliğinin getirdiği felaketlerinden, kimi artan gelir eşitsizliğinden, işsizlik ve pahalılıktan, kimi erkek egemenliğinden, kimi ahlaki yozlaşmadan vb. mustarip olduğunu düşündüğü için sesini yükseltiyor.

Büyük İsyan bu farklı anlatıların hepsine aynı ölçüde saygı gösterildiği ölçüde güçlenecektir. Hiçbir mücadele ya da hedef ötekilerden daha önemli değildir. Kaldı ki hiçbir zaman aynı şekilde düşünmeyeceğiz, hakikati hep farklı açılardan ve ancak parçasal olarak görebileceğiz.

Bizi ancak karşılıklı hoşgörü bir arada tutabilir. İnsanlar uzun vadeli düşünme ve arzu ettikleri geleceği biçimlendirme kapasitelerini ancak birlikte tartışarak geliştirebilirler. Hoşgörü ve çoğulculuk onun için vazgeçilmezdir.

Ağların gücü katılanların sayısına bağlı olarak üssel olarak artar. Bunun anlamı, Büyük İsyan Ağının farklı düğüm noktaları arasındaki bağlantılar, etkileşim, ilişki ve diyaloglar, bilgi ve deney alışverişleri ve dayanışma ne kadar artar, çeşitlenir, pekişirse isyanın o kadar olumlu sonuçlar getirebileceğidir.

Ancak uzun bir zaman alacak böyle bir süreç içinde gerek ayrı ayrı sosyal hareketlerde gerekse küresel düzeylerde birlikte oluşturulmuş kolektif liderlikler, ortak vizyonlar, strateji ve taktikler ortaya çıkabilir. Böylece insanla yeryüzü de yeniden kol kola girebilirler.   

***

Büyük İsyanın her iki bileşeninin de—yeryüzü ile insanlar—talep ettiği şey aslında koruma altına alınmaktır. Evet, ikisi de tıpkı müzelerde koruma altına alınan sanat eserleri, kültürel miras öğeleri gibi korunmak istiyorlar.

Yeryüzü; doğanın dengelerinin, ekolojilerin sağlığının, biyoçeşitliliğin, toprağın canının, hava ve suyun akışının insanın bozucu müdahalelerine karşı korunmasını istiyor.

İnsanlar baskı ve tahakküme, sömürü ve adaletsizliğe karşı korunmak istiyorlar, bunun için eşit haklılık talep ediyorlar. Korunmasız insanlar koruma altında olanlara katılmak, onlarla eşit haklı kabul edilmek, barınma, beslenme, eğitim, sağlık, ulaşım vb. ihtiyaçlarının eksiksiz karşılanmasını istiyorlar.

İsyanların özü budur.

Gerçekten doğanın her bir parçası, her insan eşsiz bir sanat eseridir. Yeryüzünün, canlı ve cansız doğanın milyarlarca yıllık birleşik serüveninin bir eseridir. Onun için müzelerdeki eserler gibi özenle korunmalıdırlar. Tıpkı müzelerdeki eserler için sağlandığı gibi onlara da varoluşlarını huzur içinde sürdürmeleri için uygun iklimsel ve maddi koşullar sağlanmalıdır. Ama aynı zamanda ikisinin de Da Vinci’nin Mona Lisa’sına ya da Rembrandt’ın Gece Devriyesi‘nin başına geldiği gibi, ellerinde bıçak kendilerine saldırabilecek olan manyaklara karşı da korunması gerekecektir.

“Güzellik benim için insanların onurudur”

“Çektiğiniz fotoğraflardaki insanlara baktığımızda, ister göçmen ister maden işçisi isterse yağmur ormanı sakini olsun, hepsinin kendi onurunu yansıttığını görüyoruz.  Bu sizin için neden bu kadar önemli?”

Neue Zürcher Zeitung gazetesi muhabirinin kendisiyle yaptığı röportajda yönelttiği bu soruya ünlü fotoğrafçı Sebastião Salgado şöyle cevap veriyor:

“İnsanlarda bu onur vardır, ama bunu göstermeyi istemek gerekir. Onun için önce onlarla birlikte zaman geçirmelisiniz. Yedi yıldır hep Amazon bölgesindeyim. Göçler Projesine sekiz yılımı verdim. Bunlar kısa süreler değil. İnsanları ve durumlarını anlamam için bu zamana ihtiyacım var, aynı şekilde insanların da beni tanıması ve fotoğraflarını niçin çekmek istediğimi anlamaları için de.”

Alman Kitapçılık Sektörünün 2019 Barış Ödülünü alan Salgado, kendisiyle bu nedenle yapılan röportajda şöyle devam ediyor:

“Çoğu fotoğrafçı birkaç gün için gelir, resimlerini çekip gider. Bu, bir toplulukta olan biteni anlamaya yetmez. Benim tekniğim zaman. Her şey insanlarla birlikte geçirdiğim zamana bağlı. Bu aynı zamanda saygı meselesi. Benim için en önemli olan onların onurlarını göstermektir. Güzellik benim için fotoğraftır, ışıktır, içinde çalıştığım mekândır, gördüğüm insanların onurudur.”

Bugün yeryüzünde yaşayan 7,5 milyar insan hepimiz aynı ölçüde onuru, saygıyı, eşit kabul görmeyi hak ediyoruz. Salgado’nun o eşşiz fotoğraflarında gösterdiği gibi, hayatın temel gerçekliği birbirimizden daha önemli olmadığımız, olamayacağımızdır. Çünkü tabiatta birimize diğerinden daha çok değer veren hiçbir şey yok. Biyolojinin altını çizdiği gibi,  hepimiz aynı ölçüde değerliyiz ve ölümlüyüz. İnsanlar arasındaki farklılıkların bazı insanların mükemmele/saygıya/onura/eşit kabul görmeye yakın, bazılarının uzak olduğu anlamına gelen bir derecelendirme içerdiğine ilişkin hiçbir bilimsel kanıt yok. Kaldı ki hepimiz aynı yerden, 4 milyar yıl önceki anaerobik bakterilerden—ya da “topraktan”— geliyoruz.

İnsanların onuru, Salgado’nun vurguladığı gibi, eşsiz bir güzelliktir. İnsanların eşit kabul görmesi bu güzelliğin kutsanmasıdır. Bir insanın tıpkısının aynısı ikinci bir insanın olma olasılığı mutlak olarak sıfırdır. Ve bu mutlaklık bütün canlı türleri için geçerlidir. Hiçbir türde iki birey aynı değil, her birey benzersiz, farklıdır. Onun için her birey, bütün insanlar onurludur.

***

İnsan türümüz bugün kendisine ilişkin bu temel gerçekliği kabul etmekten çok uzak. Türümüzün farkında değiliz. Ve farkına varmamız da göründüğü kadarıyla kolay olmayacak.

Bugün hemen hepimiz kendimizi esas olarak ailemizin, ülkemizin, sosyal grubumuzun ya da mesleğimizin içinde biri olarak  düşünüyoruz, 7,5 milyar insandan biri olarak görmüyoruz.  Kimliğimizi öyle algılamıyoruz. Onun için, ait olduğumuzu düşündüğümüz grubun/grupların  dışında kalan insanları önemsemiyoruz, bizden saymıyoruz. Kendi amaçlarımızın peşinde koşuyor, insan türünün bütünü için herhangi bir sorumluluk üstlenmiyoruz. Aynı şekilde yeryüzünde diğer canlılarla, bitkiler ve hayvanlarla birlikte, onlarla bağ ve ilişkiler içinde var olduğumuzu da çoktan unuttuk. Kendimizi sadece bir birey olarak görmeye alıştık, canlı ve cansız doğanın bir parçası olarak düşünmekten vazgeçtik. Oysa düşünmek insan türünün ayırt edici özelliğiydi. 

Türümüzün farkına varmak için önce her birimizin kendisini 7,5 milyar insandan biri ve doğanın bir parçası olarak düşünmeye başlaması gerekiyor. Ama birbirimizi aynı türün eşit haklı, onurlu üyeleri olarak görebilmemiz için bakış açımızın yanı sıra bir şeyi daha değiştirmemiz gerekiyor— başarı tanımımızı.

Bugün vardığımız noktada tüm dünyada, bütün ülkelerde, insanların büyük çoğunluğu tarafından fiilen benimsenen ve uygulanan başarı tanımı hep daha fazlasını, daha çoğunu elde etmek, sahip olunanları daha da artırmak gibi amaçlara dayalıdır. Ekonomiyi büyütmek, üretimi artırmak, daha çok tüketmek, zenginliği artırmak, verimliliği artırmak, performansı artırmak, gücü artırmak.. hep daha fazla nesne, daha fazla birikim. Büyüyen sayılar dünyası. Dijitalleşme koşullarında bu, üssel olarak büyüyen bir sayılar dünyası haline geliyor.

***

Doğanın, canlıların evriminin bir planı yok. Evrenin hareketi bir niyet ya da  amaç peşinde gitmiyor, izlediği belli bir yön yok, tanımlanmış hedeflerin peşinde değil.  Bizim ise amaçlarımız, plan ve programlarımız var.

Sorun bugün bizim amaçlı eylemlerimizle yeryüzünün amaçsız hareketi arasındaki ilişkinin birbirlerini karşılıklı tahrip eden bir ilişki haline gelmiş ve bu tahribatın neredeyse üssel olarak hızlanmakta olmasıdır. Hem yeryüzü hem insanlık bu kapışmada aldıkları yaraları kendiliğinden onaramaz, yeniden iyileştirilmez hale geliyor. Bugün böyle bir yerdeyiz ve dünyanın geleceğinin bir garantisi yok.

Artan sosyal ve ekonomik eşitsizlikleri, iklim değişikliğini, türlerin hızlanan yokoluşunu bugün hemen herkes görüyor, bunlar giderek daha çok konuşuluyor. Çeşitli politika önerileri getiriliyor, anlaşmalar yapılıyor, önlemler alınıyor. Ama herhangi bir iyileşme sağlanamıyor. Sağlanamıyor çünkü çıkış yolu için tür çapında bir tepkiye ihtiyaç var.  İnsan türünü daha fazlasına sahip olma zihniyetinin tasallutundan kurtaracak bir gelişmeye ihtiyaç var.

Evet, farklı şeylere sahip olma arzusu her zaman insanın kimlik kurgusunun ayrılmaz bir parçası olmuştur. Sahip olduğumuz şeylerin başkalarına ve kendimize kim olduğumuzu söyleyen sihirli bir yanı vardır. Ama bizi insanlıktan uzaklaştırmayacak şeylere sahip olmakla yetinmeyi de pekâlâ tercih edebiliriz. Tarihte de günümüzde de bunu yapabilenlerin örnekleri pek çok.    

Bunun için insanlığın başarı tanımını değiştirmemiz gerekiyor. Başarıyı daha çok elde etme, daha çok biriktirme temelinde değil, diğer canlılarla denge içinde gelecekte de var olabilme temelinde, onurlu bir ortak yaşam gayesi doğrultusunda yeniden tanımlamaya ihtiyacımız var.  Ve bu temelde iş yapma kültürümüzü, tüketim kültürümüzü, işbirliği yapma kültürümüzü ve yaşam tarzlarımızı, yerel ve küresel politik sistemlerimizi yeniden düzenlemeye ihtiyacımız var. Artık büyüme amaçlarımızı değil, yeryüzündeki, diğer canlılar arasındaki yerimizi düşünmeye ihtiyacımız var.

Köklerimizi, sağlıklı toprağa, temiz suya ve havaya, ormanlara, bataklık ve çöllere bağımlı olduğumuzu, diğer insanlara, hayvan ve bitkileri muhtaç olduğumuzu düşünmeye ihtiyacımız var — bağlarımızı, ilişkilerimizı ve diyaloglarımızı.

Ve birlikte zaman geçirmeye olan ihtiyacımızı.

Yolumuzun aynı olduğunu, hepsiyle yoldaş olabileceğimizi.

Eşrefi hakikat

Şu bir gerçeklik: İnsanlar farklı farklı, aynı değil. Kadın, erkek; çalışan işveren; Türk Kürt; Alevi Sünni; muhafazakâr modernleşmeci; göçmen yerli; beyaz renkli… Bu farklılıkların biyolojik, sosyal ya da kültürel nedenleri var.

Bu farklılıklara nasıl yaklaşmalıyız?

Bu sihirli bir sorudur. Bugün tüm insanlığın karşı karşıya olduğu bütün büyük sorunların kökeninde bu soruya verilen belli bir cevap yatıyor. Ama aynı şekilde bütün o sorunların çözüm yolu da bu soruya bir başka cevabın verilmesinden geçiyor.

Nasıl mı?

Birinci seçenekte, insanlar arasındaki biyolojik, sosyal ya da kültürel farklılıkları onlar arasında eşit haklı ilişkiler kurulmasına imkân vermeyen engeller olarak görür ve gösterirsiniz. Buna göre farklılıkların tarafları arasında mutlak eşitsizlik vardır. Değerleri, anlamları, hatta özleri farklıdır. Sizin olduğunuz taraftakiler üstün, kişilikli, nitelikli, asil insanlardır. “Ötekiler” aslında insan bile sayılmaz. Bunlar iki karşıt kutuptur. Bizim güvenliğimiz için “ötekiler” sürekli dışlanmalı ve dışsallaştırılmalıdır; araya bölmeler, sınırlar, çitler, duvarlar çekilmelidir. (Bunlar fiziksel olabileceği gibi gözle görülmez, saydam engeller de olabilir.)

“Öteki” sosyal grupların ya da sınıfların biyolojik farklılıkları ya da kültürel, etnik, ulusal, dilsel veya dinsel vb. kültürel farklılıkları onların ortak olumsuz özellikleri ve karakteristikleri olarak gösterilir. Böylece mevcut hiyerarşi ve ayrımcı uygulamalar temellendirilir. Oysa bu nitelemeler politik durum ve çıkara göre değişen “inşa edilmiş” gerçeklikler, inanç ve uygulamaların genelleştirilmiş soyutlamalarından oluşan “hayali” kültürlerdir. Bu ayrımlar aşılamaz bölünmeler (uzlaşmaz çelişkiler) vaaz eder. “Bizim” taraf uygar, güvenilir, bilinir olurken “öteki” vahşi, tehlikeli, farklı ve kötüdür.

Bu tür bir hiper-gerçeklik çizimi ya da kurgusu en temelde güçlünün güçsüzü sömürmek için kurduğu eşitsiz ilişkiyi haklı göstermeye yarar. Gerekçe basitçe şöyledir: “Ötekini sömürmek, onun kaynaklarına el koymak, onu kendime tabi kılmak için değil, sadece ve sadece niteliksiz, ahlaksız, geri, kültürsüz, cahil ve vahşi olduğu için ona eşit davranamam, onu sürekli baskı altında tutmalı ve dışsallaştırmalıyım.”

Mısır’da, Eski Yunan ve Roma’da insanlar böyle köleleştirildi. İspanyol ve Portekizliler Latin Amerika yerlilerini, Avrupalı sömürgeciler Afrikalıları, Brezilya’nın egemenleri Amazon yerlilerini, Beyaz Amerikalılar siyahları, kapitalistler işçileri—ve erkekler kadınları hep bu tür hiper-gerçeklik kurgularına dayanarak sömürdüler, sömürüyorlar.

Bugün mevcut yaşam sisteminin tasarımı harcanabilir “ötekiler” zararına kaynak istihracını maksimize etmek üzerinde yükseliyor. Teknoloji güdümlü sanayi toplumunda yeryüzü de insan türünün sonsuz tüketimi için sömürülecek dışsal bir kaynak olarak görülüyor ve “ötekileştiriliyor”.

***

Ancak tarih de ta en başından beri ötekileştirilenlerin kendilerini ötekileştirenlere karşı isyan ve mücadelelerinin tarihi oldu. Kendilerine uygulanan baskılara ve sömürüye karşı eşit haklı insanlar olarak kabul görme mücadeleleri olarak gelişti. İnsanlık tarihi köleler, köylüler, işçilerden sömürgeleştirilen halklara, kadınlar ve LGBTI’lere kadar ötekileştirilenlerin eşit haklı insanlar olarak kabul görme mücadelelerinin tarihidir.

Öyledir ama şu da var: Tarihte devran dönüp de ezilenler, sömürülenler, aşağılananlar başa geldiklerinde taşıdıkları vaatleri her seferinde boşa çıkardılar, bir süre sonra daha öncekilerden pek farkları kalmadı. Son tahlilde her seferinde nihai karar mekanizmaları güç sahibi olanların elinde kalmaya devam etti.

Bütün devrimlerin tarihinde tekrar tekrar yaşanan bu trajedinin nedeni nedir?

Dönüp dolaşıp aynı yere gelindi hep, çünkü farklılıklara, karşıtlıklara, çelişkilere ilişkin ezenlerin sahte çizimi, sonunda ister istemez ezilenin de tasavvuru haline geliyordu. Kendilerine anlatılan hikâyenin gerçekten kendi hikâyeleri olduğuna inanıyorlardı. Egemen, sömürücü, ötekileştirici olan tarafın çizimi gerçeklikle ilgisi olmayan bir hiper-gerçeklik ise, ezilenin (sömürücüye ilişkin) tasavvuru da aynı şekilde bir hiper-gerçeklik oldu hep. Ötekiler de ister istemez kendilerini karşıt, düşmanca bir kutuplaşmanın tarafı olarak gördüler ve öyle davrandılar. Onların gözünde de kendileriyle daha güçlü olanlar arasında uzlaşmaz çelişkiler vardı. Böylece onlar da aynı hiper-gerçekliğin, sahte hakikatin esiri haline geliyorlardı.

***

Peki, ama tarih hep böyle mi devam edecek?

Bu bizim tercihimize bağlı, yüzlerce yılın mirası hiper-gerçeklik kurgularının esiri olmaya devam edip etmeyeceğimize bağlı. Bu esaretten kurtulmanın yolu hiper-gerçekliğin nasıl kurgulandığını bilmekten geçiyor. Bu kurguyu reddetmezseniz bu kısır döngüden kurtulamazsınız.

Bu kurguyu reddetmek için şunu görmeliyiz. Sihirli sorunun ikinci bir cevabı da olabilir. İnsanlar arasındaki biyolojik, sosyal ya da kültürel farklılıklara yaklaşım konusunda ikinci bir seçenek de söz konusudur. Karşıtlıklar, çelişkiler canlı yaşamın ve toplumların varoluş tarzıdır. Onlarsız ne doğum ve ölüm ne de hareket, değişim, evrim ve gelişme olur. Karşıtlıkların, karşıtlığı oluşturan tarafların, yanların varlığı doğal bir olgudur. Varoluşta, harekette, evrim ve gelişmede iki tarafın da rolü vardır; ikisi de önemli, vazgeçilmez, dolayısıyla eşdeğerdir. Farklılıklar çelişkilere, anlaşmazlıklara yol açabilir ama kutuplaşmaya ve düşmanlığa yol açmak zorunda değildir.

Bu farklılıklara gerçeklikte oldukları gibi onlara herhangi bir anlam, değer, öz eklemeden, yorumsuz yaklaşabiliriz. Bunlar vardır, hep olmuşlardır ve olacaklardır. Normal ve gerçektirler. Tarafların biri diğerinden daha değerli, asil, ahlaklı ya da önemli değildir. Hepsi eşit haklıdır.

Tarihteki bütün bilge insanların, sayısız filozofun, sanat ve edebiyat insanının yüzlerce yıldır bize anlata geldiklerinin özü de aslında bundan ibarettir.

Eşit haklılık–sihirli kavram budur. Bütün sorunları çözecek sihirli anahtar bu iki kelimede saklıdır. İnsanların dili, dini, milleti, sınıfı, kimliği, cinsiyeti, cinsel tercihi, mesleği, biyolojik ve fiziksel özellikleri ne olursa olsun hepsi eşit haklıdır, aralarında eşit haklı ilişkiler kurmak durumundadır. Bu yaklaşım insanlar ile diğer canlılar arasındaki ilişkiler için de geçerli olmalıdır. “Eşrefi hakikat” budur.

***

Eşit haklılığı kabul etmek, kendi hakikatimizin, kendi doğrularımızın üstünlüğü inancını bir kenara bırakmayı gerektirir. Çelişkili bakış açılarını dışlamadan enformasyon akışlarını incelemeyi gerekir. Eğer insanlar arasında uzlaşmaz çelişkiler, ebedi ve ezeli düşmanlıklar yoksa hakikate de böyle yaklaşmak zorundayız demektir. Bizim düşüncemiz, görüşümüz her zaman sınırlı bir veri kümesine dayanır. Bakışımız hep sınırlı kalacak. Bizim görüşümüz sadece dünyaya ilişkin bir perspektif; hiçbir zaman hakiki, tam ve kesin bir dünya resmi değil. Onu düzeltmek için farklı perspektiflere ihtiyacımız var. Onların uyumsuzluğu içinde yolumuzu bulmamız gerekiyor.

Kendi bilişsel önkabul ve uygulamalarımızı sorgulamayı göze alamazsak kendi kapalı enformasyon devremizin , “yankı odamızın” dışına çıkamayız. Oysa anlam yapıcı başka, hatta karşıt enformasyon devrelerine açık olmaya, enformasyonun açık düğüm noktalarından beslenmeye ihtiyacımız var. Kuşkusuz oralardan geçerli içgörüler edinebilmemiz için, onların hata ve tutarsızlıklarını, olası yalan ve uydurmalarını reddedecek bir epistemolojik otantikliğe ve sağlam değerlere sahip olmamız gerekir.  

Doğanın ve yaşamın evrimi insan türünün yanı sıra başka canlı türlerin de varlığına bağlı. Aynı şekilde ekonomik, sosyal, politik yaşam çok paydaşlı, çok taraflı. Eğer bu iki olguyu kabul ediyorsanız artık çok türlü/çok paydaşlı düşünmeye geçmek zorundasınız. Sadece kendi türünüzü, kendi tarafınızı düşünmeye devam etmek demek bugün sadece ve sadece koşar adım felakete doğru gitmek demek olur.

Bugün sınıfçılık, ideolojik ve kültürel bencillik, ırkçılık ve şovenizm, cinsiyetçilik ve türcülük – bunların hepsi karşı tarafı dışlamak, ezmek, baskı altında tutmak hatta yok etmek tercihinde buluşuyor.  Bugün Suriye, Afganistan, Yemen, Libya’da savaşlar… İklim, enerji, gıda, su krizlerinin iç içe geçmesi… Göç salgını… Yeni gericiliğin yükselişi… İktidarın katılaşması ve merkezileşmesi…

Hepsinde geçerli olan tek senaryo taraflar arasındaki düşmanca kutuplaşma.

Çıkış yolu sihirli soruya ikinci cevabı vermekte. İnsanlar ne kadar farklı olsalar da eşit değerdedir, eşit haklıdır, aralarında eşit haklı ilişkiler kurmak durumundadır. Çıkış yolu çoğulculuk, karşılıklı hoşgörü, eşit haklı yarışma, kendi çıkarını genelin çı­karı için sınırlama, mutabakat, ortak de­ğerlerin egemen olmasıdır. İnsanlar arasındaki sömürü, baskı ve düşmanlık ilişkileri ancak böyle bir süreç içinden geçerek eşit haklı ilişkilere dönüşebilir. 

Tarihsel geliş­me içinde tekrar tekrar ortaklaşa geliştiri­lecek değerler olarak ortak değerlerin egemen olmasıyla, politikanın sağduyu ve akıl yoluyla yeniden yapılanmasıyla, dünya düzeni demokratik (bütün bileşen­lerin eşit haklı katılımıyla), adil (bütün bileşenlerin çıkarlarının dengelenmesiyle) ve barışçıl, insancıl şekilde yeniden yapılandırılabilir.

Doğru ancak kolektif olarak bulunabilir.

İnsanlığın Dizleri Artık Tutmuyor

Bugün küresel gelişmelerin başlıca itici kuvvetlerini iklim değişikliğinin derinleşen ve yaygınlaşan etkileri ile demokrasiye yönelik küresel saldırı oluşturuyor.

Gezegenimizin yaşamakta olduğu iklim değişikliğinin etkileri çeşitleniyor: Dünyanın her yerinde, özellikle kutup bölgelerinde buzullar eriyor. Bunun sonucunda deniz düzeyleri artan bir hızla yükseliyor. Sıcaklıkların artması ve buzulların azalması yaban hayvanlarını ve onların habitatını etkiliyor, türlerin yok oluşu hızlanıyor, birçok hayvan yer değiştiriyor. Yağmur ve kar yağışı artarken bazı bölgelerde de kuraklıklar yaygınlaşıyor. Alışılmadık iklim olayları ve doğal afetler yaşanıyor. Orman yangınları sıklaşıyor, su sıkıntısı artıyor, bazı bitki türleri bozuluyor. Arılar azalırken sivrisinekler, denizanaları ve tarım zararlıları gibi bazı hayvanlar çoğalıyor. Sanayi ve tüketim ürünlerinin atıkları hava, toprak ve suyun kirliliğini artırıyor. 

Aynı zamanda demokrasiye yönelik küresel çapta bir tehditle karşı karşıyayız. Freedom House’un 2018 raporu, 2006’dan bu yana 113 ülkede özgürlüklerin net olarak azaldığı ve küresel özgürlüğün art arda 12 yıldır gerilemekte olduğunu bildiriyor. Böylece İkinci Dünya Savaşından bu yana git gelli de olsa genel olarak yükselmekte olan demokrasi dalgası güçlü bir otoriter dip akıntısı tarafından durduruluyor. Demokrasi dünya çapında bir resesyona girmiş bulunuyor. Otokratlar inisiyatifi ele alıyor, demokratlar savunma konumlarına çekiliyor, rekabetçi politika ve özgür ifade alanı daralıyor. Otoriter liderler artan ölçüde içeride daha baskıcı, dışarıda daha saldırgan hale geliyor ve rüzgârı arkalarına aldıklarına olan inançları artıyor.

* * *

İçinde yaşadığımız ve Androposen olarak adlandırılan çağın belirleyici özelliği, bir bütün olarak insan faaliyetinin gezegensel bir kuvvet haline gelmiş olması. Daha önceleri gezegenimizin hayatında sadece bir katılımcı olarak yer alan insan faaliyeti bugün artık egemen faktör haline gelmiş bulunuyor.

İnsan faaliyetinin tüm veçheleri ise ekonomik faaliyet tarafından—belirlenmese bile—mutlaka derinlemesine etkileniyor. Ekonomik faaliyetin genel işleyişini ise bugün neoliberal kapitalist (mutlak kapitalist) zihniyet belirliyor. Bu bağlamda insanın önüne koyduğu amaçlar hem doğal ekosistemlerin hem diğer canlıların ve bizzat insanın çıkarlarıyla derinden çelişiyor.

İklim değişikliği, yoksulluk, kronik hastalıklar ya da modern terörizm gibi birçok problemimizin “sürekli daha çok büyüme” hayalinin peşinde koşmaktan kaynaklandığı artık şüphe götürmüyor. Üretkenliği sürekli artırma ve kontrol edilemeyecek kadar karmaşık hale gelmiş sistemleri kontrol etme tutkusu yeni problemler yaratmaktan başka bir işe yaramıyor.

Bugün ileri sürüldüğünün tersine “Dördüncü Sanayi Devrimi” falan değil, tekelci kârların ve rekabet-düşmanı davranışın meydan okunamayacak kadar sisteme içkin olduğu bozuk, asalak bir enformasyon kapitalizmi yaratılmış bulunuyor.

Bu işleyiş her yerde insanın (ve genel olarak tüm canlı hayatın) gezegenle olan ilişki ve bağlantılarını ve aynı zamanda insanlar arası ilişki ve bağlantıların kalitesini bozuyor ve değiştiriyor. İlişkilerin asimetrisi artıyor, dengeler altüst oluyor.  İnsan faaliyetinin ekolojik sistemlere ve iktidar sahibi azınlık elitlerin çoğunluğa bindirdikleri giderek artan yük taşınabilir olmaktan çıkıyor.

Bugün bütün toplumlarda artan eşitsizlik, işsizlik, tıkanan üretkenlik, yavaş ekonomik büyüme, artan borçlanma düzeyleri hüküm sürüyor ve buna rağmen iklim değişikliğinin ve türlerin yok oluşunun hızlanması durmuyor.

* * *

Helsinki’de kurulu BIOS Research Unit tarafından Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Raporunu geliştirmek için BM siparişi üzerine hazırlanan yeni bir rapor, “İnsanlık tarihinde ilk kez olarak ekonomiler enerji verimliliği daha düşük olan enerji kaynaklarına geçmekteler” diyor. “Bu, enerjinin bütün biçimleri için geçerli. Sanayi uygarlığındaki temel ve temel olmayan insan faaliyetlerini desteklemeye devam etmek için gereken kullanılabilir enerjiyi üretmek artık daha az değil daha çok çaba gerektirecektir.” Rapor aynı zamanda şu saptamayı yapıyor: “Ekonomiler gezegenimizin ekosistemlerinin enerji ve madde kullanımının yarattığı atıklarla başa çıkma kapasitesini tükettiler.” Sonuç: Elde edebildiğimiz yeni enerji, o enerjiyi elde etmek için kullandığımız enerjiye kıyasla azalmaktadır.

Bunun anlamı ekonomik faaliyetin yarattığı toplam yeni değerin düzenli olarak azalmakta (dolayısıyla bu artı değeri paylaşım kavgasının sertleşmekte) olduğudur. Yeni teknolojilerin sağladığı olanakların da kullanılmasıyla tekelleşmenin görülmedik boyutlara varması, gelir ve servet eşitsizliklerinin tırmanması, sosyal huzursuzluğun ve küresel göçlerin yaygınlaşması ile otoritarizm dalgasının ve küresel anlaşmazlıkların, gerginliklerin ve yerel çatışmaların yükselişi, bütün bunlar aynı gezegensel krizin değişik görünüm biçimleri olarak ortaya çıkıyor.

O nedenle bugün insanlık olarak karbon emisyonumuzun ve materyal atıklarımızın yol açtığı iklim değişikliğinin ve küresel ısınmanın getirdiği yıkıcı sonuçların geri döndürülemez hale gelmesinin eşiğine gelmiş olmamız yüzünden değil —sadece bu yüzden değil— aynı zamanda ne yaparsak yapalım sanayi uygarlığımızdaki temel ve temel olmayan insan faaliyetlerini sürdürebilmek için gereken kullanılabilir enerjiyi giderek daha az temin edebileceğimiz için de—böyle çifte bir tarihsel zorunluluk yüzünden—insan faaliyetlerini ve insanın çıkarlarını yeniden tanımlamamız, odak noktamızı değiştirmemiz gerekiyor. 

İnsan faaliyetlerini ve insanın çıkarlarını insan-doğa ve insan-insan ilişki ve bağlantılarını hegemonyacı olmayacak, sadece bir tarafın yararına işlemeyecek, yeniden uyumlu bir birlikte var oluşu mümkün hale getirecek şekilde tanımlamak zorundayız.

Burada tutulacak ana halka, enerji tüketimimizi—fosil yakıtlardan yenilenebilir kaynaklara geçmekle yetinmeyip—mutlak olarak düşürmek ve bunu sürekli kılmaktır. 2019 yılı içinde vardığı sonuçların BM Sürdürülebilir Kalkınma Raporuna yansıması beklenen yukarıda adı geçen “Ekonomik Geçişin Yönetişimi” başlıklı BIOS Araştırması, bu hedefe yönelik olarak başlıca 4 ana alanda—enerji, ulaşım, gıda ve inşaat—üretim ve tüketim tarzlarımızı değiştirmemiz gerektiğini belirtiyor.

Hepsinde amaç, doğal ekosistemler üzerindeki yükü azaltmak ve iyi bir yaşam için yeterli olanaklar sağlamak olmalıdır. Sera gazlarında net emisyon 2050’ye kadar sıfıra inmelidir. Bunun için tüm enerji altyapısı dönüştürülmelidir. En başta fosil yakıtlardan vazgeçilmelidir. Ulaşımda, şehirlerde bisiklet ve yürümenin ağırlığı artırılırken şehir içi ve şehirlerarası ulaşımda büyük ölçüde elektrikli kamusal ve yarı kamusal ulaşıma geçilmelidir. Gıdada her düzeyde kendi kendine yeterlilik teşvik edilmelidir. Uluslararası gıda ticareti meta piyasası olmaktan çok gıda güvenliğinin kritik bir unsuru olarak görülmelidir. Üretim ve tüketimde süreç içinde süt ve et ürünlerinden büyük ölçüde bitki tabanlı diyetlere geçiş düzenlenmelidir. Konutta, inşaat sektöründe yüksek emisyona yol açan beton ve çeliğin hâkimiyetine son vermek üzere ahşaba dayalı üretim ve tüketime geçilmelidir.

Bu geçiş politikalarının zorunlu bir önkoşulu dönüşümsel sosyal amaçlarla ve ekonomik faaliyetin maddi sınırlarıyla uyumlu olmasıdır. Bu ise ancak çalışmak isteyen herkesin sürekli, kamusal olarak finanse edilen ve yerel olarak yönetilen bir işe sahip olmasının sağlanmasıyla mümkün olabilir. Bireyler, örgütler ve ülkeler ekonomiye kendi başına bir amaç olarak değil iyi bir yaşamı mümkün kılan bir araç olarak yaklaşmalıdır. Ekonomik faaliyet ekonomik büyüme sağlayarak anlam kazanmak yerine altyapıları ve uygulamaları doğal ekosistemler üzerine fazla yük bindirmeyen, fosil yakıt sonrası bir dünya doğrultusunda yeniden inşa etmekle anlam kazanmalıdır.

* * *

Bugün koşullar öyledir ki böyle bir geçiş sağlanamazsa insan faaliyetinin mevcut tarzının doğal ekosistemlere ve insanlığa bindirdiği durmaksızın artan yük kaçınılmaz olarak her alanda yıkım, çöküş, kaos ve kargaşaya, kısaca barbarlığa ve savaşlara yol açacaktır.

Neoliberal kapitalist piyasa ekonomisinden çok farklı böyle bir ekonomik faaliyete ve uluslararası serbest ticaret çevresinde kurulu mevcut dünya politik sisteminden gezegensel sınırlara sahip yeni bir jeopolitik düzene geçiş elbette ancak yerel ve küresel düzeyde yeni bir politik anlayış ve gücün eseri olabilir.

1200 küsur sayfalık yeni kitabı Sermaye ve İdeoloji ile ilgili olarak geçen hafta L’Obs dergisine verdiği röportajda Thomas Piketty’nin de dediği gibi, “Mülkiyeti kutsal kılma aşamasından çıkıp kapitalizmin ötesine geçmenin zamanı gelmiştir.”

Ekonomik faaliyet, serbest piyasalar doğal ve kaçınılmaz yasaların değil aslında devlet müdahalelerinin, kamusal ve özel eylemlerin ürünüdür, insan yapısıdır. Aynı şekilde ulusal gelir dağılımları da anonim küresel kuvvetlerin ya da teknolojik değişimlerin değil, rant peşindeki elitlerin kontrol ve lobi gücünü yansıtan politik tercihlerin sonucudur. Ahlak ve etiğin de şu ya da bu doğal zorunlulukla bir ilgisi yoktur. Ekonomik faaliyetin anlamı politik olarak, kolektif bir şekilde inşa edilir. Sermayeyi sermaye yapan, üretim araçlarının mülkiyetine sermaye işlevi görme imkânını bahşeden de sadece ve sadece ilgili yasalardır. Bu da bunlara meydan okumayı kolaylaştırır. Yasaları değiştirip tahkim edecek gücünüz varsa şirketlerin ve mülkiyetin işlevini de sosyal ve çevresel amaçlara hizmet edecek şekilde değiştirebilirsiniz.

Artık kimse kimseyi görmezden gelemez

İnsanları genel olarak “biz” ve “ötekiler” diye ikiye ayırıyoruz. Onlara karşı düşünce ve davranışlarımızı en temelde bu ayrım belirliyor. İlk insanlardan beri bu böyle. Mensup olduğumuz, büyük ölçüde de kimliğimizi belirleyen sosyal gruba dahil kişiler “biz“ oluyor, diğerleri “ötekiler“. Ötekiler bizden değil. Bizim için bir tehdit ya da tehlike oluşturabilecekleri gibi, yararlanabileceğimiz, kullanabileceğimiz, sömürebileceğimiz bir kaynak da olabiliyorlar. 

Tarih boyunca diğer kabilelerden, etnik gruplardan, dini inançlardan, sosyal sınıflardan ve karşı cinsiyetten insanlar “ötekiler” oldular. Zorunlu olduğunda onlarla “ticari vb. ilişkiler” içinde olabiliyoruz, ama genel olarak onları kendimizden uzak tutmak istiyoruz, onlarla mümkün olduğu kadar az temas içinde olmak istiyoruz. En iyi durumda onları görmezden gelmeyi tercih ediyoruz.

Ötekilerle aramızda her zaman çelişki ve anlaşmazlıklar oluyor. Bunun kaynağında somut olgular, çıkar çelişkileri yatabiliyor. Ama çoğu zaman kimliğimizi inşa eden hikâyeler iktidar ilişkileri doğrultusunda öyle kurgulanıp bize aktarıldığı için de böyle alımlıyoruz. Ama hemen her durumda bu çelişkileri “uzlaşmaz çelişkiler” olarak görebiliyoruz. Biz, ötekilere kıyasla her zaman daha üstünüz ya da öyle olmalıyız.

Tarih boyunca sıcak ya da soğuk savaşların, katliamların, sosyal mücadelelerin, sömürgeciliğin kökeninde hep bu ötekine üstün gelme dürtüsü yatmıştır. Bu üstünlük tutkusu soykırım uygulamaktan “nezaketten öldürmek”e kadar çok çeşitli sonuçlar getirmiştir.

Kuşkusuz bunlar durup dururken olmadı, “ötekiler” üzerinde hegemonya kurmak ”biz“e her zaman yarar sağlamış, onların çektiği acılar bizim refahımızı ve rahatımızı artırmıştır. Birileri yoksullaşmadan diğerleri zenginleşemezdi.

***

Ne var ki bugün benzersiz bir dönemde yaşıyoruz. İşler eskiden olduğu gibi yürümüyor. İkinci Dünya Savaşı sonrası (sonra da Soğuk Savaş sonrası) koşullar yepyeni bir durum yarattı. Bugün “ötekileri” ne baskı altıda tutmak, ezmek ya da yok etmek, ne de gözden uzak tutmak eskiden olduğu kadar kolay. Birçok görece zengin ülke sınırlarını duvarlarla, çitlerle geçilmez hale getirmeye çalışıyor ama ne Avrupa Asya ve Afrikalı göçmenlerin ne de Amerika Latin Amerikalı göçmenlerin akışını durdurabiliyor. Batı şehirlerinin sokaklarında “ötekiler” artık her köşede. Dünyanın en sistematik otoriter rejimi diyebileceğimiz Çin bugün Uygurlar karşısında olduğu gibi Hong Kong protestocuları karşısında da çaresiz kalıyor. Kaba kuvvete başvurmak da çare olmaktan çıkıyor. 

Hegemonya ilişkilerini gizlemek için insanları ötekileştirme çabasının en acımasız biçimlerinden biri olagelmiş olan LGBT’lerin ötekileştirilmesi bugün aynı çaresizliğin bir başka görünümü. LGBT’ler artık her yerde ve her biçimde kendilerini daha görünür kılma yolundalar. Toplumsal tecridi tanımıyorlar. Artık özgürlük hareketlerinin ayrılmaz bir parçası olarak görülüyorlar.

Küreselleşme süreçleri ve internet çağında bütün “ötekiler” her an, her yerde, hiç beklenmedik şekillerde karşımıza dikilebiliyor. Bu onların sorunlarını, yaklaşımlarını konu alan benzersiz sanat ürünlerinin giderek yaygınlaşması şeklinde olabildiği gibi, 9/11 saldırısı ya da siber ataklar gibi yıkıcı terörist biçimler de alabiliyor.

Yeni durumda birilerinin acı çekmesi, yoksullaşması artık diğerlerinin refahının artmasını getirmiyor. Küresel ekonomik krizin bir anlamı da bu. Ekonomik büyümenin yavaşlaması ve bunun göründüğü kadarıyla kalıcılaşacak olması, bir yerde herkesin birlikte yoksullaşması demek olacak. Zenginleşmek de (ne kadar ve nasıl olacaksa) artık ancak birlikte zenginleşmek şeklinde olabilecek gibi görünüyor.

“Ötekiler” artık hep burada, ve hep burada olacaklar. Kendi ülkelerimizin, şehirlerimizin, semtlerimizin, evlerimizin çevresine duvarlar örerek, kapılara nöbetçiler dikerek ötekileri kendimizden uzak tutmak mümkün değil artık.

Ve bu durum böyle devam edemez. Duvarlar, gettolar, varoşlar – ayrımcılık sürdürülebilir değil.

Onun için işe önce kafamızın içindeki duvarları kaldırarak başlamalıyız. Ötekilerle olan çelişkilerimizi “uzlaşmaz çelişkiler” olarak nitelendirmekten vazgeçmeliyiz. Bir arada olmaktan kaçınmak mümkün olmaktan çıkıyorsa, birlikte nasıl bir varoluş inşa edebiliriz diye konuşmaya başlamalıyız.   

***

Ama önce şu var: Yukarıda, “Bugün benzersiz bir dönemde yaşıyoruz. İşler eskiden olduğu gibi yürümüyor. İkinci Dünya Savaşı (sonra da Soğuk Savaş) sonrası koşullar yepyeni bir durum yarattı” demiştim. Ama en geç 2016’dan bu yana bir dizi ters yönde gelişme yaşanmakta olduğu da ortada. Trump’ın “Yeniden Büyük Amerika” hayaliyle yaptıklarına, bir dizi ülkede demokrasi karşıtı yeni gericiliğin yükselişine, Filistin, Kırım ve son olarak Keşmir’deki gelişmelere baktığımızda bazen sanki yeniden bir “gücü gücü yetene dünyası”na dönüyormuşuz gibi görünüyor.  

Tarihin düz bir çizgide ilerlemediği, toplumsal ilerlemenin determinist bir kaçınılmazlık olmadığı artık açık olsa gerektir. İşlerin hep iyiye gittiği bir dünya hiç olmadı zaten. Ama tarih dairevi olarak da gelişmez, başladığı yere ya da eskiye geri dönmez. Geçmiş bıraktığımız yerde bizi bekliyor değildir, oraya dönemeyiz.

O nedenle ülkelerini var saydıkları o eski anlı şanlı günlere geri götüreceklerini vaat edenler hiçbir vaatlerini yerine getiremeyecek. “Ötekileri” baskı altıda tutmaya, ezme ya da yok etmeye ya da gözden uzak tutmaya kuşkusuz gene çalışacaklardır, ama bu her seferinde çözüm değil sadece yeni felaketler getirecektir. (Kaşmir’de yasakların ve tecridin kalkmasını bekleyin göreceksiniz.) Aynı şekilde geçmişteki faşizm kavramını yeniden piyasa sürerek bugüne yol gösterdiklerini sananlar da hiçbir gelişmeyi doğru açıklayamıyor.

Güneş her gün farklı bir dünyaya doğuyor. Gelecek hep yeni oluyor, her seferinde kendine özgü iyi ve kendine özgü kötü yanları var. Geçmişin iyi yanlarının birikimi ile kötü yanlarının birikimi de hep bir arada. Geçmiş bugünün ağır basan yanının etkisi altında şöyle ya da böyle değişiyor ama yok olmuyor. Son yetmiş yılın olumlu birikimi de öyle kolay tahrip edilebilir bir şey değildir. Tarih, belki de sarmal bir şekilde gelişiyor, ara sıra geri dönüp eskinin üzerinde bir tur atarak onun iyisini kötüsünü derleyip yeniden ileri yöneliyordur.

***

Sorunları çözmenin yolu, onları yaratan dinamikleri ortadan kaldırmaktan geçiyor. Aslında bugün insanları “biz” ve “ötekiler” diye uzlaşmaz şekillerde karşı karşıya getiren dinamiklerin kökenleri ortak. Batı ülkelerine yönelen göç dalgalarına bakalım. Bu göç dalgalarının temelinde:

(1) bütün ülkeleri derinden sarsan ülkeler arası ve ülkeler içi gelir eşitsizliklerinin artması, küresel ekonomik sarsıntılar,

(2) göçmenlerin geldiği ülkelerdeki baskıcı rejimler ve savaş durumları,

(3) iklim değişikliğinin bu ülkelerde yol açtığı su, gıda ve beslenme sıkıntıları yatıyor.

(4) Şu da var: Trump yönetimin Meksika sınırına duvar çekerek durdurmak istediği Latin Amerika ülkelerinden gelen göçmenler arasındaki kadınların büyük kısmının evdeki erkek şiddetinden kurtulmak için Amerika’ye sığınmak isteyen kadınlar olduğu belirtiliyor.

Bu bize şunu çok açık gösteriyor: Bugün herhangi bir ülkenin sorunlarına, o ülke sınırları dışına uzanmaya çalışmadan çözüm bulmaya çalışmanın hiçbir geleceği yok. Diğer ülkelerde durum değişmeden bizim ülkemizin—ya da herhangi başka bir ülkenin—durumunun iyileşebileceğini savunanlar doğru söylemiyor.

Bütün ülkelerin sorumlu insanları —kendilerinin (benliklerinin, kimliklerinin, aidiyetlerinin, çıkarlarının) ötesine bakabilen insanlar— bir araya gelmeye yönelmeden dünyanın hiçbir sorunu çözülemez. Çözümler ancak o yönelişler, o yakınlaşmalar, o buluşmalar içinde belirebilir. Çözüm formülü çok basit. Farklıyız, aynı değiliz, ama eşit haklı olarak var olmalıyız.

Ey bu topraklar, başlarınızın üzerinde uçan, denizlerin altından geçenler

neler fısıldıyor böyle?

Bütün uluslar birbirleriyle mi söyleşiyor? Yerkürede tek bir yürek mi

olacak herkes?

Bir bütün insanlık mı

biçimleniyor?

Walt Whitman “Modernin Yılları” şiirinden