İnsanlığın Dizleri Artık Tutmuyor

Bugün küresel gelişmelerin başlıca itici kuvvetlerini iklim değişikliğinin derinleşen ve yaygınlaşan etkileri ile demokrasiye yönelik küresel saldırı oluşturuyor.

Gezegenimizin yaşamakta olduğu iklim değişikliğinin etkileri çeşitleniyor: Dünyanın her yerinde, özellikle kutup bölgelerinde buzullar eriyor. Bunun sonucunda deniz düzeyleri artan bir hızla yükseliyor. Sıcaklıkların artması ve buzulların azalması yaban hayvanlarını ve onların habitatını etkiliyor, türlerin yok oluşu hızlanıyor, birçok hayvan yer değiştiriyor. Yağmur ve kar yağışı artarken bazı bölgelerde de kuraklıklar yaygınlaşıyor. Alışılmadık iklim olayları ve doğal afetler yaşanıyor. Orman yangınları sıklaşıyor, su sıkıntısı artıyor, bazı bitki türleri bozuluyor. Arılar azalırken sivrisinekler, denizanaları ve tarım zararlıları gibi bazı hayvanlar çoğalıyor. Sanayi ve tüketim ürünlerinin atıkları hava, toprak ve suyun kirliliğini artırıyor. 

Aynı zamanda demokrasiye yönelik küresel çapta bir tehditle karşı karşıyayız. Freedom House’un 2018 raporu, 2006’dan bu yana 113 ülkede özgürlüklerin net olarak azaldığı ve küresel özgürlüğün art arda 12 yıldır gerilemekte olduğunu bildiriyor. Böylece İkinci Dünya Savaşından bu yana git gelli de olsa genel olarak yükselmekte olan demokrasi dalgası güçlü bir otoriter dip akıntısı tarafından durduruluyor. Demokrasi dünya çapında bir resesyona girmiş bulunuyor. Otokratlar inisiyatifi ele alıyor, demokratlar savunma konumlarına çekiliyor, rekabetçi politika ve özgür ifade alanı daralıyor. Otoriter liderler artan ölçüde içeride daha baskıcı, dışarıda daha saldırgan hale geliyor ve rüzgârı arkalarına aldıklarına olan inançları artıyor.

* * *

İçinde yaşadığımız ve Androposen olarak adlandırılan çağın belirleyici özelliği, bir bütün olarak insan faaliyetinin gezegensel bir kuvvet haline gelmiş olması. Daha önceleri gezegenimizin hayatında sadece bir katılımcı olarak yer alan insan faaliyeti bugün artık egemen faktör haline gelmiş bulunuyor.

İnsan faaliyetinin tüm veçheleri ise ekonomik faaliyet tarafından—belirlenmese bile—mutlaka derinlemesine etkileniyor. Ekonomik faaliyetin genel işleyişini ise bugün neoliberal kapitalist (mutlak kapitalist) zihniyet belirliyor. Bu bağlamda insanın önüne koyduğu amaçlar hem doğal ekosistemlerin hem diğer canlıların ve bizzat insanın çıkarlarıyla derinden çelişiyor.

İklim değişikliği, yoksulluk, kronik hastalıklar ya da modern terörizm gibi birçok problemimizin “sürekli daha çok büyüme” hayalinin peşinde koşmaktan kaynaklandığı artık şüphe götürmüyor. Üretkenliği sürekli artırma ve kontrol edilemeyecek kadar karmaşık hale gelmiş sistemleri kontrol etme tutkusu yeni problemler yaratmaktan başka bir işe yaramıyor.

Bugün ileri sürüldüğünün tersine “Dördüncü Sanayi Devrimi” falan değil, tekelci kârların ve rekabet-düşmanı davranışın meydan okunamayacak kadar sisteme içkin olduğu bozuk, asalak bir enformasyon kapitalizmi yaratılmış bulunuyor.

Bu işleyiş her yerde insanın (ve genel olarak tüm canlı hayatın) gezegenle olan ilişki ve bağlantılarını ve aynı zamanda insanlar arası ilişki ve bağlantıların kalitesini bozuyor ve değiştiriyor. İlişkilerin asimetrisi artıyor, dengeler altüst oluyor.  İnsan faaliyetinin ekolojik sistemlere ve iktidar sahibi azınlık elitlerin çoğunluğa bindirdikleri giderek artan yük taşınabilir olmaktan çıkıyor.

Bugün bütün toplumlarda artan eşitsizlik, işsizlik, tıkanan üretkenlik, yavaş ekonomik büyüme, artan borçlanma düzeyleri hüküm sürüyor ve buna rağmen iklim değişikliğinin ve türlerin yok oluşunun hızlanması durmuyor.

* * *

Helsinki’de kurulu BIOS Research Unit tarafından Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Raporunu geliştirmek için BM siparişi üzerine hazırlanan yeni bir rapor, “İnsanlık tarihinde ilk kez olarak ekonomiler enerji verimliliği daha düşük olan enerji kaynaklarına geçmekteler” diyor. “Bu, enerjinin bütün biçimleri için geçerli. Sanayi uygarlığındaki temel ve temel olmayan insan faaliyetlerini desteklemeye devam etmek için gereken kullanılabilir enerjiyi üretmek artık daha az değil daha çok çaba gerektirecektir.” Rapor aynı zamanda şu saptamayı yapıyor: “Ekonomiler gezegenimizin ekosistemlerinin enerji ve madde kullanımının yarattığı atıklarla başa çıkma kapasitesini tükettiler.” Sonuç: Elde edebildiğimiz yeni enerji, o enerjiyi elde etmek için kullandığımız enerjiye kıyasla azalmaktadır.

Bunun anlamı ekonomik faaliyetin yarattığı toplam yeni değerin düzenli olarak azalmakta (dolayısıyla bu artı değeri paylaşım kavgasının sertleşmekte) olduğudur. Yeni teknolojilerin sağladığı olanakların da kullanılmasıyla tekelleşmenin görülmedik boyutlara varması, gelir ve servet eşitsizliklerinin tırmanması, sosyal huzursuzluğun ve küresel göçlerin yaygınlaşması ile otoritarizm dalgasının ve küresel anlaşmazlıkların, gerginliklerin ve yerel çatışmaların yükselişi, bütün bunlar aynı gezegensel krizin değişik görünüm biçimleri olarak ortaya çıkıyor.

O nedenle bugün insanlık olarak karbon emisyonumuzun ve materyal atıklarımızın yol açtığı iklim değişikliğinin ve küresel ısınmanın getirdiği yıkıcı sonuçların geri döndürülemez hale gelmesinin eşiğine gelmiş olmamız yüzünden değil —sadece bu yüzden değil— aynı zamanda ne yaparsak yapalım sanayi uygarlığımızdaki temel ve temel olmayan insan faaliyetlerini sürdürebilmek için gereken kullanılabilir enerjiyi giderek daha az temin edebileceğimiz için de—böyle çifte bir tarihsel zorunluluk yüzünden—insan faaliyetlerini ve insanın çıkarlarını yeniden tanımlamamız, odak noktamızı değiştirmemiz gerekiyor. 

İnsan faaliyetlerini ve insanın çıkarlarını insan-doğa ve insan-insan ilişki ve bağlantılarını hegemonyacı olmayacak, sadece bir tarafın yararına işlemeyecek, yeniden uyumlu bir birlikte var oluşu mümkün hale getirecek şekilde tanımlamak zorundayız.

Burada tutulacak ana halka, enerji tüketimimizi—fosil yakıtlardan yenilenebilir kaynaklara geçmekle yetinmeyip—mutlak olarak düşürmek ve bunu sürekli kılmaktır. 2019 yılı içinde vardığı sonuçların BM Sürdürülebilir Kalkınma Raporuna yansıması beklenen yukarıda adı geçen “Ekonomik Geçişin Yönetişimi” başlıklı BIOS Araştırması, bu hedefe yönelik olarak başlıca 4 ana alanda—enerji, ulaşım, gıda ve inşaat—üretim ve tüketim tarzlarımızı değiştirmemiz gerektiğini belirtiyor.

Hepsinde amaç, doğal ekosistemler üzerindeki yükü azaltmak ve iyi bir yaşam için yeterli olanaklar sağlamak olmalıdır. Sera gazlarında net emisyon 2050’ye kadar sıfıra inmelidir. Bunun için tüm enerji altyapısı dönüştürülmelidir. En başta fosil yakıtlardan vazgeçilmelidir. Ulaşımda, şehirlerde bisiklet ve yürümenin ağırlığı artırılırken şehir içi ve şehirlerarası ulaşımda büyük ölçüde elektrikli kamusal ve yarı kamusal ulaşıma geçilmelidir. Gıdada her düzeyde kendi kendine yeterlilik teşvik edilmelidir. Uluslararası gıda ticareti meta piyasası olmaktan çok gıda güvenliğinin kritik bir unsuru olarak görülmelidir. Üretim ve tüketimde süreç içinde süt ve et ürünlerinden büyük ölçüde bitki tabanlı diyetlere geçiş düzenlenmelidir. Konutta, inşaat sektöründe yüksek emisyona yol açan beton ve çeliğin hâkimiyetine son vermek üzere ahşaba dayalı üretim ve tüketime geçilmelidir.

Bu geçiş politikalarının zorunlu bir önkoşulu dönüşümsel sosyal amaçlarla ve ekonomik faaliyetin maddi sınırlarıyla uyumlu olmasıdır. Bu ise ancak çalışmak isteyen herkesin sürekli, kamusal olarak finanse edilen ve yerel olarak yönetilen bir işe sahip olmasının sağlanmasıyla mümkün olabilir. Bireyler, örgütler ve ülkeler ekonomiye kendi başına bir amaç olarak değil iyi bir yaşamı mümkün kılan bir araç olarak yaklaşmalıdır. Ekonomik faaliyet ekonomik büyüme sağlayarak anlam kazanmak yerine altyapıları ve uygulamaları doğal ekosistemler üzerine fazla yük bindirmeyen, fosil yakıt sonrası bir dünya doğrultusunda yeniden inşa etmekle anlam kazanmalıdır.

* * *

Bugün koşullar öyledir ki böyle bir geçiş sağlanamazsa insan faaliyetinin mevcut tarzının doğal ekosistemlere ve insanlığa bindirdiği durmaksızın artan yük kaçınılmaz olarak her alanda yıkım, çöküş, kaos ve kargaşaya, kısaca barbarlığa ve savaşlara yol açacaktır.

Neoliberal kapitalist piyasa ekonomisinden çok farklı böyle bir ekonomik faaliyete ve uluslararası serbest ticaret çevresinde kurulu mevcut dünya politik sisteminden gezegensel sınırlara sahip yeni bir jeopolitik düzene geçiş elbette ancak yerel ve küresel düzeyde yeni bir politik anlayış ve gücün eseri olabilir.

1200 küsur sayfalık yeni kitabı Sermaye ve İdeoloji ile ilgili olarak geçen hafta L’Obs dergisine verdiği röportajda Thomas Piketty’nin de dediği gibi, “Mülkiyeti kutsal kılma aşamasından çıkıp kapitalizmin ötesine geçmenin zamanı gelmiştir.”

Ekonomik faaliyet, serbest piyasalar doğal ve kaçınılmaz yasaların değil aslında devlet müdahalelerinin, kamusal ve özel eylemlerin ürünüdür, insan yapısıdır. Aynı şekilde ulusal gelir dağılımları da anonim küresel kuvvetlerin ya da teknolojik değişimlerin değil, rant peşindeki elitlerin kontrol ve lobi gücünü yansıtan politik tercihlerin sonucudur. Ahlak ve etiğin de şu ya da bu doğal zorunlulukla bir ilgisi yoktur. Ekonomik faaliyetin anlamı politik olarak, kolektif bir şekilde inşa edilir. Sermayeyi sermaye yapan, üretim araçlarının mülkiyetine sermaye işlevi görme imkânını bahşeden de sadece ve sadece ilgili yasalardır. Bu da bunlara meydan okumayı kolaylaştırır. Yasaları değiştirip tahkim edecek gücünüz varsa şirketlerin ve mülkiyetin işlevini de sosyal ve çevresel amaçlara hizmet edecek şekilde değiştirebilirsiniz.

Artık kimse kimseyi görmezden gelemez

İnsanları genel olarak “biz” ve “ötekiler” diye ikiye ayırıyoruz. Onlara karşı düşünce ve davranışlarımızı en temelde bu ayrım belirliyor. İlk insanlardan beri bu böyle. Mensup olduğumuz, büyük ölçüde de kimliğimizi belirleyen sosyal gruba dahil kişiler “biz“ oluyor, diğerleri “ötekiler“. Ötekiler bizden değil. Bizim için bir tehdit ya da tehlike oluşturabilecekleri gibi, yararlanabileceğimiz, kullanabileceğimiz, sömürebileceğimiz bir kaynak da olabiliyorlar. 

Tarih boyunca diğer kabilelerden, etnik gruplardan, dini inançlardan, sosyal sınıflardan ve karşı cinsiyetten insanlar “ötekiler” oldular. Zorunlu olduğunda onlarla “ticari vb. ilişkiler” içinde olabiliyoruz, ama genel olarak onları kendimizden uzak tutmak istiyoruz, onlarla mümkün olduğu kadar az temas içinde olmak istiyoruz. En iyi durumda onları görmezden gelmeyi tercih ediyoruz.

Ötekilerle aramızda her zaman çelişki ve anlaşmazlıklar oluyor. Bunun kaynağında somut olgular, çıkar çelişkileri yatabiliyor. Ama çoğu zaman kimliğimizi inşa eden hikâyeler iktidar ilişkileri doğrultusunda öyle kurgulanıp bize aktarıldığı için de böyle alımlıyoruz. Ama hemen her durumda bu çelişkileri “uzlaşmaz çelişkiler” olarak görebiliyoruz. Biz, ötekilere kıyasla her zaman daha üstünüz ya da öyle olmalıyız.

Tarih boyunca sıcak ya da soğuk savaşların, katliamların, sosyal mücadelelerin, sömürgeciliğin kökeninde hep bu ötekine üstün gelme dürtüsü yatmıştır. Bu üstünlük tutkusu soykırım uygulamaktan “nezaketten öldürmek”e kadar çok çeşitli sonuçlar getirmiştir.

Kuşkusuz bunlar durup dururken olmadı, “ötekiler” üzerinde hegemonya kurmak ”biz“e her zaman yarar sağlamış, onların çektiği acılar bizim refahımızı ve rahatımızı artırmıştır. Birileri yoksullaşmadan diğerleri zenginleşemezdi.

***

Ne var ki bugün benzersiz bir dönemde yaşıyoruz. İşler eskiden olduğu gibi yürümüyor. İkinci Dünya Savaşı sonrası (sonra da Soğuk Savaş sonrası) koşullar yepyeni bir durum yarattı. Bugün “ötekileri” ne baskı altıda tutmak, ezmek ya da yok etmek, ne de gözden uzak tutmak eskiden olduğu kadar kolay. Birçok görece zengin ülke sınırlarını duvarlarla, çitlerle geçilmez hale getirmeye çalışıyor ama ne Avrupa Asya ve Afrikalı göçmenlerin ne de Amerika Latin Amerikalı göçmenlerin akışını durdurabiliyor. Batı şehirlerinin sokaklarında “ötekiler” artık her köşede. Dünyanın en sistematik otoriter rejimi diyebileceğimiz Çin bugün Uygurlar karşısında olduğu gibi Hong Kong protestocuları karşısında da çaresiz kalıyor. Kaba kuvvete başvurmak da çare olmaktan çıkıyor. 

Hegemonya ilişkilerini gizlemek için insanları ötekileştirme çabasının en acımasız biçimlerinden biri olagelmiş olan LGBT’lerin ötekileştirilmesi bugün aynı çaresizliğin bir başka görünümü. LGBT’ler artık her yerde ve her biçimde kendilerini daha görünür kılma yolundalar. Toplumsal tecridi tanımıyorlar. Artık özgürlük hareketlerinin ayrılmaz bir parçası olarak görülüyorlar.

Küreselleşme süreçleri ve internet çağında bütün “ötekiler” her an, her yerde, hiç beklenmedik şekillerde karşımıza dikilebiliyor. Bu onların sorunlarını, yaklaşımlarını konu alan benzersiz sanat ürünlerinin giderek yaygınlaşması şeklinde olabildiği gibi, 9/11 saldırısı ya da siber ataklar gibi yıkıcı terörist biçimler de alabiliyor.

Yeni durumda birilerinin acı çekmesi, yoksullaşması artık diğerlerinin refahının artmasını getirmiyor. Küresel ekonomik krizin bir anlamı da bu. Ekonomik büyümenin yavaşlaması ve bunun göründüğü kadarıyla kalıcılaşacak olması, bir yerde herkesin birlikte yoksullaşması demek olacak. Zenginleşmek de (ne kadar ve nasıl olacaksa) artık ancak birlikte zenginleşmek şeklinde olabilecek gibi görünüyor.

“Ötekiler” artık hep burada, ve hep burada olacaklar. Kendi ülkelerimizin, şehirlerimizin, semtlerimizin, evlerimizin çevresine duvarlar örerek, kapılara nöbetçiler dikerek ötekileri kendimizden uzak tutmak mümkün değil artık.

Ve bu durum böyle devam edemez. Duvarlar, gettolar, varoşlar – ayrımcılık sürdürülebilir değil.

Onun için işe önce kafamızın içindeki duvarları kaldırarak başlamalıyız. Ötekilerle olan çelişkilerimizi “uzlaşmaz çelişkiler” olarak nitelendirmekten vazgeçmeliyiz. Bir arada olmaktan kaçınmak mümkün olmaktan çıkıyorsa, birlikte nasıl bir varoluş inşa edebiliriz diye konuşmaya başlamalıyız.   

***

Ama önce şu var: Yukarıda, “Bugün benzersiz bir dönemde yaşıyoruz. İşler eskiden olduğu gibi yürümüyor. İkinci Dünya Savaşı (sonra da Soğuk Savaş) sonrası koşullar yepyeni bir durum yarattı” demiştim. Ama en geç 2016’dan bu yana bir dizi ters yönde gelişme yaşanmakta olduğu da ortada. Trump’ın “Yeniden Büyük Amerika” hayaliyle yaptıklarına, bir dizi ülkede demokrasi karşıtı yeni gericiliğin yükselişine, Filistin, Kırım ve son olarak Keşmir’deki gelişmelere baktığımızda bazen sanki yeniden bir “gücü gücü yetene dünyası”na dönüyormuşuz gibi görünüyor.  

Tarihin düz bir çizgide ilerlemediği, toplumsal ilerlemenin determinist bir kaçınılmazlık olmadığı artık açık olsa gerektir. İşlerin hep iyiye gittiği bir dünya hiç olmadı zaten. Ama tarih dairevi olarak da gelişmez, başladığı yere ya da eskiye geri dönmez. Geçmiş bıraktığımız yerde bizi bekliyor değildir, oraya dönemeyiz.

O nedenle ülkelerini var saydıkları o eski anlı şanlı günlere geri götüreceklerini vaat edenler hiçbir vaatlerini yerine getiremeyecek. “Ötekileri” baskı altıda tutmaya, ezme ya da yok etmeye ya da gözden uzak tutmaya kuşkusuz gene çalışacaklardır, ama bu her seferinde çözüm değil sadece yeni felaketler getirecektir. (Kaşmir’de yasakların ve tecridin kalkmasını bekleyin göreceksiniz.) Aynı şekilde geçmişteki faşizm kavramını yeniden piyasa sürerek bugüne yol gösterdiklerini sananlar da hiçbir gelişmeyi doğru açıklayamıyor.

Güneş her gün farklı bir dünyaya doğuyor. Gelecek hep yeni oluyor, her seferinde kendine özgü iyi ve kendine özgü kötü yanları var. Geçmişin iyi yanlarının birikimi ile kötü yanlarının birikimi de hep bir arada. Geçmiş bugünün ağır basan yanının etkisi altında şöyle ya da böyle değişiyor ama yok olmuyor. Son yetmiş yılın olumlu birikimi de öyle kolay tahrip edilebilir bir şey değildir. Tarih, belki de sarmal bir şekilde gelişiyor, ara sıra geri dönüp eskinin üzerinde bir tur atarak onun iyisini kötüsünü derleyip yeniden ileri yöneliyordur.

***

Sorunları çözmenin yolu, onları yaratan dinamikleri ortadan kaldırmaktan geçiyor. Aslında bugün insanları “biz” ve “ötekiler” diye uzlaşmaz şekillerde karşı karşıya getiren dinamiklerin kökenleri ortak. Batı ülkelerine yönelen göç dalgalarına bakalım. Bu göç dalgalarının temelinde:

(1) bütün ülkeleri derinden sarsan ülkeler arası ve ülkeler içi gelir eşitsizliklerinin artması, küresel ekonomik sarsıntılar,

(2) göçmenlerin geldiği ülkelerdeki baskıcı rejimler ve savaş durumları,

(3) iklim değişikliğinin bu ülkelerde yol açtığı su, gıda ve beslenme sıkıntıları yatıyor.

(4) Şu da var: Trump yönetimin Meksika sınırına duvar çekerek durdurmak istediği Latin Amerika ülkelerinden gelen göçmenler arasındaki kadınların büyük kısmının evdeki erkek şiddetinden kurtulmak için Amerika’ye sığınmak isteyen kadınlar olduğu belirtiliyor.

Bu bize şunu çok açık gösteriyor: Bugün herhangi bir ülkenin sorunlarına, o ülke sınırları dışına uzanmaya çalışmadan çözüm bulmaya çalışmanın hiçbir geleceği yok. Diğer ülkelerde durum değişmeden bizim ülkemizin—ya da herhangi başka bir ülkenin—durumunun iyileşebileceğini savunanlar doğru söylemiyor.

Bütün ülkelerin sorumlu insanları —kendilerinin (benliklerinin, kimliklerinin, aidiyetlerinin, çıkarlarının) ötesine bakabilen insanlar— bir araya gelmeye yönelmeden dünyanın hiçbir sorunu çözülemez. Çözümler ancak o yönelişler, o yakınlaşmalar, o buluşmalar içinde belirebilir. Çözüm formülü çok basit. Farklıyız, aynı değiliz, ama eşit haklı olarak var olmalıyız.

Ey bu topraklar, başlarınızın üzerinde uçan, denizlerin altından geçenler

neler fısıldıyor böyle?

Bütün uluslar birbirleriyle mi söyleşiyor? Yerkürede tek bir yürek mi

olacak herkes?

Bir bütün insanlık mı

biçimleniyor?

Walt Whitman “Modernin Yılları” şiirinden

Evde eşitlik, işte eşitlik, ülke yönetiminde eşitlik

Her geçen gün yeni kadın liderlerle tanışıyoruz. Fransa’daki Dünya Kadınlar Futbol Şampiyonasını kazanan Amerikan Kadın Futbol Takımının kaptanı Megan Rapinoe mesela. Aynı günlerde tanıştığımız, Akdeniz’den kurtardığı mültecileri taşıyan gemisini İtalyan hükümetinin yasağına aldırmadan Sicilya’da limana yanaştıran Alman kaptan Carola Rakete. Birkaç ay önce tüm dünyaya insanlık dersi veren Yeni Zelanda başbakanı Jacinda Ardern….

Megan Rapinoe New York belediyesinin dünya şampiyonlarını karşılamak için düzenlediği büyük şenlikte yaptığı konuşmada şöyle diyordu:

“Daha iyi olmak zorundayız. Daha çok sevmeli, daha az nefret etmeliyiz. Daha çok dinlemeli, daha az konuşmalıyız. Bunun her bireyin sorumluluğu olduğunu bilmeliyiz. Evet, biz sporcuyuz. Evet, futbol oynuyoruz. Evet, kadın sporcularız. Ama bundan çok daha fazlasıyız. Siz çok daha fazlasısınız. Bir taraftardan fazlasısınız. Siz bu sokaklarda her gün yürüyenlersiniz. Dünyayı daha iyi hale getirmek hepimizin görevi. Ailenizi, en yakın arkadaşlarınızı… Her birimizin görevi. Birlik olmak zorundayız. Yapabildiğinizin en iyisini yapın.”

ABD’de geçen yıl yapılan ara seçimlerde Kongre’ye önemli sayıda kadın üye girmişti. Şimdi de tarihte ilk kez olarak çok sayıda kadın başkanlığa aday olduğunu açıkladı. 2020’de yapılacak başkanlık seçimlerinde Trump’ın karşısına Demokrat aday olarak nitelikli bir kadın çıkması şaşırtıcı olmayacak. Geçtiğimiz  günlerde Avrupa Parlamentosu seçimlerinin ardından AB Komisyonu başkanlığına ilk kez bir kadın seçildi. Avrupa Merkez Bankasının başına da ilk kez bir kadın, Christine Lagarde getirildi.

Geçen yıl 15 yaşındaki İsveçli öğrenci Greta Thunberg’ın başlattığı “Cumaları Gelecek İçin“ hareketi bu yaz aylarında da tüm dünyaya yayılarak sürüyor. Almanya başbakanı Angela Merkel son basın toplantısında,“Greta’nın başlattığı hareket, iklim değişikliği sorununa daha kararlı yaklaşmamıza yardımcı oldu“ diye konuştu. Merkel aynı konuşmasında Trump‘ın nefret dolu hakaretlerine maruz kalan dört renkli Kongre üyesi kadınla (Ayanna Pressley, Alexandria Ocasio-Cortez, Ilhan Omar ve Rashida Tlaib) dayanışma içinde olduğunu ilan etti. Almanya’nın ilk kadın başbakanı olan Merkel şu anda en uzun görevde kalan üçüncü başbakan. Yerine de gene bir kadının, Annegret Kramp-Karrenbauer’in gelmesi bekleniyor.

Politikada kadınların yükselişi tüm Avrupa’ya ve tüm siyasi akımlara yayılmış bulunuyor. Danimarka başbakanlığına seçilen sosyal demokrat Mette Frederiksen’den dört yıl bu ülkenin meclis başkanlığını yapan milliyetçi Pia Kjærsgaard’a, 2013’te Norveç başbakanı olan muhafazakâr Erna Solberg’den Fransa’daki aşırı sağcı Milli Cephe’nin lideri Marine Le Pen’e kadar daha birçok örnek var.

ABD’de Zenger/Folkman Liderlik Geliştirme firması tarafından yapılan araştırmaların sonuçları kadınların tüm kilit liderlik becerilerinde erkeklerden daha yüksek puanlar tutturduğunu gösteriyor. Liderlik için kadınlarda eksik olan şey yetenekler değil, kendilerine tanınan fırsatlar. Fırsat elde ettiklerinde kadınlar da liderlikte en az erkekler kadar başarılı oluyorlar. Kadınların önünü kesen asıl erkek egemenliğinin kurumlaşmış yapı ve zihniyetleri.

***

Son otuz kırk yıl içinde ivme kazanan kadınların toplumsal cinsiyet eşitliği için mücadelesi ve genel olarak kadının yükselişi, erkek egemenliğinin karşı tepkisiyle karşılaşmasa olmazdı. Kadına karşı şiddetin, kadın cinayetlerinin artmasının yanı sıra, son dönemde birçok ülkede yeni bir atak içinde olan sağ popülizm de (ya da yeni gericilik veya yeni milliyetçilik) her yerde kadınların bu mücadelelerle elde ettiği konumları geri alma çabasıyla doğrudan ilişkili. Politikada kadın profilinin yükselişi onları korkutuyor. 1980’lerden bu yana sol güçleri ve işçi hareketlerini büyük ölçüde zayıflatmış olmalarına karşın kadın hareketiyle baş edememiş olmaları onları ürkütüyor.

Kadınların davranışlarını sınırlamak, onları boyundurukları altına almak arzusuyla çatmaya çalıştıkları yeni siyasi rejimlerde kadınları geleneksel, pasif roller içinde tutmaya çalışıyorlar. Kadınların karşısına kürtaj yaptırmayı zorlaştırmaktan nafaka haklarını kısıtlamaya kadar birçok yeni engel çıkarıyorlar. Trump’ın dört demokrat kadın adaya yönelttiği ve çeşitli platformlarda ısrarla tekrarladığı çirkin saldırıda görüldüğü gibi, kamuoyunda etkin olan güçlü kadınların aşağılanmasını normalleştirmeye çalışmak başvurdukları başka bir yöntem.

Project Syndicate yazarlarından Nina Kruçeva, siyasette kadınların yükselişini inceleyen makalesini şöyle bitiriyor.

“Günümüz dünyasında erkekler hâlâ ellerinde orantısız bir güç tutmaya ve çoğu zaman bunu kadınların daha çok şey elde etmesini önleyecek şekillerde kullanmaya devam ediyor. Ama politika sahnesinde kadınların hızla artan sayısına (ve faşistlerden liberallere, yeşil ve sosyalistlere kadar her akımı temsil ettiklerine) bakarak rahatlıkla diyebiliriz ki, erkek üstünlüğünün günleri artık sayılıdır. Trump gibi “alfa erkekler”in geri tepmesinde şaşılacak bir şey yok.”

The Atlantic yazarı Peter Beinart, Türkçesi yesilgazete.org/blog’ta yayınlanan yazısında evde toplumsal cinsiyet eşitliği ile politikada toplumsal cinsiyet eşitliği arasındaki siyaset bilimci Valerie M. Hudson’un ortaya koyduğu çok ilginç ilişkiye dikkat çekiyor:

“Bireyin farkına vardığı ilk toplumsal cinsiyet farkı kişinin kendi evindeki cinsiyetler arasındaki farktır. İlk siyasi düzeni kuran, ülkedeki şeylerin nasıl olması gerektiğini tesis eden budur. Erkekler, bütün erkeklerin kadınlara hükmetmesi karşılığında diğer erkekler tarafından yönetilmeye razı oldular. Bu politik hiyerarşi eve özgü hiyerarşiyi yansıttığı için onlara doğal göründü – yetişkinlerin çocuklara hükmetmesi kadar doğal. Bu yüzden, binyıldır erkekler ve kadınların büyük bir kısmı eril tahakkümü politik meşruiyetle ilişkilendiriyor.”

Şimdi kadınların güçlenmesi işte bu düzeni bozuyor. Kadınlar güçlendikçe, sağcı otokratlar bu güçlenmenin “doğal siyasi düzene” yönelik bir saldırı olduğunu ileri sürüyorlar. Bunu boşa çıkarmak için kadınların güçlenmesinin normal kabul edilmesinin sağlanması gerekiyor. Yeni gericiliği mağlup etmenin yolu kadınları güçlendirmekten geçiyor.

***

Başka ilginç bir ilişki: Araştırmalar bugün kadınlar ve erkekler arasında ev işleri yapmada  daha çok eşitlik olan ülkeler ile kadınların siyasette ve hükümette daha eşit temsil edildiği ülkeler arasında şaşırtıcı bir korelasyon olduğunu gösteriyor. Kadınların siyasette temsil edilmede en ileri olduğu Kuzey Avrupa ülkelerinde kadınların ev işi yapması ile erkeklerin ev işi yapması arasında sadece bir saat fark var. Kadın temsilinin daha geri olduğu ülkelerde ise bu fark yedi, sekiz ve daha fazla saate çıkıyor!

Özetle, evde kadınların eşitliğini teşvik edersek demokrasiyi de kurtarabiliriz.

Ancak buna bir başka bulguyu daha eklemek gerekiyor: Kadınlar ve erkekler arasında ev işleri yapmadaki eşitlik erkek ve kadın işgücüne ödenen ücretler arasındaki eşitlik düzeyiyle düz orantılı. Kadına ödenen ücret çok daha az olduğunda kadının evde kalması ailenin kaynaklarını görece daha artırıyor – çift ev işlerini paylaşmaya gönüllü olsa bile bu tercihi yapmak zorunda kalıyor.

Formül çok net: Evde eşitlik, işte eşitlik, ülke yönetiminde eşitlik – biri olmayınca diğerleri de tam olmuyor.

Ülkemizde de evde ve işyerinde erkek egemenliğinin dayatmalarını aşmayı ve eşit konumlarda yaşamak ve çalışmak için olanaklar yaratmayı başarmış birçok kadın var.  Sözgelimi şu ya da bu bakanlığı veya ülke ekonomisini çok daha iyi yönetebilecek birçok kadın var. Onların sesini ne kadar çok duyarsak yukarıdaki formülün hayata geçmesi o kadar hızlanacaktır.

Özlediğimiz Doğal Varoluş Tarzımızdır

Ormanda, ağaçlar yerin altındaki kökleriyle birbirine bağlı. Ağaçlar bu kökler ve onlarla sembiyoz halinde yaşayan mantarlar üzerinden birbirleriyle iletişim kuruyorlar. Dalları böcek saldırısına maruz kalan bir ağaç, diğerlerine gelen tehlike konusunda uyarı mesajları gönderiyor. Aralarında besin maddeleri değiş tokuş ediyorlar. Yaşlı ağaçlar gençleri korumaları altına alıyor. Her ağaç diğerlerinin ışığını kesmeyecek şekilde boy atıyor…

Uzun yıllardır ormanlarda çalışan ve araştırmalar yapan Peter Wohlleben Ağaçların Saklı Yaşamı adlı birçok dile çevrilen kitabında ormanların sosyal bir ağ, ağaçların da sosyal varlıklar olduğunu gösteriyor.

“Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür

ve bir orman gibi kardeşçesine,

bu hasret bizim.”

Nazım’ın bu mısraları insanların bir başka dünya ve daha iyi bir yaşam hayalinin gelmiş geçmiş en güzel ifadesi olsa gerektir. Okuyanın aklını ve yüreğini anında kavrar. İnsanları esinlendiren ve birleştiren, canlandırıcı ve onurlandırıcı bir ütopya gibidir. Şimdi bilimsel bulgulardan Nazım’ın kullandığı bu metaforun aslında ağaçların gerçek yaşamına tamı tamına uyduğunu öğreniyoruz. 

Aslında birçok araştırma sadece ağaçların değil, bütün canlıların—ve organizmaların—benzer şekilde ağ sistemleri içinde var olduğunu gösteriyor. Tüm evren kendi kendini örgütleyen, uyarlanabilir karmaşık ağ sistemleri şeklinde var oluyor.  

Evrenin, doğanın ve insanlığın evrimi kendi kendine örgütlenmenin bir tarihi. Büyük Patlama’yla başlayan o uzun süreçte galaksiler, yıldızlar, gezegenler, atmosfer kendi kendilerini örgütleyerek ortaya çıktılar ve en azından bizim gezegenimizde atomlar, moleküller ve nihayetinde hayat, zihin ve kültür kendi kendilerini örgütlediler. Evrim kendi kendini yöneten bir süreç. O nedenle, ne dünya evrenin ne insan tüm yaratıkların ne de insan aklı değişimin merkezindedir.

Evrim aynı zamanda çeşitliliğin, uzmanlaşmanın, karmaşıklığın ve bağlantıların artmasının tarihidir. Doğanın evrimi hava ve suyun sürekli akışlarıyla artan bağlantıların tarihidir. Hayatın evrimi çeşitlenen ve uzmanlaşan hücreler arasındaki bağlantıların, beynin evrimi çeşitlenen ve uzmanlaşan nöronlar arasındaki sinapsların tarihidir. Ekonominin evrimi her biri giderek uzmanlaşan ve çeşitlenen üreticiler arasındaki değiş tokuşların tarihidir… 

İnsan toplulukları da bütün diğer canlılar gibi karmaşık sistemler oluşturur ve bu şekilde yaşarlar. Birey-topluluk ilişkisi, topluluğun gelişimi, yükselmesi ya da çökmesi hep aynı yasallıkları izler.

Bu bağlamda 1980’li yıllarda küreselleşme ve dijitalleşmenin hız kazanmasıyla her alanda boy atan köklü değişim süreçleri yeni teorik yaklaşımlar da getirdi. Bu yıllarda ete kemiğe bürünmeye başlayan ağ teorisi ve karmaşıklık teorisi, sistemlerin oluşum ve işleyişini daha iyi anlamamıza yardımcı oluyor.

1990’lı yıllardan bu yana gelişimini elimden geldiği kadar izlemeye ve öğrenmeye çalıştığım karmaşık sistemler teorisinin getirdiği önemli açıklamaların geniş bir özetini bu yazının sonuna ekliyorum. Bu metin incelenebilirse aşağıda sunacağım fikirlerin temelleri daha iyi anlaşılabilir.

* * *

Yukarıda, “İnsan toplulukları da bütün diğer canlılar gibi karmaşık sistemler oluşturur ve bu şekilde yaşarlar” demiştim. “Ancak bir farkla” diye eklemeliyim. Çok önemli bir farkla. İnsanlığın doğadan ve diğer canlılardan kopup ayrı bir yola koyulmasına neden olan bir farkla.

İlk insan topluluklarında, primatlar arasında da görülen erkekler arası hiyerarşi cinsel ilişkileri düzenleyerek erkekler arasında düzen sağlıyor, kendini gençlere dayatarak da kuşaklar arası ilişkileri düzenliyordu. Hiyerarşi topluluğu bütünleştiriyor, işbölümünü düzenliyordu. Ama zamanla bu işbirlikçi hiyerarşi hegemonyaya dönüştü, güçlü olanımızın güçsüz olanımızı sömürmesini mümkün kılmaya başladı.

Böylece giderek erkek egemenliği—zümre egemenliği—sınıf egemenliği—güçlü ülke egemenliği—beyaz ırkın egemenliği şeklinde yapılar kuruldu. Egemen olanlar süreç içinde insan topluluklarının etiketlemesinde, iç modellerinde ve yapıtaşlarının kombinasyonlarında yaptıkları değişikliklerle sömürü ilişkilerinin gelişmesini sağladılar. Aynı yaklaşım zamanla insan topluluklarının doğayla ve hayvan türleriyle olan ilişkilerini de belirler hale geldi. Dünyanın canlı enerjisine, ona kendi kontrolümüzü dayatmak için yaklaşmaya başladık. Sonuçta insana hizmet eden bir doğa ve evren anlayışı ve dolayısıyla güç/iktidara hizmet eden bir toplum anlayışı egemen oldu. Hâlâ da öyle.

Kısaca, insan toplulukları olarak, on küsur bin yıl içinde geldiğimiz yerde, birey-toplum ilişkisinin başlangıçtaki “hür ağaçlar ve kardeşçe yaşayan ormanlar” şeklindeki doğal varoluş tarzını bugün ancak bir ütopya olarak hayal edebiliyoruz.

Her zaman her birimiz hem benzersiz bir birey hem de daha büyük bir topluluğun bir üyesi olarak yaşadık, ama bu ikili doğamızdan birini abartıp diğerini unutmaya her zorlandığımızda, bizi buna zorlayanlar kârlı çıksa da, biz her durumda sadece mutsuzluk, depresyon, büyük acı ve sıkıntılar yaşadık ve yaşıyoruz. Öte yandan hegemonya ve sömürü ilişkileri bireyler arasındaki ilişkileri çarpıtarak, artan sayıda insanı sosyal ve ekonomik bakımdan güçsüzleştirerek, canlı ve cansız dünyanın doğal evrimine müdahale ederek sistemleri giderek daha çok bozuyor, sakatlıyor. Bugün pençelerimizi geçirdiğimiz dünyayı sıktıkça onu daha çok eziyor, daha çok parçalıyoruz. Kaynaklar, doğa, insan, kültür israf ediliyor, tahrip oluyor.

Hegemonya ilişkileri bugünkü durumda dünya çapında en güçlü ülkelerin—onların içinde en varlıklı sınıfların—onların içinde en güçlü zümrelerin—onların içinde de erkeklerinin hegemonyası olarak sivriliyor. On binlerce yıl içinde gelişip pekişmiş bu yapıların bir çırpıda ortadan kalkmasını bekleyemeyiz. Bu hegemonya ve sömürü piramitlerinde en tepeden en aşağıya kadar kendine şu ya da bu ölçüde ayrıcalıklı yarar sağlayan (ya da sağladığını sanan) çok sayıda insan olması, iç içe geçen bu ilişkilerin dönüşümünün hiç de kolay olmadığı anlamına geliyor.

Bu durumda ekonomik, politik, sosyal ve ekolojik olarak—ve ahlaken de—insanlığı çok daha kötü gelişmeler bekliyor olabilir. Dünyanın gücünü kontrolümüz altına alma, dünyaya nizam verme tutkusu daha ilk günden yıkıcı potansiyeller taşıyordu. Ancak şimdi hegemonya savaşlarının zirve noktası pekâlâ bir nükleer kıyamet olabilir.

* * *

Olumlu yönde bekleyebileceğimiz ilk şey ise bu yapıların çeşitli şekillerde dengelenerek süreç içinde asimetrilerin azalması olabilir. Gücü dengelemenin en etkili yöntemi olarak insanlık bugüne kadar demokrasiyi geliştirdi. İnsanlar arasındaki, sınıflar arasındaki, ülkeler arasındaki ilişkilerde güçlülere karşı görece güçsüz olanlara bir ölçüde güç verebilecek, seslerini yükseltmelerini ve etkilerini geçerli kılmalarını sağlayacak tek “teknoloji” demokrasidir. Demokrasi aynı zamanda geniş koalisyon ve ittifaklar oluşturup sürdürebilmenin de tek yoludur. Bugün hegemonyalarına el sürdürmek istemeyenler onun için tüm dünyada demokratik rejimleri zayıflatmaya, tasfiye etmeye çabalıyorlar.

Oysa bugün dijitalleşme ve sosyal medya insanlara kendilerini ve görüşlerini çok çeşitli biçimlerde ifade etmede benzersiz yeni olanaklar sunuyor ve insanlar bu olanakları büyük bir tutkuyla kullanıyor. Ancak merkez sağ ve merkez sol partilerin egemenliğindeki ya da otoriter politik rejimler, o aynı insanlara politik karar ve uygulamalara daha çok katılma, kararların hayata geçirilmesinde yeni biçimlerde rol oynama olanakları sunmaya, demokrasiyi derinleştirmeyi yanaşmıyorlar. Böylece yeni gericiliğin yükselişine zemin hazırlıyorlar.

Ancak İbni Haldun’un yüzlerce yıl önce Mukaddime’de çok güzel anlattığı gibi, hegemonik yapıların her zaman belli bir ömrü var. Bugün, batının beş yüzyıl önce başlayan küresel hegemonyası karşısında Asya’nın yükselişe geçtiğini, en başta Çin’in her alanda güçlendiğini görüyoruz.

Demokrasiyi yönelik saldırılara rağmen dünyanın çeşitli ülkelerinde emekçi ve orta sınıf hareketleri, demokratik protestolar yeniden güç kazanmaya başlıyor. Kadın hareketi etkisini artırıyor. Hep birlikte var olmayı savunan kadın liderler rollerini artırıyor. Yeşil hareket, başta Avrupa olmak üzere her yerde yavaş yavaş öne çıkıyor. Dört bir yanda yeni arayışlar, yeni denemeler görülüyor.

En güzeli, bugün tarihte ilk kez olarak hiyerarşilerde daha yukarılarda olanları kendine örnek almayan ve durumunu, yeni olanı kendisi yaparak değiştirebilecek bir kuşak yetişiyor. Milliyetçiliğin hemen her yerde yükselmesine rağmen, çocukların “Cumaları Gelecek İçin” hareketi kısa sürede küreselleşti, bütün kıtalarda 100’den fazla ülkede 2000 ayrı gösteri düzenler hale geldi. Bu, hiç de “bir seferlik”, “bir yanıp sönecek” bir hareket gibi görünmüyor.

Fikirler dünyasında da evren-doğa-teknoloji-insan ilişkisine bakışımızda yeni bir aydınlanma getirebilecek, yeni bir anlatı çıkarabilecek bir canlanma var.

***

Marx’ın dediği gibi, “Tarih başka türlü gelişmesi mümkün olmadığı için böyle gelişmiştir”. Evet, o hegemonyalar zinciri oluşmadan iyisiyle kötüsüyle bugünlere gelemezdik. Mesele, doğru muydu yanlış mıydı meselesi değil. Şimdiye kadar olan tarihi böyle açıklayabiliriz, ama bugün artık başka bir türlü gelişmeye yönelemez miyiz?

Başka türlü bir gelişme ne demek? Mevcut hegemonya kalıplarını, bu kez kendi yararımıza olacak şekilde tam tersine çevireceğimiz bir gelişim mi? Bize yapılanları bu kez bizim diğerlerine yapmaya başlayacağımız bir yönelim? Çin diyelim, yarın daha da güçlenince bu kez Batı ülkelerine tarif edilemez acılar yaşatacak bir sömürgeciliği mi benimsemeli? Ya da, sözgelimi, bize işkence yapanlara bu kez biz mi işkence yapacağız? Bizi susturanları bu kez biz mi susturacağız? Yol bu mu? Güç bu mu olacak? Yeni bir gelecek kurmanın motivasyonu hesaplaşma ve intikam mı olacak?

Büyük soru şu: Biten bir hegemonyanın yerini, şimdiye kadar hep olageldiği gibi, mutlaka bir başka hegemonya mı almalı? Peki, ama doğada hegemonya var mı? Akıl ile duygular, beyin ile beden; hangisi hegemon? Ya bir arada sembiyoz halinde yaşayan vücudumuzdaki bakteriler ile bedenimizin organları veya ağaçların kökleri ile mantarlar; hangisi diğerine hükmediyor? Biz niçin hegemonya peşindeyiz?

Hiçbir hegemonyanın olmayacağı bir dünyaya yönelemez miyiz?

Başka bir yaklaşımla, gücü dünyanın canlı enerjisine hükmetmeye çalışmak yerine o enerjiyle uyumlu davranmaya, diğer insanları kontrolümüz altına almak yerine onlarla sinerji yaratmaya çalışmakta arasak güçlü olamaz mıyız? Gücümüz “olmayan bir güç” olamaz mı?

Biz insanlar bunları yapma yeteneğine sahibiz. Gerçek güç kaynağımız bu yetenek.

* * *

Aslında bugün dünyamızın büyük ölçüde kendi kendini yönetebilir; karmaşık, uyarlanabilir küresel bir sistem olarak işlemesi—hegemonyasız bir dünya—için gerekli maddi altyapı oluşmuş durumda. Sanayi çağı (1760-1850) ekonominin kas sistemini oluşturmuştu, şimdi dijital çağ (1980-2030) bunun sinir sistemini oluşturuyor. Dijital ağlar bizi diğer bütün insanlarla ve canlılarla, insanlığın tüm kültürel birikimi ve varlığıyla, tüm olay ve gelişmelerle, tüm makine ve nesnelerle, tüm teknolojilerle–geçmişin tüm birikimiyle ve geleceğin tüm potansiyelleriyle–gerçek zamanda bağlantılı hale getirebilir.

İnsanlık deneme yanılma yöntemiyle hegemonya ilişkileri olmaksızın bir arada nasıl yaşayabileceğinin yollarını aramaya başlayabilir. İnsanlar gezegenin nasıl yeniden canlanacağı ve gelişeceğine ilişkin kaygıları ile kendi psikolojik, manevi ve fiziksel gelişimlerinin nasıl canlanacağına ilişkin kaygılarını birlikte ele alabilirler. Zihniyetler değişebilir. Böylece bir noktada insanlığın genel gidişatında bir dönüm noktası, bir çatallanma belirebilir.

Süreç içinde politik müdahalelerle; sistemlerin bağlantılarının zenginleşmesi, parçaların çeşitlenmesi, ilişkilerin ve değiş tokuşların yoğunlaşması, her türlü sınırın geçirgenliğinin artması—hepsi de kuşkusuz kaosa kaymayacak ölçüde—ve geribildirimlerin daha etkin hale gelmesi sağlanabilir. Sosyal ve ekolojik ağların daha geniş kombinasyonları denenebilir.

İnsanlar doğal evreni ve insan yapısı dünyayı yeniden evimiz gibi hissedebilmek için “Tam olarak insan olmak ne demek?” “Doğayla, evrenle yeniden bir araya gelmek ne demek?” “Canlandırıcı deneyimler ve diğer insanlar ve mekânlarla derin bağlantılarla dolu bir yaşam, tam yaşam nasıl olur?” sorularına birlikte yanıtlar getirerek sistemlerini birlikte yenilemeye çalışabilirler. 

Demokratik tartışmalarla varacakları mutabakatlar doğrultusunda sistemlerin etiketlemelerinde değişikliklere giderek—sözgelimi “azami kâr” etiketinin “sürdürülebilir gelir” etiketiyle ya da “hissedar değeri” etiketinin “sosyal paydaşların değer paylaşımı” etiketiyle veya “kontrol et” etiketinin “uyum sağla” etiketiyle değiştirilmesiyle—sonuçların değişmesi sağlanabilir. Parçaların toplaşım ve bağlantı tarzları, doğrusal-olmayan davranışın derecesi, akışların ve onlardaki katlayan ve geri-çevrim etkilerinin yön ve miktarı, çeşitlilik dereceleri bu kez “insanlığın doğal varoluş tarzı” doğrultusunda etkilenebilir. Birbirimizle ve doğayla—ve teknolojiyle—olan ilişkilerimiz yeni bir uyuma kavuşabilir.  

Böylesi bir ağlar dünyasında düzen nasıl olabilir? İnsanlar varacakları mutabakatları yaşama geçirmek için elbette birlikte normlar, kurallar, yasalar, düzenlemeler belirleyecek ve bunları tahkim edecek bazı kurumlar inşa edecektir. Böyle düzenleyici bir kurallar ve kurumlar hiyerarşisi hem kaosa kaymayı hem de şu ya da bu özel çıkar için hegemonya kurulmasını önlebilir.  

Kuşkusuz her şey bugünden nasıl bir yaklaşım benimseyeceğimize bağlı.

EK

Birlikte-uyarlanma, birlikte-evrim, birlikte-büyüme teorisi olarak

Karmaşıklık Teorisi

Bütün organizmalar, canlı sistemler, ekosistemler kendi-kendini örgütleyen ve kendi-kendini-uyarlayan, doğrusal-olmayan karmaşık sistemlerdir.

Bütün kendi-kendini-uyarlayan sistemler kozmos/düzen ile kaos/kargaşa arasında bir yerde konumlanırlar. Hayatın, gelişmenin, çeşitlenmenin olduğu yer burasıdır. Kozmosa kayma durağanlığı, kaosa kapılma ise dağılmayı getirir. Sistemler barındırdıkları çeşitlilik derecesine göre kozmos ya da kaosa kayarlar; çok az çeşitlilik kozmosa, çok fazla çeşitlilik kaosa yol açar. Eşikte kalacak kadar çeşitlilik hayatın ve evrimin temelidir.

Çeşitlilik; sistemi oluşturan parçaların çeşitliliği kadar, aralarındaki bağlantıların ve hem her birinin hem de bir bütün olarak sistemin dış dünyayla olan bağlantılarının çeşitliliğidir.

Bir sistem farklı parçalardan ve bunlar arasındaki bağlantılardan oluşur. Karmaşıksistemlerin parçaları farklı davranışlar sergileyen parçalardır. Aktörleri aynı davranışı gösteren sistemler karmaşık-olmayan, öngörülebilir davranışlar sergiler. Karmaşık sistemler karmaşık davranış sergiler—bu, istikrar sağlamaya yetecek kadar düzenli, ama yine de esneklik ve sürprizlerle dolu bir davranıştır.

Bir sistemin niceliği ve niteliği, parçalarının nicelik ve niteliklerinin toplamından daha farklı ve daha fazladır (ya da daha azdır). Bağlantıların sağladığı etkileşim, parçalar arasındaki “mekânda” (sistemde) “yeninin doğmasını” mümkün kılar.

Karmaşık sistemler kaynak/enformasyon akışları içinde yer alır ve hem bu akışları değişime uğratır hem de değişir, kendilerini akışlara (kendilerini çevreleyen ortama) göre uyarlarlar. Bu anlamda, sürekli değişen uyarlanmaları yansıtan sürekli değişen kalıplardan ibarettirler.

Sistemlerin kimliğini ve varlığını bu kalıplar ifade eder. Kimlik kolektiftir ve parçalardan bağımsızdır. Bağlantılılık içinde belirir. Sistemi oluşturan tek tek parçalar zaman içinde yenilenir, ama kalıplar aynı kalır.

Düğüm noktaları ve bağlantılardan oluşan ağlar, hem içlerinden geçen akışları çoğaltan, katlayan bir etki hem de bu akışların bir kısmını geri çevirip yeniden kullanan bir etkiyaratırlar. Böylece çıktıları girdilerinden hem nicelik bakımından fazla, hem de nitelik bakımından farklı ve daha çeşitli olur. Yenilik doğar.

Bu sistemlerde her bir parça/aktör diğer parça/aktörlerin sunduğu bağlama bağımlıdır. O nedenle çeşitlilik barındırmaları zorunludur. Barındırdıkları çeşitlilik sayesinde her yeni uyarlanma yeni etkileşimlere, yeni parçalar tarafından doldurulacak yeni kovukların belirmesine yol açar.

Karmaşıksistemler kaynak/enformasyon işleyen performans sistemleridir. Algılayıcıları ile dış dünyadan kaynak/enformasyon alır ve bunları işledikten sonra etkileyicileriyle dış dünyaya etkide bulunurlar. Bir sistemin algılayıcıları bir diğer sistemin etkileyicilerine duyarlıysa, aralarında etkileşim meydana gelir. Etkileyicilerin faaliyeti ile geri-çevrim etkisinin birleşmesi, sistemin kendi davranışlarına ilişkin çevreden geribildirim almasını, böylece kendini uyarlayabilmesini sağlar. Öğrenme gerçekleşir. Kural keşfedilir.

Karmaşık sistemler doğaları gereği her zaman yenidir, hiçbir zaman kendilerini tekrarlamazlar, o nedenle onların davranışını öngörmek mümkün değildir. Unsurların herhangi birindeki bellibir değişikliğin sistemin bütünsel davranışında hangi miktar ve yönde bir değişikliğe yol açacağını bilemezsiniz. Buradaki olasılıklar alanı sonsuza yakındır. O nedenle herhangi bir değişiklik, sistemin serpilip gelişmesine (daha çok kritik kaynak bulma yeteneğinin artmasına) olduğu kadar sönüp gitmesine de (kritik kaynak toplama yeteneğini yitirmesine) yol açabilir. Bu nedenle de bütün sistemlerin bir başı olduğu gibi kaçınılmaz olarak bir de sonu vardır.

Öte yandan olasılıklar alanının sonsuza yakın olması, sistemlerin bu alanın sunduğu bütün olanakları taramasını imkânsız kılar. Bu, ideal veya mükemmel ya da mümkün olan en iyi gibi kategorilerin geçersizliği anlamına gelir. Olan, ancak olanaklar alanının belli bir kısmının taranmasında rastlanabilenlerin en iyisi olabilir.

Gene aynı nedenlerden karmaşık sistemlerin ve bunların davranışlarının beliren bir doğaları vardır. Önceden planlanamazlar ve öngörülemezler, sadece belirirler. Gerek parçalarının gerekse kendilerinin özellik ve nitelikleri diğer parça ve sistemlerin sunduğu (ve sürekli değişen) bağlam içinde belirdiği için, hep yenidirler ve hep beliren (zuhur eden) bir doğadadırlar. Davranışları da sistemden doğar.

Karmaşıklık teorisi bu şekilde kaostan düzen belirmesini de açıklar. Bu sistemler kendi kendilerinin katalizörüdür (oto-katalitik). İki parça/aktör arasındaki bağlantı, diğer bağlantılar için katalizör işlevi görür. Her parça hem sistemin bir bileşeni, hem de bir katalizördür. Dış müdahaleye ihtiyaçları yoktur. Bir planlamacıları ya da koreografları yoktur.

Karmaşık sistemler parçaların sırayla ya da art arda bir araya gelmesiyle ortaya çıkmazlar (ya da kopmasıyla yok olmazlar), bir bütün halinde belirir ya da yok olurlar.

Kozmosun içinde, ama kaosa yakın konumlanırlar. Dağılmayacak kadar düzenli, esneyebilecek kadar kaotiktirler. Kaosun eşiği; karmaşık davranışın belirdiği, basit birkaç kuralın karmaşık davranışı ortaya çıkardığı, kararsız bir dengenin söz konusu olduğu, sürprizlerin yaşandığı ve hataların yapıldığı bir yerdir.

Gelişmeleri sıçramalıdır (doğrusal değildir). Küçük değişiklikler büyük sonuçlara yol açar. Karmaşık ama kaotik olmayan bu sonuçlar bütün ağ içinde bir çığ gibi yayılır. Kaldıraç etkisi ortaya çıkar. Bu patlamalı gelişme sonrasında sonuçların ancak bir bölümü yerleşik hale gelir. İyileşmeler azalır. Öğrenme eğrisi önce hızlı bir çıkış yapar, sonra yavaşlar.

Karmaşık sistemler birey aktörlerin kısıtlı kaynaklar için rekabetinin ve işbirliğinin diyalektiği içinde yol alır. Bir ekosistem (ya da ekonomik sistem veya kültürel sistem) içindeki aktörler birlikte-evrim gösterir. Ekosistemler birbirlerine alternatif rekabet içindeki aktörlerin varlığına ihtiyaç duyar. Kazanan alternatif kaybeden alternatifin zararını önler. Varoluş sembiyotiktir. Bütün kovuklar var olmak için diğerlerinin varlığına ihtiyaç duyar. Bir kovuktaki bir değişim diğerlerini de etkiler.

Uyarlanma aslında bir sistemin diğer sistemlere uyarlanması demektir. O nedenle aslında söz konusu olan her zaman bir birlikte-uyarlanma, birlikte-evrim, birlikte-büyümedir. Karmaşıklık teorisi her biri bireyci ve bencil var kalma amaçlarıyla davranan aktörlerin bağlantılılıksonucu nasıl işbirliğine girdiğini, birlikte geliştiğini çok iyi açıklar.

Gerek sistemlerin parçaları arasındaki gerekse sistemler arasındaki bağlantı ve etkileşimleri belirleyen temel mekanizma etiketlemedir. Parçaların hangi özelliklerinin diğer parçaların hangi özellikleriyle bağlanacağını bunların taşıdığı etiketler belirler. Böylece seçmeli bir etkileşim mümkün olur. Sistem böylece kendini geliştirir.

Etiketlemede, iç modelde ve yapı taşlarının kombinasyonlarında değişikliklere giderek karmaşık sistemlerin davranışını etkilemek mümkün olabilir. Parçaların toplaşım ve bağlantı tarzı, doğrusal-olmayan davranışın derecesi, akışların ve onlardaki katlayan ve geri-çevrim etkilerinin yön ve miktarı, çeşitlilik derecesi bu mekanizmalarla etkilenebilir.

Her şey nasıl çok güzel olabilir?

Türkiye nur topu gibi yepyeni bir slogana kavuştu: “Her Şey Çok Güzel Olacak.” 31 Mart yerel seçim sonuçları belirginleşmeye başladığında muhalefet saflarında doğan bu sloganın insanlara umut ve enerji veren bir yanı var — o kadar ki, sonunda iktidar da bunu yarım ağız sahiplenmeye başladı.

Ancak umut kendi başına bir yol sunamaz. Onun için şimdi şu soru yanıtını bekliyor: Her şey nasıl çok güzel olabilir?

Bu ülke son 100 yıl içinde iki kere kendini yeniden kurgulamaya yöneldi. Önce “Batı uygarlığının bir parçası” olmaya çalıştık. Olmadı, ardından “İslam ülkesi” olmaya yöneldik. O da olmadı.

Bu iki büyük hayal bize çok pahalıya patladı.

Her iki seferinde de politik rejimimizi, ekonomik tercihlerimizi, yaşam kültürümüzü, uluslararası konumlanışımızı, hatta demografik yapımızı neredeyse kökten değiştirmeye zorlandık. Tarih anlatımız, her seferinde peşine düştüğümüz hayale uygun düşecek şekilde yeniden yazıldı.

Sonuçta pek bir yere varamadık, 100 sene sonra bugün gene varoluşsal bir kriz içindeyiz.

Şimdi bu krizden bir çıkış yolu bulabilmek için bu her iki “uygarlık yenileme” uğraşımızın değişmeyen, ortak yanları var mı, buna bakmakta yarar var.

Hata neredeydi?

Her iki seferinde de kıyafetlerimizi, yaşam tarzlarımızı değiştirerek ya da köprüler, yollar, barajlar yaparak “modern” bir ülkeye ulaşabiliriz sandık. İlk seferinde CHP önderliği, ikinci seferinde AKP önderliği hedefe ulaşmak için yeterli sayıldı.

Ancak her iki seferinde de demokrasi ve demokratik tartışma gerekli görülmedi. Tam tersine özgür düşünce ve eleştirinin, yurttaş katılımının devletin geleceği için bir tehdit oluşturduğuna inanıldı. Oysa,

“…sadece bilim ve teknoloji değil, sanat, müzik, edebiyat. Bunların tümünün insan düşüncesi ve insan duyarlılığı ile ilişkileri, felsefi düzeyde buluşan sentezleri var. Tümünü birleştiren bir ağ dokusu var. Bu, beynin çalışmasındaki tümel koordinasyona ve modern iletişim ağlarına benzeyen bir doku olmalı. Bunun adına da uygarlık deniyor. Biz gençliğimizde bu büyük entelektüel dokunun farkında olmadan yaşadık.

Düşünce özgürlüğü temel bir insani kavramdır. Biz ilk Cumhuriyet kuşakları özgürlük için savaşan bir toplumun içinde büyüdük… Fakat bu özgürlüğün temelde bir düşünce özgürlüğü olduğunun farkında değildik…”

Cumhuriyet döneminin temel eksikliğinin, mevcut olmaması diğer her şeyi – bugün de hâlâ – bozan, sakatlayan eksikliğin Doğan Kuban’ın 22 Mayıs 2015 Cumhuriyet kitap ilavesinde yer alan bu sözlerinden daha dolaysız ve içten bir ifadesini ben görmedim. Buna bir de antiemperyalist ya da ilerici veya devrimci olmak ile özgürlük arasında hiçbir dolaysız bağ olmadığını eklersek, Cumhuriyet tarihimizden çıkarılacak en önemli dersi formüle etmiş oluruz: Özgür eleştiri ve tartışma olmazsa kendi yolumuzu bulamayız.

***

Bugün yaşamakta olduğumuz varoluşsal kriz ülkedeki bütün “inşaatları” derinden sarsıyor. Ekonomik, siyasi, sosyal, kültürel yapılar art arda depremler yaşıyor. İnşa edilmiş tarihler de öyle! Şu ya da bu politik aktörün ya da akımın haklılığını, uygulamalarının doğruluğunu, görüş ve ahlak anlayışının geçerliliğini gerekçelendirecek şekilde seçilip alınmış geçmişle ilgili parçalardan oluşan tarih anlatıları çöküyor.

Tarihimiz bütün genişliği ve derinliğiyle tüm toplumun yaşadığı deneyimlerin tarihidir. Bütün bu acı deneyimleri dikkate almadan yeni bir ufka yönelemeyiz.

Son 100 yıllık tarihimizde yurttaşlar arasında ayrımcılık yapılmayan tek bir dönem yaşanmadı. “Mağdurların” olmadığı bir dönemi hiç görmedik. Bazen şu kesimdeki bazen bu kesimdeki insanlar “ikinci sınıf vatandaş” sayıldı. Buna karşı direnmeye çalışanlar olduğunda en sert şekillerde ezildi. İnsanlar kendi ülkelerinde yabancı yerine kondu, geri bırakıldı. Tarihimizin en önemli hakikati budur. Buna bütün zamanlar için son vermeden hiçbir şey güzel olamaz.

Hiçbirimiz şu ya da bu hükümetin kendi çıkarı için kullanacağı tarih makinesinin bir parçası olamayız, biz insanız. Her birimizin kabul görmesi gerekir. Her birimizin onuruna saygı gösterilmesi gerekir. Bütün canlıların onuruna saygı gösterilmesi gerekir. Bunun yolu ayrımsız her birimize haklarımızın tanınmasıdır, eşit haklı olarak kabul görmemizdir. Sözde değil, her uygulamada. Düşünce özgürlüğü ve düşüncelerimizi serbestçe açıklama, yayma hakkı, eksiksiz örgütlenme hakkımız olmalı. Katılım olanaklarımız olmalı, devlet her birimize bu olanakları sorumlulukla kullanabileceğimize güvenecek kadar saygı göstermelidir. Sadece adaletin egemenliğinin hüküm sürdüğü, her yurttaşın gönül rahatlığıyla “bu benim devletim” diyebileceği bir devletimiz olmalıdır. Ve çoğunluğun ancak azınlığın, arzu edilir değil’in ötesinde “kesin yanlış” demeyeceği şeyleri yapabildiği bir rejimimiz.

Hepimizi sağaltıcı olacak kilit soru şudur: Bir bütün oluşturan ama sadece bizim için yapılmamış bir dünyaya girmeyi elzem telakki ediyor muyuz? Orada hepimizin olacağını kabul edebiliyor muyuz? Özgürlük, eşitlik, kardeşlik, haysiyet – sadece bizim için değil herkes için olacak mı?

Bakın, asıl önemli mesele şuradadır: Bugün ülkemizin karşı karşıya bulunduğu derin sorunlara ne gibi çözümler bulunabileceği konusunda hiç kimsenin elinde geçerli formüller yok.

Cevap bekleyen en önemli birkaç soru mesela: Ekonomide 1980’lerden bu yana şu ya da bu ölçüde uygulanagelen neoliberal politikaların hâlâ sürdürülebileceğini ileri sürebilecek kimse var mı? Bende daha iyisi var diyebilecek birisi? Uluslararası politikada uzun yıllar yapmış olduğumuz gibi gene genel olarak Batılı ülkelerin yanında mı konumlanalım diyeceğiz? Yoksa Şanghay Beşlisi bizi bekliyor mu? Ya da? Gene eski parlamenter rejime geri mi dönelim, yoksa daha düzgün bir başkanlık rejimine mi geçelim? Bu konuda inandırıcı bir projemiz var mı? Ya Kürt sorununu ne yapacağız? 21’inci yüzyılda sözgelimi yapay zekâ teknolojilerine sahip olmayanları geçmişte sömürgelerin olduğundan daha beter koşulların beklediği her geçen gün daha çarpıcı şekillerde gözler önüne serilirken, biz daha bir çip bile üretemeyen bu ülkede teknoloji meselesini nasıl çözeceğiz? Ya bu soruların hepsini kökten değiştirecek şekilde derinleşen iklim değişikliği konusu, denizlerin hızlanan yükselişi, türlerin artan yok oluşu ne olacak?

* * *

Cevapları bilmiyoruz da onları nerede bulacağımızı, nerede arayacağımızı tam biliyor muyuz? Teori de mi? Batılı kurumların önerilerinde mi? Liderlerin kafasında mı? Geçmişe mi geri döneceğiz? Bize rol modeli olabilecek ülke mi arayacağız? Orada geleceğe umutla bakabilen birini bulabilecek miyiz?

Şu bir gerçek: Ekonomimiz de politikamız da yereldir. Bütün sorunlarımız yereldir. Çözümleri de ancak yerel olarak bulunabilir.

“Ekonomik analiz dediğimiz şeyi” diyordu Schumpeter, “tarih, istatistik ve ‘teori’, bu üçü oluşturur. Bu üç temel alanın en önemlisi bugünün olgularını da içeren ekonomik tarihtir.”

Kuşkusuz kapitalist ekonomi (ve aynı şekilde iklim) küresel olarak bağlantılı bir sistem, ancak onun getirdiği sonuçlar değişik zamanlarda ve mekânlarda çok farklı yaşanıyor; o nedenle bu sonuçlara farklı tarihlerde ve farklı coğrafyalarda çok farklı şekillerde karşı konulması gerekiyor.

Onun için kendi çözüm yollarımızı ancak kendimiz bulabiliriz. Geçerli çözüm, ancak geniş toplum kesimlerinin karşılıklı saygı ve eşit haklılık temelinde serbestçe tartışıp birlikte geliştirecekleri, birlikte uygulamayı deneyecekleri, sonra tekrar tartışıp iyileştirecekleri çözümler olabilir.

Bugün artık ancak toplum çapında çok geniş taşıyıcılara sahip görüş birlikleri, mutabakatlar oluşturabilirsek yol alabiliriz. Bunun için de herkesin herkesle konuşmaya, tartışmaya, birbirini anlamaya çalışmaya başlaması gerekir. Birbirimiz hakkında taşıdığımız kanaat karşılıklı gerçekliklerimizi deneyimlemiş olmaktan kaynaklanmıyor, reel değiller, büyük ölçüde ayrı ayrı durmamızda yarar görenler tarafından inşa edilmiş algılar. Birbirimizle konuşmaya başlarsak hem birbirimizi hem de kendi benliğimizi daha iyi tanımaya başlarız.

Hep belli bir ideolojik yaklaşımla önceden belirlenip şu veya bu şekilde bize yukarıdan dayatılan yolları denedik. Bir yere varamadık. Şimdi bir kere de aşağıdan birlikte bir şeyler inşa etmeyi deneyelim. O zaman hem kendi ülkemizin hem de başka ülkelerin tarihsel deneyim birikimi içinde bize esin kaynağı olabilecek çok çeşitli unsurlar da olduğunu görebiliriz.   

Aramızdaki çelişkilerin antagonist çelişkilere dönüşmesini engellemek, bu çelişkilere rağmen mutabakatlar oluşturmak pekâlâ mümkün olabilir. Bunun yolu çıkarılacak parazitlere aldırmadan, engelleme çabalarına prim vermeden birlikte konuşmaya başlamaktan geçiyor. Toplumun her seçimde tekrar tekrar görüldüğü gibi yüzde 50 yüzde 50 bölünüp karşı karşıya kalmasını aşmanın, seçim sonuçlarına odaklanıp kalmanın ötesine geçmenin başka bir yolu yok.

Yeni bir resmin ilk fırça darbeleri

31 Mart Yerel Seçimleri önemli bir başarı oldu. Başarıyı getiren ise yeni bir yaklaşımdı. Toplumu karşıt kamplara ayıran, bölücü, kendinden olmayanları ötekileştiren zihniyete bu kez prim verilmedi. Seçim ortamında birleştirici, barışçı bir zihniyet sergilendi. Kazanan muhalif adaylar şu ya da bu partinin temsilcisi, şu ya da bu siyasi ideolojinin savunucusu görünümünde sivrilmediler, öyle ki HDP de bu adayları doğrudan destekleyebildi. Seçim ortamında ve hemen sonrasında kamplaşmanın devam etmesinden yana olanların barutlarının kalmamış olduğunu, artık kurusıkı atmaya başladıklarını da gördük.

Bu yeni yaklaşım çok önemli, çünkü seçimlerdeki ülke çapındaki oy dağılımı iki taraf arasındaki yıllardır süre giden bölünmenin genelde devam ettiğini ve Kürt seçmenlerin ana yığının da ayrı bir üçüncü taraf haline gelmiş olduğunu gösteriyordu. (Bu arada: sağ-sol, muhafazakâr-modern, İslamcı-laik ayrımları bu bölünmeyi açıklamaya yeterli olmuyor.)

Daha da önemlisi, seçimler öncesi dönemde politik tartışma giderek nefret ve şiddet duygularıyla, artan bir ötekileştirmeyle yüklü hale gelmişti. Sanki “Vaka-i Hayriye” diye adlandırılan Yeniçeri Ocağının kanlı bir şekilde tasfiyesinden bu yana, son iki yüz yıldır bir türlü kurtulamadığımız kutuplaşmanın en derin, en içinden çıkılmaz aşamasında yaşıyor gibiydik.

Seçim sonuçları—bir ölçüde de olsa—bu kutuplaşmayı aşmaya başlamanın mümkün olduğunu gösterdi. Ülkede yeni bir siyasi iklimin filizleri boy verdi.

***

Bugün sadece ekonomimiz değil, politik yapımız, hemen hemen tüm kurumlarımız derin bir kriz içinde. Hepsinin kökeninde kimlik bunalımımız yatıyor. Selim Deringil, Toplumsal Tarih dergisinin Ocak 2019 sayısındaki yazısında şöyle diyor: “En azından iki asırdan beri Osmanlı İmparatorluğu’nun ve Türkiye’nin içinden çıkamadığı meşruiyet bunalımı milli kimliğimizi oluşturmaktadır zira bunca yıldır kimlik bunalımı yaşadığınızda o hal bunalım olmaktan çıkmış ve kimliğinizin ta kendisi olmuştur.“ 

Bu bunalım, toplumsal-tarihsel gerçekliğimizi bir türlü olduğu gibi kabul etmemekten kaynaklanıyor. Dün de öyleydi, bugün de öyle.

Bu toplum hep melez bir toplum, melez bir ülke olageldi. Bizans da öyleydi, Osmanlı da öyleydi, Cumhuriyet de öyle oldu. Hatta “İyon uygarlığı” zamanındaki Anadolu bile Pers İmparatorluğu’na bağlı şehir devletlerinden ibaretti.

Bizim neyimiz melez değil ki? Konuştuğumuz dil mi, mutfağımız mı? Şarkı, türkü ve ilahilerimiz mi? Giyim ya da yaşam tarzlarımız mı? Genlerimizin analizi atalarımızın dört bir coğrafyadan gelme insanlardan meydana geldiğini gösteriyor. Kaçımız üç ya da dört kuşak öncesi “dönme” bir anne ya da babadan geliyor, bunu bile bilemiyoruz. Doğulu muyuz, Batılı mı? 200 yıldır bir türlü karar veremedik. 

Bu topraklarda “saf” hiçbir şey yok.

Öyleyse gerçekliğe öyle, olduğu gibi yaklaşmak lazım. Bu melez, üstelik melezliği biteviye artan, çeşitlenen ülkeyi nasıl dün o kadar zorlamaya rağmen “Batı ülkesi” yapamadıysak, bugün de “İslam ülkesi” yapamıyoruz. Topluma devlet eliyle yukarıdan aşağı kimlik ve karakter giydirmek mümkün değil. Bu çabalar sadece acı, hem de büyük acılar getiriyor, insanlarda derin yaralar açıyor.

Yukarıdan aşağı kültür inşa edilemiyor. Çünkü kültür bizatihi çelişkili bir olgu, saf bir şey değil. Kodlanabilir, okullarda öğretilebilir bir şey değil. İnsanların günlük yaşamları içinde birlikte yaptıkları, zaman içinde kendi kendini inşa eden bir şey, hayatı birlikte yapmaktan geliyor. Hayat gibi de çelişkili.

Zaten bizler, bu topraklarda yaşayanlar uzun, çelişkili, karmaşık bir tarihin ürünleri olarak melez insanlarsak, kültürü yaşayışımız nasıl saf ve çelişkisiz olabilir?

Toplumu formatlamak isteyenler bu amaçla onun siyasi hafızasını da formatlamaya çalışırlar. Her formatlayıcı kendine uygun bir “Altın Çağ” efsanesi geliştirir – bu İslam’ın ya da Osmanlı’nın tarihine ilişkin olabileceği gibi, Ulusal Kurtuluş Savaşının ya da Cumhuriyetin ilk yıllarının tarihine ilişkin de olabilir. Okullarda, medyada, kitaplarda, törenlerde, siyasi nutuklarda toplumsal hafızadan bazı bilgiler silinip başka yeni bilgiler eklenerek her seferinde tarih yeniden yazılır. Yeni formata karşı çıkanlar da “Altın Çağ” efsanesine, yurtseverliğe ihanet edenler sayılır. Böylece hem geçmiş muhaliflere karşı bir silah haline getirilir, hem de bugün için tartışılabilir kabul edilen politik tercihler sınırlanmış olur.

İnsanların politik tartışmaya angaje olabilmesi için olgular ve varsayımlar konusunda paylaşabildikleri bir temel olması gerekir. Paylaşılan temel formatlanarak daraltıldığında insanların anlamlı bir tartışma yürütmesi önlenir. Politik tartışmanın format dışına çıkması böylece engellenir. Daha da önemlisi tartışmanın sınırlanmasıyla toplumun geleceğe ilişkin beklentilerinin ufku da şekillendirilmiş olur. “Çağdaş medeniyetler seviyesine” çıkılacaksa, alternatif modernleşme yollarını gündeme getiremezsiniz. “İslam toplumu” olunacaksa, insan haklarını, özgürlükleri, kadınların eşitliğini, LGTBİ haklarını ağzınıza alamazsınız.

Bu topraklarda demokrasinin gelişmemiş olmasının sebebi, ne eğitimsizlik ve cahillik, ne de sosyal ve ekonomik geri kalmışlıktır. Din de değildir. İnsanların tartışmasının imkân ve alanlarının, politik tartışmanın konu ve kapsamının şu da bu şekilde dar tutulmuş (es kaza biraz genişleyince de gene zorla daraltılmış) olmasıdır. Bunalımın en sonunda “kimliğimiz haline gelmiş” olmasının temel sebebi de budur. 

Ne kadar çok fatura ödedik bu yüzden. Aramızda dün ya da bugün mağdur olmamış bir kimse var mı? Yerinden yurdundan sürülmemiş, malına mülküne el konmamış, işkencelerden geçirilmemiş, darağaçlarında sallandırılmamış, Sansaryan’da tırnakları sökülmemiş, yıllarca hapislerde çürütülmemiş? Konuşması, yazması yasaklanmamış? Korkutulmamış? Bildiğimiz solcu yok da, sağcı var mı? Kürt ya da İslamcı? Liberal? Hep birbirimizi yemedik mi? Ve hangimiz masumuz?   

***

31 Mart yerel seçimlerinde ilk politik performansına tanık olduğumuz yeni yaklaşım – henüz filiz halinde de olsa – toplumun bölünmüşlüğünü aşmanın başka yolu olmadığı için çok önemli.

Bugün dünya çapında artan karmaşıklık ve karşılıklı bağımlılık bizden açılmamızı—aklımızı, kalbimizi, irademizi açık tutmamızı—talep ediyor. Bugün politik olarak da her yerde iki zihniyet karşı karşıya geliyor: bir yanda insanların aklını kapalı tutma, onları cahilleştirme, kalplerini ötekilere karşı nefretle doldurma, iradelerini korkuyla köreltme peşindeki kapalı rejim yanlıları var.  Öte yanda aklı merak ve ilgiye, kalbi merhamete, iradeyi cesarete açık tutmayı savunan açık toplum yandaşları yer alıyor. 31 Mart yerel seçimleri de öncelikli olarak bu iki zihniyetin karşı karşıya gelmesi şeklinde yaşandı.

Şimdi politik tartışmayı güvensizlikten, öfke ve nefretten iyice temizlemek için toplum olarak bir ve aynı tarihi paylaştığımızı görmeliyiz.

Biz bu toprakların çocuklarıyız. Bizi bu topraklar besliyor. Ölülerimizi bu topraklara gömüyoruz. Bizi karşıt kamplara yerleştirdiğini varsaydığımız uluslar, dinler, medeniyetler, ideolojiler yokken de bu topraklarda yaşayanlar vardı. Tarihimiz ne 19 Mayıs 1919’da ne de 29 Mayıs 1453’te ya da 1071’de başladı. Ta Göbeklitepe’den bu yana, 12-15 bin yıl öncesinden, belki de daha öncesinden beri buradayız. Bu topraklarda yaşamış, çalışmış, eser bırakmış herkesin üzerimizde hakkı var. Hepsi bizim atamız.

Etnik kökenlerimiz, konuştuğumuz diller, dini inançlarımız, metafizik görüşlerimiz hepsi bu topraklarda yeşermiş ve benimsenmiş şeyler. İnsanlık onuru, özgürlük, eşitlik, dayanışma fikirleri de buraya ait. Sahipleri burada. Hepsi yerli.

Melezliğimizi—türlü çeşitli dillerden, inançlardan, zihniyetlerden, yaşam tarzlarından, cinsel tercihlerden, damak tatlarından—insanlar olduğumuzu, hiçbirimizin saf ve değişmez bir özelliği temsil etmediğini nihayet—ve bütün zamanlar için—kabul etmeliyiz. Ve birbirimizle konuşmaya başlamalıyız.

Aslında biz insanlar ilginç, tuhaf şeylerizdir. İçinde yaşadığımız evren de öyledir. Dünyamızın çekirdeğinde düzen ve düzensizliğin birlikteliği vardır. Gezegenler, yıldızlar ve hayat, hepsi düzenlerini düzensizliğin üzerinde kurar. Düzen ile düzensizlik konusunda biz insanlar da çelişkili bir ilişki içindeyizdir hep. İkisinden sadece birini tercih edemeyiz. Bir biri, bir diğeri bizi çeker. Bazen ilke, kural, yasa ve düzenlemeleri benimser, neden ve sebepler ararız, öngörülebilirlik isteriz. Bazen de kendiliğindenlik, belirsizlik, yenilik ve kısıtsız özgürlük peşinde oluruz. Öngörülebilirlik ararız ama yeniyi de özleriz.

Doğru olan bu kaçınılmaz çelişkileri kucaklamaktır. Politik bölünmede karşı kampta olduğunu düşündüğümüz insanların her şeyinin bizden farklı olduğu sanmaktan vazgeçmeliyiz. Onları her bakımdan karşımıza almaya, üzerinde konuşabileceğimiz müşterek hiçbir konu olmadığını var saymaya son vermeliyiz. Konuşmazsak birlikte bir şey yapamayız.

Ülkenin kaderini belirlemek için aynı sandıklara oy atan insanların, önceden, sözgelimi oy attıkları mahallenin, yaşadıkları semtin müşterek sorunları ve bunların çözüm imkânları üzerine aralarında konuşamamasının anlamlı bir gerekçesi olabilir mi?   

Bugün Türkiye’de melez bir toplumda yaşamakta olduğumuzu kabul etmek, geçmişte bu topraklarda var olmuş bütün medeniyetlerin ve halkların tarihini kendi tarihimiz olarak görebilmemizi sağlar.

Toplumumuzun melezliği aynı zamanda tüm dünya nüfusunun çeşitliliğinin bir yansıması değil midir? Bu toprakların tarihinin, bu coğrafyanın kültürel birikiminin her bir parçası kendi içinde dünyanın farklı bir köşesindeki bir halka, bir topluluğa uzanan bir barış ve işbirliği çağrısı taşır.

Toplumumuza ve geçmişimize böyle bakmak, birlikte sınırsız, özgür —hiçbir şekilde formatlanmamış — karşılıkla saygıya dayalı bir politik tartışma yürütebilmek için “müşterek bir dünya”ya sahip olduğumuz anlamına gelir. Bu, birlikte geleceği kurmaya, kendimize yeni dinamik bir kimlik inşa etmeye başlamak demektir. Demokrasinin olmazsa olmaz koşulu olan politik tartışmayı ülkemizde yeniden canlandırmak demektir.

Böylece kutuplaşmanın zirve noktasını geride bırakabilir ve krizden çıkış yoluna koyulabiliriz.

Fikirlerimiz elbette farklı farklı olacaktır. Birlikteliğimiz elbette çok çeşitli çelişkiler içerecektir. Ama bu sefer ortak kararlar almak, çelişkilerin uzlaşmaz hale gelmesine izin vermemek mümkün olabilecek. İki yüz yıllık tarihsel bölünmelerimizi birlikte aşmamız mümkün olabilecek. Hakikatin, doğrunun ne olduğuna birlikte karar verebileceğiz.

***

1 Nisan sabahı oluşan ve 17 Nisan günü İstanbul’da mazbatanın alınmasıyla biraz daha renk kazanan sahnede ben böyle bir resmin ilk fırça darbelerini gördüm.

15 Mart Gününe bir daha bakalım

15 Mart günü Yeni Zelanda’da ırkçı bir beyaz terörist iki camiye ateş açarak cuma namazını kılmakta olan 50 Müslümanı gözünü kırpmadan katletti. Amerika’da boy atıp 2015’teki göçmen dalgası sırasında Avrupa’ya sirayet eden beyaz ırkçılığının ulus ötesi bir hareket haline gelmiş olduğu bundan daha çarpıcı bir şekilde gözler önüne serilemezdi. 

Aynı gün ulus ötesi hale gelmiş olduğunu kanıtlayan bir başka hareket daha kendini gösterdi. Ortaöğrenim öğrencilerinin iklim değişikliğine karşı önlem alınması amacıyla başlattığı “Cumaları Gelecek İçin” okul boykotu o gün ilk kez 100’den fazla ülkede 1000’in üzerinde şehirde gerçekleşti.

Diyebiliriz ki 21’inci yüzyılın kaderini bu iki olayda sergilenen iki karşıt zihniyet arasındaki mücadele belirleyecek.

Batı, batılı-olmayan dünyanın tarihini hep kendi küresel zaman ekseninde gördü. Kendi teknolojik üstünlüğünü daha zayıf olanlara yayarak kendini evrenselleştirmeye çalıştı – onun anladığı küreselleşme buydu.

2000’li yıllarda batı dışı dünyanın askeri-endüstriyel teknolojileri ve ekonomik gücüyle batıyı yakalamaya başlamasıyla batı modernizminin böyle tek yönlü evrenselleşmesi duvara tosladı. Sonuçta, Batı 500 yıllık üstünlüğünü yitirdi. Amerika (ve genel olarak batı) tarihsel yönelimini, pusulasını kaybetti. Batı küreselleşmenin bugünkü aşamasıyla başa çıkamaz hale geldi.

“Son imparator” ABD’nin şimdi her bakımdan yaşamakta olduğu büyük kırılma böyle başladı.

***

Yeni gericiliğin yükselişi temelde batının, son yüzyıllarda tadını çıkara geldiği ayrıcalıklı konumu sürdürmeyi başaramayacağı korkusunun bir ifadesi. “Önce Amerika” şiarından ticaret savaşları başlatma girişimlerine, politik sistemdeki çöküşten içeride dağılma süreçlerine kadar bu panik her yerde görülüyor.

Batının yaşamakta olduğu yön kaybı onun batı-dışı dünyaya artık nasıl bakacağını da bilememesini getiriyor. Yönünü bulamaması aşırı gericilik ve yabancı düşmanlığının önünü açıyor. Irkçı nefret, faşizan girişimler, antisemitist ve İslamofobik saldırılar, politik doğruluğun batı için zehirli bir tehdit gibi gösterilmesi, toplumları bölüp kutuplaştırma çabaları hep bu zeminde yükseliyor. Yeni bir nükleer silahlanma turu başlatma hevesi böyle boy atıyor.

Beyaz ırkçıların öne sürdüğü katliam gerekçesi beyaz ırkın dünya çapında yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğu. Beyaz ırkı ortadan kaldırmak isteyen global bir komploya karşı savaştıklarını ileri sürüyorlar. Christchurch katliamının sorumlusu, ABD başkanını “yenilenmiş bir beyaz kimliğin ve ortak gayenin sembolü” olarak gördüğünü söylüyor. Bu konuda görüşü sorulan Trump’ın yanıtı şöyle: “Beyaz ırkçılığın yükselen bir tehdit olduğunu düşünmüyorum.” (Bu arada Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliğinin 2018 raporunda açıklandığı üzere dünyada en çok mülteci kabul eden ilk 10 ülke arasında sadece 1 tane batılı ülke var, o da İsveç)

***

Aslında Batının teknolojik, ekonomik, askeri, siyasi gücü hâlâ çok büyük ve uzun süre de öyle kalacak. Ne genel olarak batılı ülkelerin ne de “beyaz adam”ın varlığını tehdit eden bir şey var. Onların gözünü karartan hegemonyalarının—hem global çapta hem de kendi ülkelerinde—iyiden iyiye sorgulanır ve test edilir hale gelmiş olması. Korkularının kökeninde bu var.

Ve korku özgürlüğü yer.       

Öyle de oluyor, batı kendisini batı yapan en önemli şeyi terk etmeye başlıyor–eleştirel düşünce (ve onun eseri olan özgürlük, demokrasi, insan hakları). Batıyı batı yapan büyük keşiflerin, Rönesans’ın, aydınlanmanın, onun insanlığa kattığı tüm kültürel, bilimsel ve teknolojik kazanımların temelinde asıl eleştirel düşünce yatar—bireyleşmeyle birlikte giden düzenli kuşkuculuk ve eleştirel düşünce. (Batı-dışı dünyanın ise farklı olarak sahip olmadığı tek şey buydu. Batıdan hemen her şeyi aldı, tek almadığı eleştirel düşünme özgürlüğü oldu. O yüzden aldıklarını da yüzüne gözüne bulaştırdı ve batı karşısında sonuçta hep kaybetmek zorunda kaldı.)

Yeni gericilik şimdi batının asıl cevherini böyle ayaklar altına alırken, batının insanlığa tüm tarihi boyunca yaşattığı en büyük acıların asıl müsebbibi olan “beyaz adamın üstünlüğü” ideolojisine, batının kara yüzüne sarılıyor. Yeni gericiliğin tek pusulası beyaz adamın bütün diğer halklar, kadınlar ve doğa üzerindeki acımasız hâkimiyetini sürdürme hırsı.      

***

Bugün öyle bir durumdayız ki, bir yandan iklim değişikliğinin yol açtığı alışılmışın dışı doğa olayları öte yandan yeni gericiliğin ve beyaz ırkçılığının (ve onun ikiz kardeşi IŞİD vb’nin) panik atakları dünyanın her gün bir başka noktasında insanları gafil avlıyor. Batı kapitalizminde durgunluğun kalıcılaşmakta olması durumu daha da ağırlaştırıyor. 

Açık ki insanlığa yeni bir yönelim lazım. Yalnız yönünü kaybetmiş batıya değil, 500 yıldır bir türlü yönünü bulamamış olan batı-dışı dünyaya da. Ortak inşa edilecek yeni bir yönelim. Bu kez tüm dünya tarihinin zaman ekseninde iş görecek yeni bir yönelim—yeni bir insanlık zihniyeti, insanlığın yeni bir tarzı.  

İşte 15 Mart 2019 günü yaşanan ikinci büyük olay bize bu ortak yönelimi, yeni zihniyeti, var oluş tarzını nerede bulabileceğimizi gösteriyor. Yüzden fazla ülkede farklı milliyetlerden, dinlerden, kültürlerden, sosyal sınıflardan on binlerce çocuk aynı endişeyi paylaşıyor. Onlar kaderlerinin birbirine sıkı sıkıya bağlı olduğunu yaşayarak görüyor. Bu kadar küresel bir eylem daha önce hiç görüldü mü, bilemiyorum. Ama bunun sadece bir başlangıç olduğunu öngörebiliyorum.  

Ne Trumpgillerin ülkelerin sınırlarına, insanların kafalarına, özgürlüklerin çeperine çekmeye çalıştığı duvarlar ne mevcut diğer sınırlar bütün kıtalardan çocukların o gün aynı meydanda buluşmasını önleyebildi. O çocukların gördüğünü yarın herkes görecek. İklim değişikliğini hızlandıranlar ile insanları yerlerinde yurtlarında yaşayamaz hale getirip daha yaşanabilir yerlere göç etmek zorunda bırakanların, işsizliğin ve gelir eşitsizliğinin sorumlularının bir ve aynı zihniyetin temsilcileri—doğa üzerindeki tahakkümlerini, diğer insanlar üzerindeki tahakkümlerini ne pahasına olursa olsun sürdürmek isteyenler—olduğu saklanamaz hale gelecek.

Batının gerçek cevheri şimdi o çocukların eylemlerinde yeni bir anlam kazanıyor, global— ama bu kez kelimenin tam anlamıyla evrensel—bir değer haline gelerek önümüzdeki yolu aydınlatıyor. İnsanlığı büyük bir buluşmaya, bütün dünyayı birlikte yeni bir yönelim inşa etmeye çağırıyor.

***

Condorcet’in altını çizdiği gibi, felsefe tek bir hamlede politikanın, toplumun, ahlakın, eğitimin, dinin, uluslararası ilişkilerin ve yasaların temel ilkelerini değişikliğe uğratır. 15 Martı izleyen günlerde Yeni Zelanda Başbakanı Jacinda Ardern’in kararlı bir şekilde ırkçılığı mahkûm etmesi, anında eyleme geçmesi ve vahşi saldırıya hedef olanlarla derin bir empati sergilemesi tüm dünyada – batıda da doğuda da – büyük destek kazandı. O gece Dubai’de dünyanın en yüksek binası olan Burj Halife’nin tüm cephesi Ardern’in başörtülü resmiyle kaplıydı.

Terörün yandaşlarının beklentisinin tersine saldırının ardından tüm dünyaya korku ve yabancı düşmanlığı yayılacak yerde, BBC’ye verdiği demeçte, “Küresel olarak güvenli ve hoşgörülü ve kapsayıcı bir dünya istiyorsak bunu sınırlar kapsamında düşünemeyiz. Irkçı gerici ideolojinin kökünü kazımak için global bir mücadele vermeliyiz” diyen Ardern’in çağrısı yankılanıyordu.   

Geleceğimizin bu çocuklara bağlı olması ne kadar güzel – izleyelim: