Birlikte…

Son on yıllarda çevre sorunlarının ve atmosferin ısınmasıyla iklim değişikliğinin getirdiği tehlikelerin belirginleşmesi ve ekoloji bilimlerinin (ve ağ teorisi ve karmaşıklık teorisinin) gelişmesiyle tarihin canlı ve cansız varlıkların bütünleşik karmaşık sistemlerinin hareketi olarak, yeryüzünün tarihi olarak anlaşılması gerektiği görüşü belirginleşti.   

Böylece tarihi yapan aktörlerin sadece bireyler, topluluklar, devletler, uluslar ya da sınıflar ve onların politik temsilcilerinden ibaret olmadığı, insanlar-insan olmayan canlılar-doğa kuvvetlerinden oluşan bağlantılı bütünsel bir aktör olduğu anlayışı öne çıkmaya başladı. Tarih insan ile doğanın birlikte- üretiminin, birlikte-yapımının eseri. İnsanın, diğer canlıların ve cansız doğanın evrim ve değişim dönüşüm süreçleri aslında bir birlikte-yapma, birlikte-üretim süreci. Biz çevremizi yapıyoruz, çevremiz bizi yapıyor. 

Sınıf savaşlarının, eşitlik mücadelelerinin, devletlerin ya da ulusların savaşlarının tarihi olarak açıkladığımız tarihin aslında yeryüzü ve iklim vb. hareketleri de dahil, bütünsel aktörün bütünsel tarihi içinde biçimlendiğini görebiliyoruz.

Tarih bir bütünselliktir. Parçalara ayrılamaz. Tarihçiler bilim tarihçisi, iktisat tarihçisi, sanat tarihçisi sosyal tarihçi diye uzmanlaşabilirler, ama bunların hepsi birbiriyle alakalıdır.  Arkeoloji ile jeoloji, antropoloji ile biyoloji birbirlerini tamamlar. Örneğin iktisat tarihi hiçbir zaman sadece ekonomiyle ilgili değildir. Gerçek hayat gibi tarih de alt parçalara bölünemez.  

Örneğin iki dünya savaşının Avrupa’daki etkileri ile savaş sonrasının Üçüncü Dünya’daki sömürgecilik karşıtı mücadeleler tarihin bütün dünyayı kapsaması gerektiği görüşünü öne çıkarmıştı. Aynı zamanda sosyal bilimlerin, sosyal ve ekonomik tarihin gelişmesi siyasi, diplomatik ve askeri tarihin başatlığını sorgulamaya başlamıştı. Böylece bütünsel dünya tarihi anlayışı güç kazanmıştı.

Bugün ise tarihçiler iklim değişiklikleriyle ya da pandemi süreçleriyle uygarlıklar tarihinin etkileşimlerini açığa çıkarmaya başlıyorlar.

***

Aslında söz konusu aktörlerin hepsi ayrı ayrı diğer aktörlerin ve aralarındaki bağlantı ve ilişkilerin varlığının çok iyi farkındaydı ama bu ilişkilerin niteliğini sadece kendi açılarından değerlendirebiliyorlardı. Erkeğin kadına, efendinin köleye, kapitalistin işçiye, tarımcının toprağa, insanın hayvanlara ve genel olarak canlı ve cansız doğaya (aynı zamanda kendi yaptığı alet ve yapılara) bakışı, yaklaşımı, onları anlamlandırması hep benzer oldu. Kendisi yapıcı, değiştirici, aktif, belirleyici, kontrol edici, hükmedici (penetre eden) özne, geri kalanı onun kontrolü altına alıp istediği gibi biçimlendirebileceği (penetre edilen) pasif nesneydi. Çünkü plan yapıp uygulayabilen onlardı. Hepsinin yaklaşımı bir ve aynı faydacı anlayışın değişik görünüş biçimleriydi.

O yüzden uygarlık tarihi insanları ve doğayı kontrol altına alma, doğal ortamından ayırarak ehlileştirme tarihi olarak gelişti. İnsanları avcılık toplayıcılığı bırakıp tarıma yöneltmek, üretip vergilerini ödeyecekleri şekilde ehlileştirmek için duvarlarla çevrili şehirlere toplamak gerekti. İnsanın ehlileştirilmesi ile hayvanların ve genel olarak doğa kuvvetlerinin ehlileştirilmesi çabaları baştan beri paralel gelişti. Teknoloji de üzerlerinde hegemonya kurmak amacıyla doğanın kuvvetlerini ehlileştirme aracı oldu.

Ehlileştirmek, kontrol altına almak demek aslında özerk aktör olmasına, kendi rolünü özgürce oynayabilmesine imkân vermemek demekti. Ancak köle olabilirdi. Efendilerine hizmet edecekti, aykırı davranamayacaktı. Eleştirel, aykırı, özgül olamazdı. Ancak kolayca birbirleriyle değiştirilebilir otomatonlar olabilirlerdi. Makinelerin en ileri ucunda şimdi yapay zekâ en yeni köle adayı olarak gelişiyor.

Bu şekilde, insanlık tarihine kölelerin —insan köleler kadar tabiat kölelerin—isyanlarının tarihi olarak da bakabiliriz. (İsyan son çaredir. Onun için de meşrudur. Çoğu zaman başarıyla sonuçlanmaz, ama kendi başına bir sistem arızası olduğu için, sonuçta her durumda iki tarafa da zarar verir. Tıpkı hegemonyacı ilişkinin iki tarafı da—hem efendiyi hem köleyi— sonuçta depresyona sürüklediği gibi. Öte yandan ezilen nefret duygularıyla dolar, ezen ise korku içindedir, kendini koruma içgüdüsüyle ötekinden tiksinir.)

Kuşkusuz bütün bunlar dümdüz, pürüzsüz giden süreçler olmadı hiçbir zaman. Kendilerine hükmedilmek istenenler hiçbir zaman tamamen pasif olmadılar, her biri kendi koşullarına uygun direnişler içinde oldu, değişik taktikler geliştirdi, farklı ustalıklar kazandı, sonuçlar elde etti. Dünya edebiyatının en etkileyici eserleri daha çok bunların hikâyeleridir.

Bizim hayvanlara zarar veren eylemlerimiz sosyal, politik ve ekonomik sistemlerimizin önemli parçalarıdır. Çünkü bizim dünyamız küçük bir insan azınlığının geri kalan herkese egemen olarak ve onları sömürerek refahını artırması etrafında kurulmuştur. Bu sistem, sadece hayvanların acı çekmesinin önde gelen nedeni olan endüstriyel hayvan tarımının değil, işçilerin sömürülmesinin, arazi kullanımı, su kullanımı, enerji kullanımı, antibiyotik kullanımının, atık ve kirliliğin sistemidir ve iklim değişikliğinin başlıca sebebidir.

Böylece uygarlık tarihi karşılıklı bağımlılık içinde ve etkileşimli şekilde birlikte hareket eden birlikte evrim geçiren bütün o muazzam ağın, bütünsel aktörün, değişim ve gelişimin öznesinin giderek sakatlanması, özgürce hareket edemez hale gelmesinin tarihi oldu. Sonuç bugün yaşadığımız bozulma, çürüme ve bütünsel varoluşsal kriz oldu.

2018 yılının Nobel Edebiyat Ödülünü alan Olga Tokarczuk 9 Aralık günü yaptığı Nobel Ödülü konuşmasında bu krizden bir çıkış yolu bulabilmemiz için aramızdaki benzerlikleri keşfetmeye ve aynı kaderi paylaştığımızı anlamaya odaklanmamızı öneriyordu. “İnsanlarda bir bütünlük duygusunu harekete geçirebilmek için” diyordu, “her şeyin görülebileceği bir yerden bakmak lazım. Her şeyi görmek demek her şeyin nihai olarak tek bir bütün oluşturacak şekilde birbiriyle bağlantılı olduğunu—aralarındaki bağlantılar bizim için henüz bilinir olmasa da— fark etmek demektir. Her şeyi görmek aynı zamanda dünya için tamamen farklı türde bir sorumluluk duymak demektir. Çünkü ‘buradaki’ her hareketin ‘oradaki’ bir davranışa bağlandığı, dünyanın bir parçasında alınan bir kararın onun bir başka parçası üzerinde etkide bulunacağı ve ‘benim olan’ ile ‘senin olan’ arasındaki ayrımın tartışılabilir hale geldiği giderek daha iyi görülüyor.”

Yeni tür ilişkilerin yeni gerekleri

Çözüm yollarını yeni tür ilişkilerin öne çıkmasında aramamızı gerektiren birçok yeni gelişme var.

Değer yaratmanın temeli olan çalışma (emek) bilgi çalışmasına dönüştükçe üretimin dinamosu bireysel çalışanların beceri ve eğitim düzeylerinden çok birlikte çalışanlar arasındaki (ekip içindeki) etkileşim haline geliyor. Kuruluşların dijital dönüşümünün bu etkileşim temel alınarak düzenlenmesi kendini dayatıyor. Otomasyon ve yapay zekâ tartışmaları gerçek anlamını bu tartışma içinde buluyor. Dolayısıyla rekabette de ürün ya da teknolojinin değil birlikte çalışan insanların kalitesi belirleyici hale geliyor.

Piyasacılığın (ve liberalizmin) gözde kavramı birey, devletçiliğin (ve sosyalizmin) gözde kavramı cemaat ya da topluluk iken şimdi yeni toplumu belirleyecek kavram “birlikte yapmak” oluyor. Şimdi sanayi sonrası dönemde çalışma karşılıklı etkileşim— insanlar arası ve insanlarla makineler arası etkileşim—olarak tanımlanıyor. “Birlikte yapmak” kolektif yapmak demek olmakla birlikte asıl özgür ve eşit haklı katılım gerektiren ve farklı aktörlerin farklı katkılarına ihtiyaç duyan bir ilişki anlamına geliyor. Ayrı ayrı üretici kuvvetlerin ve üretim araçlarının belirleyici bir önemi kalmıyor, her bakımdan geleceği belirleyecek unsur olarak bu etkileşim ve onun niteliği öne çıkıyor. Ne ölçülebilir, tartılabilir ya da fiyatlandırılabilir olan ne de mülkiyet nesnesi yapılabilen (dolayısıyla köleleştirilebilir olmak bir yana alışılmış şekillerde yönetilebilir bile olmayan) bir nitelik.

İşte bugün ekolojide, ekonomide, sosyal yaşamda, politika olduğu kadar manevi yaşamda da yaşanan bütün krizlerin anası “birlikte yapma”nın istismar edilmesi, sakatlanması, engellenmesi, böylece bütünsel aktörün hareketinin bozulmasıdır. 

O nedenle bütün bu krizleri gidermenin, teknolojik ve ekonomik hızlanma ile sosyal dağılma ve durgunluk arasında büyüyen kronik uçurumu aşmanın yolu her alanda “birlikte yapma”ya dayalı tarzlar getirecek sosyal ve politik inovasyonları gerçekleştirmektir. Bu bağlamda genel olarak inovasyona yaklaşımın da değişmesi gerekiyor. Yeni teknolojilere, ürünlere, bilim ve eğitime yatırım yapmak aynı zamanda bu tür “birlikte yapmalar”ın örgütlenmesinin yeni nitelikli yollarının ortaya çıkmasına yatırım yapmayı gerektiriyor. 

Çünkü bireyin gerçekten birey ve topluluğun da bireylerinin toplamından fazla bir şey olabilmesi için birlikte yaşamak, birlikte çalışmak, birlikte düşünmek, birlikte tartışmak, birlikte karar almak, birlikte yönetmek — birlikte yapmak gerekiyor.

Mariarosaria Taddeo ile Luciano Floridi’nin 24 Ağustos 2018 tarihli Science dergisinde yayınlanan “Yapay zekâ nasıl iyilik için bir kuvvet haline gelebilir?“ başlıklı yazılarından alınan aşağıdaki alıntı bu bakımdan çok çarpıcı:

Yapay zekâya dayalı karar ya da eylemlerin etkileri çoğu zaman tasarımcılar, geliştiriciler, kullanıcılar, yazılım ve donanım gibi birçok aktörün sayısız karşılıklı etkileşiminin sonucudur. Bu, dağıtık aktörlük olarak adlandırılıyor. Dağıtık aktörlükle birlikte dağıtık sorumluluk da gelir. Mevcut etik çerçeveler ise bireysel insani sorumlulukla ilgilidir ve ödül ve cezaları bireyin eylem ve niyetlerine dayalı olarak tahsis ederler. Dağıtık sorumluluğa cevap vermek üzere geliştirilmiş değillerdir.“

Aynı olgunun bir başka görünümüne edge.org’taki bir tartışmada felsefeci Daniel Dennett işaret ediyor:

Şimdi büyük bilim insanından, bireysel akıldan uzaklaşıyor ve dağıtık anlayışla uğraşmaya başlıyoruz. Hiçbir tekil kişi sonuçları anlayamaz, anlama ekip olarak belirir. Bu iyi bir şey. Bu bilimin bütün yapısını değiştirir, aynı şekilde felsefenin de. Şimdi akıllı tasarımcı, ister bir teorinin tasarımcısı ister bilimsel bir modelin geliştiricisi olsun, artık bir roldür. Bu durumda Nobel ödülleri devam ettirilemeyebilir, örneğin.  

Görüş, ilgi, katkı ve çıkar farklılıklarının, çeşitliliğin varlığını kabul ettiğinizde kaçınılmaz olarak çoğulcu olursunuz. Hele şimdi aktörlüğün yalnızca ve yalnızca dağıtık ama gene de birlikte mümkün olabilir hale gelmesiyle çoğulculuk yeni bir önem kazanırken. Artık tam uyum ve amaç birliği aramak yerine tartışma, müzakere yoluyla ortak kararlara ulaşmaya çalışırsınız. Elbette bu mutabakatlar geçici olmak durumundadır ama demokrasi şiddete başvurmadan bu tür mutabakatları mümkün kılmada denenmiş tek ve en iyi yoldur.  Öte yandan demokrasi de ancak bu tür mutabakatlar ve ortak mücadeleler yoluyla gelişip güçlenebilir.

Çokluk tekin içine sığmaz

Tekleşmeler

Bugün politik alanda, medyada, genel olarak düşünce hayatında çoğulculuktan uzaklaşıp tek fikir, tek teori, tek anlayış, tek parti ya da liderin iradesini dayatma çabaları güç kazanıyor. Görüş ve inanç çoğulluğu hatta kimlik çoğulluğu tanınmak istenmiyor. Çoğu yerde sadece farklı fikir ve görüşlerin değil dil, din, sınıf veya toplumsal cinsiyet farklılıklarının ifade edilmesi, hatta görünür kılınması bile egemen elitler tarafından engellenmek isteniyor.

Bu otoriterleşme ve totaliterleşme eğilimlerinin bir temeli derinleşen krizler ve yoğunlaşan eşitsizlikler karşısında egemen elitlerin artan çaresizliği. Bir diğer temeli de azami kâr dürtüsünün, dolayısıyla üretimcilik ve tüketimciliğin tutsağı haline gelmiş olan ekonominin hızlanan teknolojik gelişmeyle birlikte her alanda iyiden iyiye tekleştirici bir işleyiş kazanmış olması. İmalatta robotlaşma, tarımda monokültürleşme, imalat-ticaret-tarım-finans-teknoloji de aşırı tekelleşme ve oligopolleşme.

Egemen çıkarlar açısından bakıldığında önde duran tek gelecek: Tek düzen, tek değer, tek kültür, tek perspektif oluyor.

Çoğullaşmalar

Ne var ki merkezlerdeki bu tekleşme ve tekelleşme çabalarına Hayat çeperlerde daha çok çeşitlenerek, çoğullaşarak karşı koyuyor. Teknolojik gelişmeler tekleştirmeye olduğu kadar ister istemez çoğullaşmaya da yeni imkânlar tanıyor.

Ürün çeşitliliğinin artması yaşam tarzları, toplumsal cinsiyetler, kültürler ve düşünce akımlarının çeşitliliğinin artmasıyla atbaşı gidiyor. Egemen kesimler daralır ve tekleşirken çalışan kesimler çoğullaşıyor ve çeşitleniyor. Meslekler, çalışma tarzları çeşitleniyor. Yeni tarz artizan/zanaatkâr uğraşlar yaygınlaşıyor.

Tekleşme ve çoğullaşmaların girdabında

Son yirmi yıl içinde merkezlerde ve çeperlerde birbirine paralel gelişen bu iki süreç arasında sıkışan geleneksel merkez partiler (genellikle muhafazakâr sağ ve sosyal demokrat sol olarak adlandırılan partiler) giderek zayıfladılar ve güç kaybettiler, çoğu ülkede silinmeye yüz tuttular.

Bu ortamda küreselleşmenin tekdüze hale getirici kuvvetlerine karşı tabandaki değişik tepkilerden yararlanarak merkez partilerinin bıraktığı boşluğu doldurmaya çalışan, yeni-yerelciliğin ve yeni-milliyetçiliğin tehlikeli biçimlerini destekleyen bir tür yeni gericilik ortaya çıktı.

Benzer karşı tepkiler içinde boy atan yeni toplumsal hareketlere yabancı kalan geleneksel sol ve sosyalist partiler de merkez partileri gibi eridiler.  

Çokluğu tekin içine sığdırmak hiçbir durumda mümkün değildi.

Yeni toplumsal hareketler

Yeni toplumsal hareketleri yeni gericiliği destekleyen sosyal kesimlerin tepkilerinden ayırt eden üç ortak özellik var: diyaloga açıklar, bölücü değil birleştirici olmak istiyorlar ve hem ulusal hem de uluslararası düzeyde dayanışmadan yanalar. Bu hareketlerin katılımcıları özgürlüğü kendi bireysel ihtiyaçlarını sürekli vurgulamaktan çok dayanışma olarak görüyor.

Çalışanların yeni tarz mücadeleleri ortaya çıkmaya başlıyor – Fransa’da sarı yeleklerin, Amerika’da Amazon çalışanlarının, Türkiye’de moto kuryelerin, Hindistan’dan Latin Amerika’ya birçok yerde küçük çiftçilerin ve tarım işçilerinin yeni direnişlerini görüyoruz. Beyaz yakalı çalışanlar çok çeşitli biçimlerde yeni üretim ve çalışma, dayanışma ve yaşam tarzları deniyor, yaratıcı etkinlikler sergiliyorlar. Gezi yaşamaya devam ediyor.

Öte yandan son on yıllarda bütün dünyada iki hareket belirgin bir şekilde öne çıkıyor: kadın hareketi ve yeşil hareket. Her iki hareket de çeşitlilik gösteriyor, çoklu bileşenlerden oluşuyor, buna rağmen (belki de bu sayede) istikrarlı bir şekilde genişliyor ve güçleniyor.

Kadınlar

Kadınlar bugün insanlığın sosyal mücadeleler tarihinin yeni lokomotifi olarak öne çıkıyor. Bugün bütün eylemlerde geçmişten farklı olarak genç erkeklerden çok kadınlar en önde yer alıyor. Kadınların öne çıkmasına yalnızca kadın hakları için mücadelenin yükselişinde değil, çevre hareketinde, insan hakları ve demokrasi mücadelelerinde ve parlamentolarda ve hükümetlerde kadınların birçok yerde ön saflarda çok yaratıcı biçimlerde yer almaya başlamalarında da tanık oluyoruz.

Kadınlar her yerde, her coğrafyada, her sosyal kesimde varlar ve girmedikleri hiçbir alan, başaramadıkları hiçbir meslek, adım atmadıkları hiçbir faaliyet alanı kalmadı. Her yerde kendi rollerini artırmak istiyorlar. Ve çok cesurlar.

Bugün aynı zamanda kadın meselesinin kendi içinde diğer bütün temel sorunları barındırdığını, hepsinin iç içe geçtiği yoğun yumaklar oluştuğunu görüyoruz. Başka türlü söylersek, bütün hareketlerin yolları kadınlardan geçiyor.

Tarihin çağrısı

Bütün bunların temelinde feminen olanın özgüllüğü yatıyor.

Erkekler mühendisler gibidir, dışlarındaki dünyayı seyrederler, onu üzerinde çalışılacak bir nesne gibi görürler, her durumda onu yönetmek isterler, bütün konuşmaları dışlarındaki dünyayla ilgilidir, anlamı orada ararlar.

Kadınlar zanaatkârlar gibidir, işlerine bakarlar, inceliklere duyarlıdırlar, bütün konuşmaları yaptıklarıyla ilgilidir, anlamı hayatın içinde, onun bir parçası olmakta bulurlar.

Bruno Latour’un e-flux architecture’da yayınlanan “Production or Engendering?”

başlıklı yeni bir yazısında vurguladığı bir konu bu bakımdan çok aydınlatıcı:

Çalışma ve örgüt sosyolojisinin bulguları uzun zamandır bir otomobil montaj hattını ilerletmenin ya da bir siparişi tamamlamanın ne kadar çok mikro icat gerektirdiğini gösteriyor. Planlama ofisleri montaj hattında olan bitenin farkında olmayabilir ama işçiler montaj hatlarının ne kadar robotlaştırılmış olsa da kendi müdahaleleri olmadan birkaç dakikada bir tutukluk yapacağını çok iyi bilir. Daha genel olarak, meyvesini verene kadar hattın bir noktada her parçasında minik bile olsa bir inovasyonla yeniden başlatılması gerekir. Her türlü üretim, aslında içinde ve çevresinde yapılan bu tür sayısız müdahale sayesinde gerçekleşebilir.

Ne var ki sadece montaj hattı planlamacıları değil, “üretim sistemi” dediğimiz şeyin tümü işçinin üretim çalışmasının bu gerçek niteliğinin farkında değil, bunu görmezden geliyor. İşçinin sürecin her anında gösterdiği ihtimam, yaptığı bakım, asıl meydana getirme çabaları dikkate alınmıyor.

O yüzden bizim “üretim sistemi” dediğimiz şey her zaman onu mümkün kılan şeyin sadece bir parçasıdır ya da daha uygun bir sözcükle söyleyecek olursak, sistemin yaşayabilirliği her zaman olduğu gibi bugün de “hesaba katamadığı” bir şeye dayanıyor. Kısaca, gözle görülür üretimi mümkün kılan gözle görülebilir olmayan feminen emektir. O nedenle, “üretim sistemi” tanımı gereği, içinde gerçekleştiği koşulları görmezden gelen, hatta inkâr eden bir organizasyon biçimidir.

Aslında işçinin sürece kattığı bu ihtimam, özen, bakım yaşam formlarının meydana getirilmesinde de belirleyici esas aktör olan kadınsı, dişil, feminen olan’ın bir özelliğidir. Ve biz bu özelliği insanın (sadece kadınların değil erkeklerin de) yaşam formlarının ve onları besleyen ekosistemlerin meydana getirilmesine her katkıda bulunduğu yer ve anda görebiliriz. Örneğin, bebeği anasının rahminden çekip alıp havaya kaldırarak ilk nefesini almasını sağlayan ebe (isterse erkek bir kadın doğumcu olsun) birazcık daha az özen ve dikkat gösterse bebeği kolaylıkla elinden düşürüp ölümüne sebep olur.

Öte yandan “kadının fendi erkeği yendi” atasözünden de anlaşılabileceği gibi, erkek egemenliğine karşı mücadelede kadınlar yüzyıllar içinde deneme yanılma yoluyla çeşitli ustalıklar da kazanmışlardır. (Türk Dil Kurumu bu atasözünü şöyle yorumluyor: “Kadınlar erkeklere göre daha kurnazdır. Sergiledikleri çeşitli oyunlar üzerinden erkekleri alt edebilirler. Eğer mücadele gösterir ve sabırlı davranırlarsa, inatçılıkları ile her erkeği dize getirebilirler.”)

Gene de tarih boyunca kadınsı, dişil, feminen olan gözden düşürülmeye, uzak tutulmaya, unutturulmaya çalışılmış hatta zulümlere hedef yapılmış ve ekonomi sürekli erkekleşen bir şekilde geliştirilmiştir.

Bilgi ekonomisinin ağırlık kazanmasıyla hayatta aklın (ve derin düşüncelerin) yanı sıra duyguların da (düşünce kısa yollarının) belirleyici olduğunu öğrenmeye başlıyoruz. Erkeksi çalışma, yaşama ve var olma tarzının, adale ve mantık gücünün, imalat ve istihraç inovasyonunun rolü azalırken bakım, özen, ihtimam ve onarımdaki inovasyonların öneminin belirleyici hale gelmeye başladığını görüyoruz. Çalışma saatleri, ürün ağırlıkları ve boyutları, maddi bileşkenler gibi ölçülebilir (dolayısıyla değişim değeri hesaplanabilir olan) büyüklüklerin önemi azalırken, ölçülebilir olmayan (dolayısıyla piyasa değiş tokuşlarına elverişli olmayan) cisimsiz nitelikler ile ürünlerin konsept ve tasarım kalitelerinin —hem nesnel hem öznel olarak— esas ihtiyaç duyulur şeyler haline gelmekte olduğunu görüyoruz.

Pandemi döneminde tüm dünyada hayatları pahasına hastalar için kendilerini paralayan doktorundan hemşire ve teknisyenine kadar (çoğu kadın olan ve hemen hepsinin katkısı esasta kadınsı olan) sağlıkçıların emeğinin pahasını kim hesaplayabilir? 

İşte bütün bu nedenlerle: Tarih şimdi asırlardır “yok sayılan“, “ihmal edilen”, “bastırılan”,  kadınsı, feminen olanı artık hak ettiği yeri almaya çağırıyor. 

Öte yandan kadın haklarına ve kadın hareketine şiddetle karşı olmak son dönemde birçok ülkede yükselen yeni gerici, sağcı güçlerin en önemli ortak yanlarından biri. Yeni gericilik her yerde kadınların son yıllarda elde ettiği çeşitli hakları geri alabilmenin peşinde. Kadınların hareketlerinin kendilerinin budamaya çalıştıkları demokrasi, insan hakları ve çevre hareketlerinin katalizörü olacağının farkındalar. Buna karşılık politik yelpazenin solunda yer almak hemen her yerde kadın hareketinin destekçisi olmayı gerektiriyor.

Çevre hareketi

Sözünü ettiğimiz ikinci önemli çok bileşenli hareket olan çevre hareketinin en yeni bileşeni olan (ve gene genç bir kızın öncülüğünde başlayıp yaygınlaşan) “Cumaları Gelecek İçin” hareketi yüzden fazla ülkede farklı milliyetlerden, dinlerden, kültürlerden, sosyal sınıflardan on binlerce çocuğu birleştiriyor. Onlar kaderlerinin birbirine sıkı sıkıya bağlı olduğunu yaşayarak görüyorlar. Çünkü günümüzde iklim değişikliği her bakımdan giderek küresel çapta ve kolektif deneyimlenen bir olgu haline geliyor. O yüzden bu kadar küresel bir eylem daha önce hiç görülmemişti.

İlk başta çoğumuza tuhaf yerel hava değişiklikleri gibi gelen, sonra şurada alışılmamış çılgın bir sel burada öldürücü bir ısı dalgası gibi bir dizi bağımsız olay şeklinde cereyan eden küresel ısınmanın şimdi artık birleşik bir olgu olduğunu, aşırı hava olayları ile mevsimlerin bozulmasının bunun sadece birer unsuru olduğunu görüyoruz. 

O nedenle çevre hareketi bugün karbon salımlarının azaltılarak küresel ısınmanın en çok 1,5 ⁰C’de tutulmasından, hava, su ve toprağın yaşam formlarını destekleme kabiliyetinin bozulmasının önlenmesine, canlı türlerinin yığınsal yok oluşuna izin verilmemesine kadar çok kapsamlı hedeflere yöneliyor. Ulusal parlamentolardan uluslararası anlaşmalara kadar birçok platformda paylaşılan en temel küresel sorun haline gelmiş bulunuyor.

Çevre hareketi son tahlilde her türlü hegemonyaya karşı mücadelenin çözüm potansiyelini içinde taşımaktadır. İnsanın doğaya hâkim olamayacağı, onu kontrolü altına almasının imkânsızlığı kendini kabul ettirdikçe, insanın diğer insanlar üzerindeki hegemonyasının sürdürülemezliği de kendini kanıtlayacaktır. Kuşkusuz bunun tersi de doğrudur. Doğanın bir parçası üzerindeki tahakkümün azalması diğer parçalar üzerindeki tahakkümün de sarsılmasını getirecektir.

Çoğu devlet ve hükümet yöneticisinin Paris İklim anlaşmasının ve izleyen konferansların karbon salımlarının azaltılmasına ilişkin ortak kararlarını hayata geçirmekte ayak sürümesinin bir nedeni de bunun bilincinde olmaları olsa gerek.

Politik yelpazede yer alan güçler bugün çevre hareketi karşısında da kadın hareketi karşısındakine benzer bir farklılaşma gösteriyor. En sağda yeni gericilik iklim değişikliğini reddederek ya da görmezden gelerek küresel mücadeleyi baltalamaya çalışırken solda yeşiller etkili bir yer tutuyor ve en solda ise “Extinction Rebellion” gibi isyan hareketleri ortaya çıkıyor. ABD ve AB’de sol ve demokrasi yanlısı kesimlerde Yeni Yeşil Dönüşüm yaklaşımları güç kazanıyor.

Yeni gericilik

Öte yandan iklim değişikliğini hızlandıranlar ile insanları yerlerinde yurtlarında yaşayamaz hale getirip daha yaşanabilir yerlere göç etmek zorunda bırakanlar, işsizliğin ve gelir eşitsizliğinin artmasının sorumluları bir ve aynı zihniyetin temsilcileri: doğa üzerindeki tahakkümlerini, diğer insanlar üzerindeki tahakkümlerini ne pahasına olursa olsun sürdürmek isteyenler.

Bunların her yerde yeni gericilikten bekledikleri mevcut düzeni tehdit eden hareketlerin engellenmesi, bunları besleyen kaynakların (demokrasinin, insan haklarının, eleştirel medyanın ve eleştirel sosyal bilimlerin, genel olarak eleştirel düşüncenin) kurutulması. İşte, onun için de çok farklı ülkelerdeki yeni “güçlü adamlar” uygulama ve davranışlarında bu kadar birbirlerine benziyor.

Hazır çözümler yok

Soğuk Savaşın sona ermesinden sonra politik algıda sosyal sorunun önemini yitirdiği, bunun yerine kimlik sorunlarının ağırlık kazandığı bir dönem yaşandı. Şimdi ise bunların karşılıklı olarak birbirlerini içerdiği, giderek iç içe geçtiği daha iyi görülüyor. Her sorunun sosyal sınıfsal bir temeli var ve her sorun kendini şöyle ya da böyle bir kimlik sorunu olarak ifade edebiliyor. Böylece sosyal hareketler kimlik talepleriyle, kimlik hareketleri sosyal sorunlarla bağdaşmaya başlıyor.

Sorunlarımız uzun dönemler boyunca birikmiş sorunlardır, tek bir anda, tek bir atılımla değil ancak uzun (ve gitgelli) süreçler içinde ve önceden belirlenmiş formüllere göre değil deneme yanılma adımlarıyla çözülebilecek sorunlardır. Sorunlar arasında çözüm önceliği aramak (aşamalar halinde düşünmek) kadar bunların tek başına yerel düzeyde çözülebileceğini sanmak da (milli veya yerli bloklar halinde düşünmek) çözümden çok yeni sorunlar getiriyor. Çünkü çoğu durumda evrensel (her alanı kesen) ve küresel (her ülkeyi kesen) sorunlarla karşı karşıyayız. Onun için bütün sosyal hareketlere eşit değer vermek ve bütün gezegensel aktörleri eşit olarak dikkate almak gerekiyor. 

Evet, hazır çözümler yok. Çözümün kuralları önceden verili ya da nesnel olgular veya standartlar olarak mevcut değil. Onun için höristik bir yaklaşımla mücadeleler, tartışmalar, müzakereler içinde yol alarak süreç içinde çözümleri kendimiz çıkaracağız. Çözümler bugün, buradan, bu birikimden türeyecek. Uluslararası ya da evrensel olanı da burada olanın içinden görecek ve bulacağız.

Politikanın amacı ve politik yelpaze

“İçimize çektiğimiz hava değil…”

Her canlı yüzlerce, hatta binlerce ilişkinin bir toplamıdır. İlk nefesimizden son nefesimize kadar bu ilişkiler sayesinde var oluruz. Her ilişki çevremizle bir değiş tokuş ilişkisidir. Alırız ve veririz. Nefes almaktan sevişmeye, beslenmekten eğlenmeye yaşamak çevremizle aralıksız değiş tokuş içinde olmaktır. Çalışmak da öyledir. Emek harcar bir şey yaparız, bir şey oldururuz. 

Yaşamak ve çalışmak için bedenimin organları kadar bedenimde içselleşmiş bir yaşam ve çalışma kültürüne de ihtiyacım vardır. Organlarımı kuşaklar boyu aktarıla ve değişe gelen genler bana sağlar, kültürümü de gene önceki kuşaklarla ve çağdaşlarımla olan dolaylı ya da dolaysız ilişkilerimden ve deneyimlerimden edinirim. Geçmişle olan ilişkilerim belleğimi oluştururken, gelecekle olan ilişkilerim hayallerim olur.

Bunun yanı sıra nefes alıp verebilmem, gözümü rahatça açıp kapayabilmem, ayaklarımın üstünde durabilmem ışığın, havanın ve suyun, emeğin ve bilginin akışlarına bağlıdır. Her birimiz bu akışların birer düğüm noktasıyızdır. Değiş tokuşlarımız ancak bu akışlar içinde gerçekleşebilir.

Bu şekilde her birimiz yüzlerce ilişki hattının benzersiz birer kesişme noktasını oluşturur. Uzayda üç boyutlu olarak sonsuza ve zamanda (belleğimdeki) geçmişe ve (hayalimdeki) geleceğe uzanan hatlardır bunlar.

Benim her bir ilişkim beynimle bedenimin geri kalan kısmı arasındaki ilişkilerden başlayarak en yakın çevrem üzerinden mahallem, şehrim, ülkeme, giderek tüm evrene kadar uzanan bütün o dolaylı ve dolaysız ilişkilerin bir şekilde bir fonksiyonudur.    

Ayvalık’taki evinizin klimasının çalışabilmesi için ülkenin neresinde olduğunu bile bilmediğiniz bir elektrik santralindeki insanların emeğine, o santralin orada elektrik üretebilmesi için de Sibirya’nın neresinden geldiğini bilmediğiniz (yüz milyonlarca yıl öncesinden kalma bir fosil yakıt olan) doğal gaza ihtiyacınız vardır. 

İstanbul’da, Kadıköy Koşuyolu’nda, parkın orada doğrudan soluduğum havanın sıcaklığı, nem oranı, taşıdığı parçacık ve bakteri/virüs miktarı yalnızca Dilovası’ndaki fabrikaların zehirleyici kimyasal atıkların değil, ta okyanus ötesi diyarların birinde erimekte olan buzulların da etkisiyle bir şekilde orantılıdır.

Onun için, Ülkü Tamer’in eşsiz mısraından esinlenerek, pekâlâ “İçimize çektiğimiz hava değil, evrendir” diyebiliriz.

Nasıl ilişkiler?

Evren biteviye hareket eden, değişen bir sistemdir. Onu oluşturan aktörler de öyle: Cansız varlıklar, insan-olmayan canlılar ve insanlar. Evren aslında bunlar arasındaki ilişkilerden (yani değiş tokuşlardan) oluşur.  Bunlar eşit ve özgür değiş tokuşlar ise, karşılıklılığa dayanıyorsa, karşılıklı varlık koşullarını besliyorsa evren pürüzsüz işleyen bir sistem olarak var olur. Pürüzsüz işleyiş aktörler arasında rezonans olması, akış ve salınımların titreşim hızlarının birbirini tutması demektir. Rezonans, sonucun parçaların toplamından daha fazla bir şey olmasını getirir. Evrenin düzeni budur. Bu sayede milyarlarca yıldır vardır ve milyarlarca yıl daha var olacaktır.

Bugün insanlar arası sosyal, ekonomik ve politik ilişkiler, toplumsal cinsiyetler arası ilişkiler, devletler arası ilişkiler, insanlarla diğer canlılar, hayvanlar ve bitkiler arasındaki ilişkiler, nehir ve göllerle, denizlerle, yerin altı ve üstüyle, atmosferle olan ilişkilerimiz, insanlarla makineler arasındaki ilişkiler— hemen hepsi bozuk ve giderek daha çok bozuluyor. Bütün ilişki sistemleri bozulmuş, çarpılmış durumda. O yüzden hemen her şey her yerde arıza veriyor.

Bizim kim olduğumuz dışımıza doğru olanlarla ilişkilerimizle ilgilidir, diğer kişilere, mekânlara, eşyalara olan yaklaşımımızla, dışımızdaki dünyaya gösterdiğimiz tepkilerle bağlıdır. O nedenle soru her zaman, “yerel düzeyden küresel düzeye kadar insanlar arasındaki, insanların dış dünyayla, insan olmayan hayvanlarla ve cansız maddeyle ilişkileri nasıl olmalı” sorusudur.

Eşit değiş tokuşların bozulduğu, alınanın verilenden daha fazla olduğu yerde ise titreşim hızları arasında fark oluşur, rezonans tutturulamaz olur. Bu da gürültü ya da parazit demektir. Sistem arıza vermeye başlar. Rezonans, frekans eşitliği ancak eşit ilişkiler söz konusuysa mümkün olur. Tarafların söz konusu ilişkide aldıkları ile verdikleri eşitse mümkün olabilir. Eşitlik demek eşit ilişkiler içinde olmak demektir. Eşit ilişki demek ilişkinin sonucu olarak her iki tarafın da sağlığının (fiziksel, ruhsal, varoluşsal sağlığının) bozulmadığı, tersine iyileştiği ilişkiler demektir. İnsan topluluğunun bir üyesi olarak bireyin eşitliği öteki cins ile, diğer mesleklerden, dinlerden, etnik kökenlerden, farklı kültürlerden insanlarla olan ilişkilerinin eşit ilişkiler olması demektir. Bu farklı bireylerin oluşturduğu insan toplulukları arasındaki ilişkilerin eşitliği demektir. Yeryüzünün bir parçası olarak insanın eşitliği kendisinin ve üyesi olduğu toplulukların diğer insanlarla, insan-olmayan diğer canlılarla ve cansız doğayla olan ilişkilerinin eşit ilişkiler olması demektir.

Aynı şekilde özgür akışların her engellenişi yeni bir arıza demektir. İnsan topluluğunun bir üyesi olarak bireyin özgürlüğü emeğin (canlı ya da birikmiş emeğin) ve bilginin (fikirlerin ve kültürel mirasın) engelsiz akışı demektir. Yeryüzünün bir parçası olarak insanın özgürlüğü ışık, hava ve suyun, bilgi ve enformasyonun engelsiz akışı demektir. O nedenle evrende canlı varlıkları ayakta tutan ekosistemler eşit ilişkilerin ve özgür akışların pürüzsüz bir aradalıkları olarak var olur ve gelişirler. Doğa Hayat’ı böyle yaratır ve çoğaltır.

Insani olan kusurludur

Burada çizilen tablo her birimizin kaderinin kendi donanımı ve yakın çevresindeki koşullardan tüm gezegenin sağlığına kadar varoluşun canlı cansız tüm aktörleriyle kopmaz bağlar içinde olduğunu görebilmemizi sağlar. Bu durumda ailemden, yakın komşularımdan, tüm yurttaşlarıma giderek tüm insanlara ve diğer tüm canlılara karşı sorumluluğum olduğunu görmezden gelmem mümkün değildir. Benim sağlığım kendimle olan ilişkimin ötesinde, insanlar gibi insan olmayan şeyleri de kapsayan daha geniş bir varlığın parçası olmamla bağlıdır. Onların sağlığıyla karşılıklı etkileşim içindedir. Mutluluğum da öyle.

Ne var ki insanın evrendeki varlığı daha ilk günden “arıza yaratan” bir aktör olmuştur. İnsan yaşamak ve çoğalmak için kafasında tasarladığı planlara göre evrende büyük ya da küçük her değişiklik yapmaya yöneldiğinde, tasarım ve uygulama ile gerçeklik arasında ortaya çıkan şu ya da bu ölçüdeki kaçınılmaz aykırılıklar ekosistemlerde arıza yaratır.

Evrenin ve doğanın bir planı, bir amacı yoktur, onlar oldukları gibi vardırlar. Sürekli değişim ve hareket içinde olan bir varoluştur bu. İşte insan belli bir amaca yönelik bir planla doğaya her müdahale ettiğinde ister istemez orada bir şeyleri bozar.

Çünkü insan gibi, insan yapısı şeyler de her zaman kusurludur. Düşünce gerçekliğin yansıması değildir. Bilim de her zaman yanlışlanabilir. Tasarım hiçbir zaman gerçekliği tam yakalayamaz. En derin insan düşüncesi bile gerçekliği hiçbir zaman tam olarak kavrayamaz.

İşte bu nedenlerle insan topluluklarıyla diğer canlılar da dahil doğa arasında ve insan toplulukları arasında hiçbir zaman ideal akışlar ve ideal rezonanslar, pürüzsüz bir varoluş mümkün olamaz. 

İdeal akış ve ideal rezonans durumu ancak ütopyaların, aynı şekilde sürekli arıza ve sürekli gürültü de distopyaların konusu olabilir.

İnsanlık durumunu her zaman bu iki uç arasında bir yerde olarak görebiliriz. Hep iki ucun şu ya da bu yerinde olmuşuzdur, hep de öyle olacağız. Hangi yana yakın konumlanacağımızı, yeryüzündeki yerimizi belirlemek bize kalmıştır. Aramızdaki mücadele ve işbirliklerinin konusu budur. O yüzden yukarıda evrensel (bütün alanları) ve küresel (bütün ülkeleri birbirine bağlayan ) sorunlar olarak tarif ettiğimiz sorunlar aynı zamanda tarihsel (bütün zamanları birbirine, bugünü geçmişe ve geleceğe bağlayan) sorunlardır.

Bütün politik akımları bu iki uç arasındaki yelpazede tuttukları yere göre değerlendirebiliriz. Bu bağlamda bu tablo bize aynı zamanda özgürlük ve eşitlik mücadelesinin yön ve hedeflerini belirlemede de yardımcı olur.

Politik farklılıkları söz konusu akım ya da güçlerin değiş tokuşlardaki eşitsizlikleri gidermekten, akışların önündeki engelleri temizlemekten (yaşam formlarının oluşumundaki arızaları gidermeye çalışmaktan) ne kadar yana ya da karşı olduklarında aramaya başlayabiliriz. Bir uçta ideal akış ve ideal rezonans durumuna olan, öteki uçta sürekli arıza ve sürekli gürültüye olan görece uzaklıkları ölçütümüz olabilir. Bu politik tayfın (continiumun) sol tarafına yaklaşanların çoğalmasına, sağ tarafına yakın duranların seyrelmesine yardımcı olmak da bize politik işbirliklerinin içeriğini verir. (Kadın ve çevre hareketlerini ve karşıtlarını da bu bağlamda daha iyi anlamlandırabiliriz.)

Böylece epeydir anlamsız hale gelmiş olan daha çok üretim ve bölüşüm temelli geleneksel sağ-sol yelpazesinin yerine işlevli yeni bir politik yelpaze düşünebiliriz. Bu tanımlamalar aynı zamanda politik akımların tercihlerini gözden geçirerek kendilerini 21’inci yüzyılın koşullarına uygun bir şekilde yenileyebilmesine de yardımcı olur.

Politikanın en kapsayıcı amacı

Politika bir bakıma her zaman duygularla bağlı olmuştur. Ne var ki “duygular insan davranışının kilit itici kuvveti iken, demokratik politik teori hep akıl ve mantıkla duyguları ehlileştirmeye odaklandı. Duyguların sosyal olarak inşa edildiğini yeterince dikkate almadı.“  Oysa “politik hayvanların saf akılcı olacağına inanmak tam bir fanteziydi.“

Böylece yeni gericiliğin kişi ve gruplara sunduğu, örneğin işsizlikle ya da göçmenler veya dış düşmanlarla ilgili sosyal ve politik anlatılar insanlarda korku ve nefretle yüklü duygusal deneyimler inşa edilmesinde rol oynayabildi. Demokrasi güçleri bunlara karşı büyük ölçüde etkisiz kaldı.

Birçok ülkede demokratik yapıların baskı altına alınarak arıza vermesiyle insanların metabolizmalarının artan stres altında arıza vermesi birbiriyle yakından alakalıdır. Depresif politik sistemler ile depresiv organizmalar karşılıklı birbirlerini koşullandırır. Aynı şey sağlıklı  sistemler için de geçerlidir. Manos Tsakiris bu bağlamda şunu söylüyor.

Bu açıdan yaklaşacak olursak, politikanın merkezine, temel fizyolojik ihtiyaçlarımızı karşılamamıza, sosyal dünyanın bize kendimizi nasıl hissettirdiğine doğru bir şekilde müdahale etmemize ve ortaya çıkacak zorluklarla baş edebilecek fizyolojik ve zihinsel esneklikle donanmamıza imkân verecek şekilde bedenlerimizin belli bir ‘emniyet marjı’ içinde kalmasına izin verecek az çok emin bir dünya yaratmak hedefini koymalıyız.

Çünkü politik hayvanlar olarak biz insanlar en iyi, emniyet duygusunu korumamıza izin veren belli sınırlar içinde belirsizliklerle karşılaştığımızda—yani düzenle kaosun eşiğinde, biraz düzen biraz kaosun iç içe geçtiği durumlarda konumlandığımızda—serpilip gelişiriz.

Hannah Arendt, totaliter rejimler için en ideal bireyin “kendisi için olgu ile kurgu (yani gerçekliğin deneyimlenmesi) ve doğru ile yanlış arasında artık bir ayrım kalmayan” biri olduğunu yazmıştı. Bugün de yeni gericilik odaklarının tüm dünyada izlediği propaganda taktiklerinin esas olarak böyle bir durum sağlamaya çalıştığına tanık oluyoruz. Şimdi 21’inci yüzyılda soru insanların bugünün olgu ve kurguları arasında ayrım yapabilecekleri şekilde deneyimin gerçekliğini hissetmesinin nasıl sağlanacağıdır.

Bu konuda belirleyici olacak mücadele metafor ve imgelerin—insanları birbirlerinden ve doğal olandan ayrılmaya itecek kadar etkili metaforlar karşısında onları bir araya gelmeye yöneltecek kadar çekici metafor ve imgelerin—gücüyle ilgilidir. Regis Debray’in bir keresinde dediği gibi, “Sosyal bağlar sembolleri değil, semboller sosyal bağları yaratır.”

Politika son çözümlemede bedenlerimizin kendilerini emniyette hissetmesini sağlamalıdır. Kaldı ki teknolojinin sosyal gelişme tarafından bastırılan nihai amacı da korkunun ortadan kalkması, hayatın huzura kavuşması ve tadının çıkarılması, bu ihtiyaçların karşılanması değil midir?

Hayat ve Para

Artık her şey para. Her şeye para gözüyle bakılıyor. Her şey parayla ölçülüyor. Türkiye’de iktidarın en büyük “başarısı” bu oldu.

Aslında paranın mutlak hâkimiyeti yönünde güçlenen böyle bir eğilim son on yıllarda bütün dünyada öne çıkıyor. Ama paranın gücünün henüz sınırlı olduğu dönemlerden miras siyasi kurumların —parlamento, kuvvetler ayrılığı, kamusal alan, basın, sivil toplum vb.— hâlâ belli ölçülerde etkili olduğu ülkelerde bu eğilim, tüm bu kurumların fiilen etkisiz hale getirildiği bizim ülkemizde olduğu kadar güç kazanamadı.

Geleneksel olarak değer ölçüsü, mal ve hizmetler için değiş tokuş aracı veya saklama/biriktirme aracı olarak kullanılan para, verdiğimiz şeye karşılık aldığımız şeydir. Tarihsel süreçte ekonomik değiş tokuş aracı olarak ortaya çıkan para giderek ekonomi dışı alanlarda etki ve güç kazandı. Değiş tokuşlar eşit ve adil olmaktan uzaklaştığı ölçüde paranın ekonomideki ve diğer alanlardaki etkisi ve gücü de arttı. Bu güç değiş tokuşların kural ve ölçütlerinin yeniden belirlenmesinde etkili olduğu ölçüde eşitsizlikler daha da arttı.

Paranın gücünün yayılması hem her şeye parasal getirisi açıdan bakmaya başlamamızı hem de her şeyin parayla alınabilir hale gelmesini getiriyor. Örneğin en temel insani kavramlardan biri olan sevgiye artık evliliğin ya da partnerliğin ekonomik değeri bakımından bakılmaya başlanıyor. Parayla alınabilir hale gelmek elbette o şeyde bir başkalaşıma da yol açıyor, sevgi başkalaşıyor, insani karakterini yitirmeye başlıyor.

Doğa, hayvanlar, bitkiler, toprak, hava, su ve aynı zamanda eğitim, sağlık, dostluk, hatta sanat ve felsefe hepsi aynı başkalaşıma maruz kalıyor, sağladıkları ekonomik yarara göre değer görüyorlar. Kendi başlarına bir değerleri kalmıyor. Doğaya sadece doğa olduğu için ya da felsefeyi sadece felsefe olduğu için bakmaz oluyoruz. Daha çok parasal değeri açısından değerlendiriyoruz. Her şey paranın egemenliği altına giriyor.

Ahlak ve maneviyat da öyle. Para getiriyorsa yolsuzluk, hırsızlık ahlaklı davranış kategorisine dahil olabiliyor, dini vb. kurumlar para üretim ve dağıtım mekanizmaları haline geliyor.

Son on yıllarda gördüğümüz gibi ekonomik değiş tokuş sistemleri yaygınlaştıkça, piyasa ekonomisi ve uluslararası ticaret ve finans küreselleştikçe paranın her alana nüfuz edici gücü katlanarak artıyor —tıpkı örneğin Google vb. platformları kullananların sayısı arttıkça bu platformların gücünün artması gibi. Ve parası görece daha çok olanların gücü ise daha da çok artıyor.            

Para sistemi kapitalist sistemden daha fazla bir şey; bu sistem binlerce yıl önce, karşılıklı alıp vermelerin (armağan, lütuf ekonomilerinin) giderek değiş tokuşlar (ölçü temelli, hesaplamaya dayalı eylemler) haline gelmesiyle oluşmaya başladı. Kapitalizm bu sürecin sonucu olarak ortaya çıktı ve sonuçta onu böylesine baskın hale getirdi. İnsanlar artık her şeye paranın prizmasından bakar hale geldiler.

O kadar ki bugün insanları para olarak görebiliyoruz. Para getirici insanlar, paraya mal olan insanlar…. Satın alınabilen insanlar, satılabilen insanlar. Parayla itibar orantılı hale geldiler. Parası olan itibarlı sayılıyor, itibarlı olan paralı oluyor.

Paranın büyülü gücü şuradan geliyor. Bir yandan düşünce ve davranışlarımızı, amaç ve hedeflerimizi, yaşamımızı belirleyen tek ölçüt haline gelmiş durumda. Her şeyi para için yapar hale geliyoruz. Para her şeyi ölçüyor, değer biçiyor, her şeyi bize tek bir mercekten gösteriyor. Ama aynı zamanda onun aynasında ulaşmak, elde etmek, sahip olmak, yapmak istediğimiz her şeyi hayal edebiliyoruz. Paramız olduğunda alamayacağımız hiçbir şey yok. Tek ölçü para, algılarımızda muazzam bir çoğulluğu, çokluğu, çeşitliliği temsil ediyor. O zaman her şeyimizi paraya göre hizalıyoruz, her adımımızı ona göre atıyor, ona göre sıralanıyoruz. İşte paranın egemenliği!

Bugün para sistemi muazzam kapsam ve boyutlara ulaşan bir ağlar imparatorluğu kurmuş durumda.  Birbiriyle bağlantılı karayolları, deniz yolları, hava yolları, iletişim ve internet ağlarıyla dünyanın en ücra noktalarına, aynı zamanda aşağılara yeryüzünün ve okyanusların derinliklerine ve şimdilerde de yukarılara uzaya ve yıldızlara uzanıyor. Para (tüm etkileriyle birlikte) bu muazzam ağda dolaşıp duruyor, tüm bu dünyayı bağlantılandırıyor ve birleştiriyor.

Bugün dünya üzerindeki çeşitli ülkeler, bölgeler, halklar, topluluk ve toplumlarda kapitalizm; sanayileşme, kentleşme, dijitalleşme vb. bakımından çok farklı yapılar, birleşimler, işleyiş ve görünümler sergiliyor, hepsinin tarihsel arkaplanları ve kültür ve yaşam tarzları farklılıklar gösteriyor. Ama hepsi aynı para sisteminin etkisi kapsamında. Sadece tarihsel açıdan değil, bu nedenle de yukarıda “para sistemi kapitalist sistemden daha fazlası” dedim. Para değişik hız ve kapsamlarda, değişik ölçülerde giderek hepsinin yaşamında belirleyici hale geliyor.

***

Ama dünya üzerinde para sisteminden daha yaygın, daha güçlü, daha etkili ve daha bağlantılı olan, sayısız kopmaz bağla birbirlerine bağlı sayısız aktörden oluşan bir sistem daha var.  O sistem Hayat. Bakteriler, yosunlar, hayvanlar, bitkiler ve biz insanlara kadar tüm canlılardan (sayısız hayattan,  yaşamdan, candan) oluşan eşsiz —evrende henüz bir başka benzerine rastlamadığımız—bir sistem. Büyük harfle yazılan Hayat.   

Hayat doğurgandır ve evrim içindedir. Yaratıcıdır. Aralıksız yeni hayatlar yaratır. Hayat’ı oluşturan unsurlar karşılıklı bağımlılık içindedir ve muazzam bir ağ halinde sürekli hareket halindedirler. Varlık/varoluş Hayat’tır. (Biz insanlar Hayat’ın sadece bir unsuruyuz. Diğerlerinden ne daha güçlü ne daha özel ne de daha akıllıyız. Sadece farklıyız.)

İki sistem, Hayat sistemi ile para sistemi birçok şekilde çakışıyor, iç içe giriyor ve birbirlerini etkiliyor. Bugün yaşadığımız sorunlar bu iki sistemin birbirinin işleyişini bozmaya başlamış olmasının sonucu.

Para sistemi insanı Hayat’tan uzaklaştırıyor, ona yabancılaştırıyor. Para dolaşımını genişletmek ve kendini artırmak için yeni alanlar yaratılmasına ihtiyaç duyuyor. Her şeyin yapay olanı üretiliyor. Yabancılaşmanın zirvesi olarak sırada yapay evren (metaverse) ve yapay hayat var.

Genişleyen ve büyüyen para sistemi aynı zamanda iklim değişikliği, hava, su ve toprak kirliliği, türlerin yok oluşuyla hayat sistemlerini bozuyor.

Ama Hayat da para sistemini bozuyor. Koronavirüs pandemisinin etkileri sadece bir örnek.

 Ne yapacağız?

Bu iki çok bağlantılı karmaşık sistem arasında şöyle bir fark var. Hayat’ı biz belki geliştirdik ama yaratmadık, para sistemi ise tamamen insan yapımı bir sistem.

İnsan yapısı olan her şey gibi eksikli, hatalı, kırılgan (“insani, çok insani…” diyordu Nietzsche).

Hayat’ı kontrolümüz altına alamayacağımızı, ona egemen olamayacağımızı geç de olsa öğrendik. (Hȃlȃ öğrenmemiş olanlarımız da bu Kovid günlerinde öğrenmiş olsa gerek.) Ama insan yapımı bir sistemi kaldırmak, iptal etmek, düzeltmek, değiştirmek, aşmak, iyileştirmek, hepsi mümkün, hangisine karar verirsek onu yaparız, yapabiliriz.

Paranın egemenliğinden kurtulmak istiyorsak ona verdiğimiz anlamı değiştirmekle başlamalıyız.

Yegâne sürdürülebilir gelecek

En geç 2016’da Trump’ın ABD’ye başkan seçilmesinden ve Brexit oylamasından sonra dünya çapında, en azından batı dünyasında durumun kötüye doğru gittiği yolunda oldukça geniş bir kamuoyu görüşü belirginleşmeye başladı. Sağda bir tür yeni gericiliğin başını kaldırması, solda çaresizliğin getirdiği bir erime demokrasinin ve özgürlüğün ciddi tehdit altında olduğu görüşünü yaygınlaştırdı. Sosyal ve ekonomik eşitsizliklerin tüm dünyada inanılmaz derece arttığının tartışılmaz şekilde gözler önüne serilmesi ve iklim felaketinin yıkıcı etkilerinin her gün dünyanın bir başka yerinde karşımıza çıkmasıyla hemen herkesin zihninde, “Böyle giderse bir geleceğimiz olacak mı?” sorusu belirmeye başladı.

***

Yaygın tarih anlayışı hep belli bir hedefe doğru giden, gitmesi gereken bir zamana inanmak şeklinde oldu. Dinler vaat edilmiş topraklardan, kıyamet gününden, selametten, cennet ve cehennemden bahsediyordu. Din adamları ve dini kurumlar insanlara zamanın kaçınılmaz sonunu anlatıyordu.

Daha sonra “bilimsel sosyalizm” tüm insanlığı nihai hedef olarak sosyalizm ve komünizmin beklediğini kanıtlamaya çalıştı. Sosyalizm ve komünizmin yarışı kaybettiğinin kesinleştiği 1989 sonrasında ise kapitalizm insanları son kalkışa geçildiğine, refahın önündeki her türlü engelin artık kalkacağına ve herkes için refahın egemen hale geleceğine ikna etmeye yöneldi: “Tarihin Sonu” gelmişti, insanlık baştan beri varmak isteği yere varmak üzereydi.

Kısaca, genel geçer tarih anlayışı, Platon’dan bu yana, amaca yönelik ilerleyen bir tarih yaşamakta olduğumuz şeklindeydi. Bu yaklaşımın savunucuları çoğu zaman hayattaki bazı gerçek olgulara işaret ederek görüşlerinin doğru olduğuna insanları inandırabiliyordu.  

Özellikle yirminci yüzyılda artan bir yoğunlukla bize hep “belli bir yere doğru gitmekte olduğumuz”, “ilerlediğimiz”, “geçmişi geride bırakmakta olduğumuz”, “nihayet kurtuluşa yaklaştığımız” anlatılıyordu. Yaşanan bütün büyük savaşlardan (iki dünya savaşı ve sonra da soğuk savaş) muzaffer çıkanlar hep yeni parlak bir geleceğin müjdecisi oluyordu.

Güçlerine güveniyorlardı. Onların güçlerine bakıldığında refahın önündeki engellerin kalkacağı yönündeki sözlerine inanmamak çok da kolay değildi. Üstüne üstlük gerçekte neler olup bittiği konusunda sistemik bir cehaletin sürmesi için ellerinde sayısız kamuoyunu etkileme aracı vardı. İnsanların derinlemesine düşünmesi, sağduyulu uyarılara kulak vermesi giderek zorlaşıyordu. Amaç yönelimli tarih fikrinin cazibesi gerçek duruma ve gerçek geçmişe ilişkin olgu ve bilgiler konusunda insanları körleştiriyordu.

Hayır, zamanın ilerleyişi hiç de öyle muhteşem bir gidişe tanıklık etmiyor, onun insanları belli bir nihai amaç doğrultusunda gerçekleştirmeye çağırdığı bir plan, insanı yükümlü kıldığı bir misyon yok. Ne doğa ne de toplum tarafında insanın tarihte peşine düştüğü hedefleri elde edebildiğinin bir kanıtı yok şeklindeki itirazları dile getiren sağduyulu sesler büyük ölçüde bastırılabiliyordu. Güçleri buna yetiyordu.

***

Güçleri en başta karbondan ve sömürgelerden geliyordu. Önce 19’uncu ve 20’inci yüzyılın ilk döneminde kömür ile sömürgecilik Avrupa’yı öne çıkarmış, sonra 20’inci yüzyılın ilerleyen dönemlerinde petrol ile yeni sömürgecilik ABD’yi egemen hale getirmişti. 1989 sonrasında bu güçler iyice dizginlerinden boşandı. Bu yeni sürece “küreselleşme“ dendi. Tarihin ilerletici aktörü olarak sermaye—karbon demokrasisi ve köleleştirici fosil uygarlığı — tüm dünyada sahne alma peşine düştü.

Böylece son kırk yıl yeryüzünde her şeyin parasallaştırılmaya, özel mülkiyet haline getirilmeye çalışıldığı bir dönem oldu. Sermaye ilişkileri, üretim ve dolaşım araçları ve hammaddelerden doğa-insan-toplumun neredeyse bütün tanımlayıcı unsurlarına kadar yaygınlaştırıldı. En sonunda akıl bile özel mülkiyet konusu olarak gösterilmeye başlandı. Her şey alınıp satılabilir, fiilen köleleştirilebilir ve mekanikleştirilebilir olmalıydı. Cin şişeden iyice çıkmıştı.

Ne var ki o küresel dünyayı yeryüzünün gerçeklikleri bekliyordu. Sermaye ilişkileri, yoğunlaştıkça nasıl ekonomide büyük krizlere yol açıyorsa, şimdi doğada, insan yaşamlarında ve toplumsal gelişmenin hemen her alanında büyük krizler yaratır hale geliyordu. Amaca yönelik olduğu söylenen tarihin gidişinden yoğun gıcırtı sesleri gelmeye başladı. Önce 9/11, ardından 2007-2008 krizi ve sonrasında hızla yoğunlaşan eşitsizlikler ve iklim felaketi — “varoluşsal“ ya da “gezegensel“ bir kriz söz konusuydu artık. Küresel dünya yeryüzüne toslamıştı.

“Nefes alamıyorum“ diye feryat ediyordu boğazına polis çöken Georg Flint. Ardı arkası kesilmeyen orman yangınları altında insanlar kadar hayvanlar da nefes alamıyordu. Çoğu yerde de hava kirliliği ile aşırı sıcaklıklar insanların nefesini kesiyor. Koronavirüs pandemisi ve devamında aşı kargaşasının, aşırı hava olaylarının ve savaşın belalarının iklim değişikliğinin belalarının birleştiği Afganistan trajedisinin iç içe geçmesiyle 2021 yazı bu kaygıları daha da yaygınlaştırdı. (Ama aynı zamanda neoliberal ideologlarla iklim inkârcılarının da nefesleri kesildi.)

20’inci yüzyılda iki dünya savaşından ve soğuk savaştan muzaffer çıkanlar, tarihin en ileri aktörlerinin kendileri olduğuna inananlar 21’inci yüzyılda kendi başlattıkları savaşlardan bile zaferle çıkamaz hale geldi. 

Bugün dünyada önemli bir çoğunluk “Artık ufkumuzu göremiyoruz“ diye düşünüyor.

***

“Büyük toslama“  insanların aslında başka bir tarihin işbaşında olduğunu düşünmeye başlamasını getirdi, getiriyor. İnsanlar geçmişe baktığında orada da şimdiye kadar tarih diye anlatılanlardan başka şeyler olduğunu görmeye, hem insanların hem doğanın durumunun ve yaşadıklarının çok farklı olmuş olabileceğini kavramaya başlıyor.

Uygarlık dediğimiz meğer aydınlanma, ilerleme, hümanizm, özgürlük ve eşitlik üzerinde yükselmiyormuş. Tam tersine son kırk yılda sermaye ilişkilerinin küreselleşmesi çabalarına aynı zamanda aydınlanma, ilerleme, hümanizm, özgürlük ve eşitliğe yönelik açık, kaba ya da incelikli saldırılar eşlik ediyor. Buna karşılık fosil yakıt ekonomileri, devletlerin baskı ve gözetim aygıtları, savaş mekanizmaları, özel mülkiyet hukuku ve beyin yıkama mekanizmaları sürekli daha da yaygınlaştırılıyor ve pekiştiriliyor.

Modern uygarlık bir yerde aklın üstünlüğü inancıyla başlamış ve gelişmişti ama bugün vardığımız yerde — yoksulluğun ve eşitsizliklerin, adaletsizliklerin, kırım ve yıkımların bu kadar arttığı, toprağın ve insanın doğurganlığının giderek sakatlandığı bir yerde gördüğümüz sadece akıldışının egemenliği.

“Büyük toslama“nın deşifre ettiği mesaj şu: Karbon ekonomileri ve gizli açık tüm kölecilik düzenlemeleri artık sürdürülebilir olmaktan çıkmıştır.  

***

Şimdi bu çaresizlik karşısında telaşa kapılan bazıları (en zengin ve en gözü kara olanlar ne rastlantıdır ki) çareyi gezegenden ve insandan kaçış projelerinde görüyorlar. Kimisi Yeni Zelanda’da inşa ettikleri bunkerlere sığınma planları yaparken kimileri de uzayda yaşamak için koloniler kurmak, insanı yapay zekâ ve çeşitli protezlerle donatarak bir tür ölümsüzleştirmek, genlere müdahale ederek ısmarlama insan imal etmek gibi hayalleri tarihin kaçınılmaz yeni amacı olarak tanımlamaya başlıyor.

Becerebildikleri artık ancak, böyle alıcısı çok çok az olabilecek masallar çatmak. Kapitalist veya sosyalist, her biri kendi içinde muhteşem gelecek anlatıları barındıran o büyük modern toplum ütopyalarından sonra bunun ötesinde bir hayal gücü sergilenememesi, insanlığın zayıflığını değil, sadece eskiyi sürdürmenin imkânsızlığını gösteriyor. 

Ama bizim imkânlarımız var. Çaresiz değiliz. Peşine takılacağımız yeni masallar aramaya ihtiyacımız yok. Biz pekâlâ durumumuzu ve buraya nereden geldiğimizi yeniden düşünebiliriz. Var oluşumuzun belirleyici unsurlarını, gezegensel bir bakış açısıyla kavramaya çalışabiliriz. Ve diğer insanlara ve doğaya, yeryüzüne karşı düşmanca olmayan davranışlar geliştirmek üzere birbirimizle konuşmaya ve eşit insanlar olarak işbirliği yapmaya başlayabiliriz.

Kendi amaçlarını tarihin kaçınılmaz amacı gibi gösterenlerin anlattığı tarih, aktörlerin gerçekten yaşadığı tarih değildi. Ancak uygarlıkları sırtlarında taşıyan emekçilerinin, cephelerde savaşan askerlerin, çocukları yetiştiren kadınların, beyaz olmayan toplulukların, hele ilk insanların, hayvanların, börtü böceğin, nehirlerin ve denizlerin tarihinin bambaşka olduğunu gösteren çalışmalar son on yıllarda iyice çoğaldı. Görüyoruz ki onlar sadece huzur içinde yaşamak, doğanın ayrılmaz parçaları olarak var olabilmek istiyorlardı. Bütün mücadeleleri bunun içindi.

Yaşamak için devamlı yerin altını üstünü kazmak, yeryüzünü parça parça öğütmek, insanların göz nurunu, alın terini emmek, ciğerini kazımak zorunda değiliz. Yan yana, basitçe, birlikte var olabiliriz. Yüzbinlerce yıl öyle yaşadık, son birkaç bin yılın hikâyesi bize bütün bunları unutturamaz.

Şimdi düz bir geçmişten değil farklı farklı tarihlerden geldiğimizi daha iyi görebiliyoruz. Ve büyük bir olasılıkla yine farklı farklı tarihlere doğru gideceğiz.

Ne güzel, bizi tartışılmaz doğruların (dolayısıyla şiddet ve terörün) olmayacağı bir gelecek bekliyor demektir bu… Can sıkıntısının olmayacağı bir gelecek. O eğri büğrü yollarda başkalarıyla, diğer insanlar ve insan olmayan aktörlerle rezonans tutturmaya çalışıp duracağımız bir gelecek. Yegâne sürdürülebilir gelecek.  

Hedeflerimiz aslında bu kadar basit ve erişilebilir.

Yeter ki son mesajı doğru anlayalım.

Efendilik taslamaktan partnerliğe

Geçen hafta Almanya’nın batı bölgelerinde büyük can kaybı ve yıkıma yol açan sel felaketinin ardından bölgeye giden başbakan Merkel, üzüntüsünü “Almancada bu gördüklerimizin korkunçluğunu ifade edebilecek bir kelime yok” sözleriyle ifade etti.

Gazeteler de bunun 1000 yıldır benzeri yaşanmamış bir sel felaketi olduğunu yazdılar. Ani bastıran sıcaklar buharlaşan su miktarını olağanüstü artırmış, ağırlaşan bulutların batıdan doğuya geçişi yavaşlamış, bu da bulutlarda biriken suyun birden belli bölgelere hızla boşalmasını getirmişti. Erken uyarı sistemleri bile yükselen su seviyelerinin hızına yetişememişti. Yollar, köprüler yıkılmış, köyler kasabalar altüst olmuştu. İnsan kaybı yüzlerle sayılıyordu.

Hızlanan iklim değişikliğinden kaynaklanan felaketler geçtiğimiz hafta sadece batı ve kuzey batı Avrupa’yı saran bu sellerle sınırlı kalmadı. Ta uzaklarda doğuda Çin’in Henan eyaleti de hava tahmincilerini bile yanıltan eşi görülmedik büyük sellere maruz kalırken, Sibirya’da da +40 dereceye çıkan sıcaklık orman yangınları tutuşturuyordu. Uzak batıda ise Amerika’nın batısında ve Kanada’da günler önce başlayan yangın fırtınaları hiç azalmadan devam ediyordu. O kadar ki geçtiğimiz Çarşamba günü bu yangınların dumanlarının sürüklediği hava kirliliği Doğu Sahilinde, New York ve Washington’da hissedilmeye başlıyor ve Grönland ve Avrupa’ya doğru Atlantik’e açılıyordu. Yangınların sadece Kanada kıyılarında 1 milyar deniz canlısının ölümüne neden olduğu söyleniyordu.

Atmosferin ısınması o boyutlara vardı ki son yedi yıl art arda kayıtlı tarihin en sıcak yılları oldu ve 2020 yılında sıcaklık tarihin rekorunu kırdı. Bilim insanı Claudia Tabeldina’nın bildirdiğine göre, ortalama küresel sıcaklık 1 derece arttığında, aşırı sıcaklıklar 2 derece artıyor. Belli bölgelerin üzerinde ısı kubbeleri oluşuyor ve uzun süre orada asılı kalıyor.

Sera gazları emisyonu sonucunda atmosferin ısınmaya devam etmesi bir yandan ani hava şokları, kuraklık, ısı dalgaları, sel, orman yangını, hortum ve fırtınalar gibi aşırı afetlere neden olurken, bir yandan da buzulların erimesini getirerek denizlerde ve sahillerde su seviyelerinin yükselmesine ve iklim değişikliğinin daha da hızlanmasına yol açıyor.

Ticari amaçlarla yaygınlaştırılan ormansızlaştırma karbon emisyonunu artıran bir başka faktör oluyor. O kadar ki muazzam bir yıkıma uğratılan Amazon bölgesi artık doğal bir orman gibi karbon absorbe etmekten çok karbon emisyonu yapıyor, atmosfere saldığı karbon özümsediği CO2 ’den yılda net 1 milyar ton daha fazla. Amazon gibi dünyanın ciğerleri kabul edilen Merkezi Afrika’daki durum da çok farklı değil.

Aynı hafta Türkiye’de ise Rize ve Artvin’de yeni büyük sel felaketleri yaşanırken, Tuz Gölü allı turnalara mezar oluyor ve Marmara Denizi’ndeki müsilaj da etkisini hâlâ sürdürüyordu.

Bu arada siyaset dilimize yeni bir kavram eklendi. Herkesin beraber hedef olduğu afetlerden çıkışta zenginler fakirlerden daha avantajlı olduğu için her seferinde sosyal eşitsizlikler daha da derinleşiyor. Bu nedenle çeşitli yerlerde yerel topluluklar buna izin vermeyecek bir “Afet Adaleti” talep etmeye başlıyor.   

***

Başbakan Merkel “Almancada bu gördüklerimizin korkunçluğunu ifade edebilecek bir kelime yok” derken aslında farkında olmadan çok daha büyük bir hakikati dile getiriyordu. Bu sözlerin altında saklı olan hakikat, insanlığın elinde bu büyük felaketlerin önüne geçilmesini sağlayacak, bizi bu hızla yaklaşan cehennem ateşinden kurtaracak politikalar, önlemler, araçlar, çareler olmadığıydı. Ve asıl önemlisi bunların geliştirilmesinin önünü açacak güçte bir zihniyet, anlayış, yaklaşım olmadığıydı. Merkel’in “bulamadığı kelime” buydu.

Gerçekten de insanlığın elindeki bütün araçlar insan sorunlarını, insanların sorunlarını çözmek için geliştirilmiş araçlardan ibarettir. Doğanın sorunlarını ve asıl biz insanların doğanın başına açtığımız sorunları çözecek araçlar yok elimizde. Bu anlamda bütün uygulama ve çarelerimizin, teknoloji ve politikalarımız artık kullanıma uygun değil, zihniyetlerimiz de külliyen zaman aşımına uğramış durumda.

Yanlış yoldayız. Uzunca bir zamandır yanlış yoldayız.

Üretirken doğaya (ve diğer insanlara) zarar veriyoruz, tüketirken zarar veriyoruz. Dinlenirken, gezerken, yolculuk yaparken de, yönetirken de zarar veriyoruz. Hele savaşırken. Kurumlarımız yanlış; hava, su, deniz, toprak ve ormanlarımızı yanlış yönetiyoruz. Ekolojinin bir parçası olduğumuzu unutuyoruz. Sadece ekonominin bir parçası olduğumuz varsayımıyla her şeyi ekonomi açısından çerçevelendiriyoruz. Bizi her şeyin sadece değiş tokuş değeri ilgilendiriyor. Daha çok alıp daha az vermekten ibaret hale gelmiş bir yaşam felsefemiz var. Yanlış hayatlar yaşıyoruz. Yanlış yaşıyoruz.

Bugün toplumlara yön veren hemen her şey çağdışı kalıyor, anlamsızlaşıyor ve krizi—iklim, doğa ve toplum krizini—derinleştiriyor. Hep yapageldiğimiz şekilde yapmaya devam etmek sadece krizleri derinleştiriyor. Aslında tüm dünya bu anlamda bir suç mahalline (crime scene) dönüşmüş durumda.

Ne yazık ki şimdi dolar milyarderlerinin tutuştuğu yeni uzay yarışının hedefinde de asıl uzayı Amazonlaştırmak var.

Önceliklerimiz yanlış.

Çözmeye alıştığımız insan sorunlarının kökeninde binlerce yıldan beri anlaşmazlıklar, çıkar çelişkileri, kavgalar ve iktidar mücadeleleri yatıyor. Bunları çözme araçları da genellikle hegemonya kurmakla ve devletlerin zor kullanma tekeliyle bağlı olarak işlevsel olabilen araçlar.

İnsanlar arası ilişkilere bu yaklaşımımız doğayla olan ilişkilerimizi de belirlemiş, doğaya da bir mücadele, kavga, hegemonya nesnesi olarak, zor kullanarak hizmetimize koşabileceğimiz bir köle adayı olarak bakmışızdır.

Sonuç ortada, doğaya artan ölçüde zarar veriyoruz. Ne var ki biz havayı, suyu, iklimi bozdukça, onlar da bizi bozuyor. Doğa efendilik tanımıyor.     

O yüzden şimdi geri çekilme zamanı.

Fetihçilikten, hükümranlık kurma çabalarından, savaş ve çatışmalardan geri durmak lazım. Kavgalar, didişmeler, kapışmalar arasına mesafe koymaya başlama, karşılıklı silahlanma yarışlarını durdurma zamanı. Çünkü doğanın sorunlarını, kandırmaca ve demagojilere başvurarak çözemeyiz. Selleri, afetleri, kuraklıkları ya da pandemileri zor kullanarak, şiddet uygulayarak önleyemeyiz, hiçbir milliyetçilik ya da popülizm, dini veya tarihi menkıbe onları etkileyemez.

* **

Evet, önceliklerimiz yanlış.

Ve önceliklerimizi insanlar olarak belirlemeye devam edersek bu çaresizlik devam edecek. Bizler “insan” değiliz, ya da “ekonominin bir parçası olarak insanlar” değiliz. İnsan olarak aktör değiliz, insan olarak rolümüz yok.

“İnsan olarak biz”in son kullanım tarihi geçti.

Bizler doğanın kopmaz parçalarıyız. Biz “doğanın parçası olarak insan”ız. O bütünsel aktörün (yani bizler, hayvanlar, virüs ve bakteriler, bitkiler, nehirler, rüzgârlar, denizler, toprak ve gökyüzünden ve diğerlerinden oluşan o bütünsel aktörün), o organik bütünün bir parçasıyız ve ancak bu konumdan dünyadaki rolümüzü oynayabiliriz. Doğanın, ekolojinin sadece bir parçasıyız. Bizim gerçek kimliğimiz bu.

Ve oyunun yazarı, müellifi de biz değiliz.

Ama bir farkımız var. Eğer bunu anlarsak, o zaman metnimizi doğru öğrenebiliriz ve belki de başrolü kapabiliriz.  

Bir kere, evrende milyarlarca gezegen, galaksi, yıldız, gökcismi var, ama sadece bizim gezegenimizde hayat var. Aksini henüz görmedik, şimdiye kadar hiçbir işaret de almadık. Bizim gezegenimiz evrende biricik. Ve biz ondan ayrılamayız, onu bırakamayız. Bize hayat veren yeryüzüdür, yeryüzü bizim anamızdır. Kaderimiz bu gezegenin kaderine bağlıdır. Ve bu gezegenden ayrı, bağımsız var olamayacağımız gibi uzayda da onsuz herhangi bir şey yapamayız. Biz yeryüzüne yazılıyız. Biz “bu yer”liyiz. Hep öyle kalacağız.    

Nasıl gezegenimiz diğer gezegenlerden farklıysa, bizler de insan canlısı olarak diğer canlılardan farklıyız. Düşünebiliyoruz, uzun süreli, soyutlama yaparak, hayal kurarak, teori geliştirerek öngörülerde bulunarak düşünebiliyoruz. Düşüncelerimizi paylaşabiliyor, müzakere edebiliyor ve ortak önceliklerimiz doğrultusunda birlikte karar alıp uygulayabiliyoruz.

Bu fark bize şimdiye kadar varsaya geldiğimiz gibi— ve o nedenle de hemen her şeyi yüzümüze gözümüze bulaştırdığımız—efendilik taslama, her şeyi kendimize göre biçimlendirme hakkını vermiyor.

Diğer canlılardan asıl farkımız, yaşam oyununun metnini, dolayısıyla rol dağılımını—tam olmasa bile— en iyi bizim anlama imkânımız olması, oyunun başarısından kendimizi sorumlu hissedebilmemiz ve rolümüzü bilinç ve sorumlulukla üstlenebilme yeteneğine sahip olmamız.

Yeniden anamızın kucağına dönmeyi başarabiliriz.

Tek tanrılı dinlerin anlatılarında Adem ile Havva’nın elmayı ağaçtan kopardıkları için cennetten kovulmalarıyla ilk kardeş kavgası olan, çiftçi Kabil’in çoban Habil’i öldürmesi arasında bir ilişki olsa gerektir. Çünkü insanın doğaya zarar vermesi ile diğer insanlara zarar vermesi (ezmesi, sömürmesi, araçsallaştırması, tahrip etmesi, öldürmesi…) hep birlikte, el ele gitmiştir. Bunlar bir madalyonun iki yüzüdür.

Madalyonun iki yüzü de bugün boydan boya kararmış durumda. Tedavülden kalkması şart. Diğer insanlara baskı ve zulüm uygularken, onları sömürürken, doğayı özgürlüğüne kavuşturamayız, diğer canlıların serpilip gelişmesine hizmet edemeyiz. Aynı şekilde doğayı köleleştirmeye çalışırken insanlar arası siyasal ve sosyal eşitliği sağlayamayız. İki zarara birden son vermeliyiz. İki zararı da faydaya dönüştürmeliyiz. Doğa ve insanlar birlikte tanımayı, kabul görmeyi ister.

Alışageldiğimiz tarz ve uygulamaları, zamanı geçmiş kurumlarımızı, önceliklerimizi bozmazsak, tasfiye etmezsek, terk etmezsek, yenilemezsek doğa bizi bozacak, tasfiye edecek, terk edecek – ama yenilemeyecek!  

Doğa kendi sorunlarını kendisi çözer. Hep öyle yapmıştır. Bütün parçaları, bütün bileşenleri birbirlerini dikkate alarak duruma uyarlandıkça doğa kendini sürdürür. Artık sözü bütünsel aktörün kendisine bırakmalıyız, biz oradaki kendi rolümüzü öğrenmeye başlamalıyız. Biz değiş tokuşlar ekonomisinden özen gösterme, sakınma, bakım sağlama kültürüne geçmeliyiz. Bizim sorumluluğumuz kendimize olduğu kadar diğer akrabalarımıza, karındaşlarımıza da özen ve dikkat göstermek, bakımlarına yardımcı olmak, onlardan beslenirken onları beslemeye devam etmekten ibarettir. Partner olmaktır. Sürdürülebilir tek şey bu olabilir.

Tüm dünyada yıllardır canla başla çalışan sayısız “olay yeri inceleme (CSI) uzmanı” var. Neyi nasıl ve niçin yanlış yaptığımızı tek tek ortaya çıkardılar, çıkarıyorlar. Yapılması gerekenleri sayıp dökenler de çok. Bunları anlamlı politika önerilerine dönüştürenle de. Bizden— ve elbette öncelikle yönetim yetkisi olanlardan—tek beklenen alışageldiğimiz gibi yapmaya devam edemeyeceğimizi kabul edip, yeni bir yol arayışına başlamamız.

Böyle bir dönüm noktasının eşiğine geliyoruz.   

Uygarlığın can suyu

Kendisiyle eşit ilişkiler içinde olduğunuz birisine ya da birilerine hükmetmezsiniz, onu köleniz olarak görmezsiniz, sömürmezsiniz ― sömüremezsiniz. Bunları yapabilmek için onu kendinizden daha önemsiz, değersiz, daha aşağı olarak görmeniz ve bunu ona da göstermeniz gerekir. İtiraz edecek olursa da fiziksel, sözel ya da psikolojik (veya medyatik) şiddet kullanarak ona haddini bildirirsiniz. İnsanlara hükmetmenin ve onları sömürmenin zorunlu önkoşullarıdır bunlar.

Diğer insanları kendinizden daha aşağı ve değersiz olarak algılayabilmek için dünyaya ikili bir çerçeveden bakıyor olmanız gerekir. İnsanları biz ve ötekiler, yönetenler ve yönetilenler,  çalıştıranlar ve çalışanlar diye ikiye ayırarak görmek zorundasınızdır. Bunların eşit ve eşdeğer olamayacağını da baştan kabul etmeniz gerekir. O zaman bütün toplumu da bu önkabullere göre düzenlersiniz. Siz varsınızdır ve ötekiler ― düşmanlar veya uyruklarınız ya da köleleriniz ― vardır.

Ötekilerin buna layık olduklarını kanıtlamak için de onların derisinin rengini, cinsiyetini, cinsel tercihini, dinini ya da milletini, hatta yaşını bahane edersiniz, öyle oldukları için sizden daha akılsız, daha ahlaksız, daha güvenilmez ya da tembel olduklarını söylersiniz.

Siz kontrol öznesinizdir onlar kontrol nesneleri. O kadar ki gerek bilimleri gerekse araçlar, makineler, bilgisayarlar vb. gibi teknolojileri de öyle görürsünüz, onlara da hükmetmek istersiniz ve onlar sizin için sadece hükmetme araçlarıdır.

Doğaya da öyle bakarsınız. Kontrol edebileceğiniz, kaynaklarını istihraç edebileceğiniz bir nesnedir doğa. Siz efendisinizdir, rüzgârlara, akarsulara, yeryüzünün altına ve üstüne ve hayvanlara ve bitkilere hükmedersiniz, onlar kölenizdir.

Kendi bedeninizi de aynı şekilde düşünürsünüz. Akıl (beyin) efendidir, merkezdir, diğer kısımlarınız ise ona tabi organlardır.

Kısaca, kendi bedenimizi nasıl algılarsak, doğayı ve toplumu da öyle algılarız. Biyolojimizi düşünmemizle toplumumuzu düzenleme şeklimiz aynıdır, organlarımızın fonksiyonlarını nasıl algılıyorsak toplumsal kurumları ve fonksiyonları öyle düzenler ve doğayı da öyle düzenlemeye çalışırız. Buna göre her şey ikilidir, ak ve kara gibi ikili karşıtlıklardan oluşur. Her zaman efendiler ve köleler vardır, merkez ve çevresi vardır, içeridekiler ve dışarıdakiler olur. Tarih de bunlar arasındaki sınırların bir bir tarafa, bir öbür tarafa az ya da çok yer değiştirmesinden ibaret olur.

***

Koronovirüs aslında bu tür bakış açılarıyla kurageldiğimiz toplumsal, ekonomik ve siyasi sistemlerin, kurumların ne kadar kırılgan, dayanıksız, eften püften olduğunu çabucak gözler önüne seriverdi. En güçlü devlet adamlarının, en varlıklı sermaye sahiplerinin nasıl çaresiz kaldığını, dev ilaç şirketlerinin aşı üretim ve sevkiyatını nasıl yüzlerine gözlerine bulaştırdığını gördük. Eşitsizlikleri yaratan ve artıran mekanizmalardan başka tıkır tıkır işleyen hiçbir şey yoktu.

Kendimize, topluma ve doğaya böyle ikili karşıtlıklar olarak bakma ve algılamanın yanlış olduğunu söyleyenler çok uzun zamandır var. İlişkilerin eşit ilişkiler olarak düzenlenmesi gerektiğinde ısrar eden ve her yolla bunun için mücadele edenler hep oldu ve oluyor.

Şimdi koronavirüsün vaka ve ölüm istatistikleriyle anlattığı, bütün hoparlörlerden, ekranlardan haykırdığı aynı hikâyedir: “Benim dünyada dolaşmamı bile düzenleyemiyorsun, koskoca yeryüzünü nasıl düzenlersin? Senin koyduğun bütün o sınırlar hiçbir işe yaramıyorsa, kendini her şeyin merkezi sansan ne olur?”

Pandemi hayatı durdurmuş değil. Yiyip içmeye, nefes almaya, gülüp ağlamaya, sevişmeye ve takışmaya, doğmaya ve ölmeye devam ediyoruz. Ama hiçbirimiz ― ister zengin ister yoksul olalım, kendimizi ister efendi ister köle olarak görelim ― buna yaşamak diyemiyoruz.

Çünkü, bütün bunlara anlam veren, değer katan şey eksik. Sosyal etkileşim olağanüstü kısıtlandı. Sosyal ilişkiler tıkandı. İşbirliği zorlaştı. Sosyal etkileşim insanlar arasında pozitif geribildirimi mümkün kılar, dolayısıyla ilişkinin sonucunun parçaların toplamından daha fazla olmasına imkân verir. Onun için insanlar işbirliği yaparlar, o sayede artı değer yaratırlar. Fabrikayı fabrika yapan makineler, aletler, hammaddeler değil insanlar arasındaki üretim ilişkileridir. Şehirleri şehir yapan yollar, binalar, su ve elektrik tesisatları değil orada yaşayanlar arasındaki sosyal etkileşimdir. Kamusal alanı kamusal, politik yapan da insanlar arası etkileşim olanaklarıdır. İşte pandemi sosyal etkileşimin, işbirliğinin imkânlarını kısıtlayarak ekonominin, kültürün, insan toplumunun can suyunu almış oldu.     

Dijital araçlarla yaptığımız haberleşme, konuşma, sosyal medyadaki paylaşımlarımız ya da uzaktan çalışma dedikleri şey ise sosyal etkileşim değil olsa olsa “sosyalimsi” bir etkileşimdir, güdüktür, can suyu sağlamaz. Pandemi sonrasında da bu şekilde görüşmeye ya da çalışmaya, kısaca dijital sosyalleşmeye devam etmeyi kim ister?

Aslında şimdi hepimiz “dışarıdayız”, bu sefer virüs bizi dışladı, gerçek yaşamın dışına itti. Meğerse bireysel olarak yaşanmıyormuş.

***

Pandemi sona erince normale, eski duruma geri dönebileceğimizi düşünüyoruz belki. Ama bugünkü felaketi hazırlayan o eski normal değil miydi?

Sosyal politik kuvvetlerin yer alımı pandemi sonrasında nasıl bir yeni normale yol açacak bilemeyiz. Ama yeni normal ancak yeni bir sosyal olursa yaşanabilir olur.  Yeni sosyal yeni tür ilişkilerin öne çıkması demektir.

Bir şeyleri değiştirmek, yeni bir tarzda yapmak istiyorsak önce kendimize ve aklımıza, topluma, yeryüzüne ve kendimizin oradaki yerine yeni bir tarzda bakmamız gerekiyor. Ne beynimiz bilgi işlemcidir ne de bedenlerimiz performans makinesi. Biz ne avlanacak müşteriler, ne izlenecek düşmanlar, ne de gözlem ve denetim altında tutulacak uyruklarız. Aklımızın bedenimizden, bireyin topluluktan, insanın doğadan ayrı, onun dışında, ondan bağımsız bir şey olmadığını görürsek, beynin bedenin, bireyin topluluğun, insanın da doğanın merkezi, komutanı, hükümdarı olmadığını kabul edersek o zaman bütün ilişkileri ve aynı şekilde kurum ve fonksiyonları buna göre eşit haklılık temelinde düzenleyebiliriz. Bilim ve teknolojiyi kontrol ve hükmetme aracı olarak değil insanların, diğer canlıların ve doğanın yan yana, birlikte, sembiyoz ve uyum içinde var olmasının aracı olarak görmeye başlayabiliriz.

Yeni sosyal, eşit insanlar topluluğudur.

İnsanlar farklı farklıdır. Evrende birbirinin tıpatıp aynısı olan hiçbir iki ―ya da daha fazla ― şey yoktur. Çeşitlilik, farklılık, benzersizlik, biriciklik varoluşun doğal tarzıdır. Aynı zamanda evrende her şey diğer bütün her şeyle bir şekilde bağlantılıdır. Evren çeşitliliğin bağlantılı birlikteliği olarak da tarif edilebilir.

O yüzden zekâmızın, öğrenmemizin, duygusal tepkilerimizin, hatta hafızamızın birçok yanı organizmamızın dinamik olarak bağlı olduğu dış çevrenin unsurlarıyla birlikte işler. Tek başımıza ne aklımız ne duygularımız vardır ne de faaliyet gösterebiliriz. İnsan doğal ve sosyal çevresiyle birlikte, onlarla etkileşim içinde düşünebilir ve duygulanabilir.

Ne var ki farklılıklar kabul görmüyorsa, eşit haklılık söz konusu olmaz, iletişim “göz hizasından” yürütülemez. İletişim, koşulları dayatma gücüne sahip tarafın çıkar ve istekleri doğrultusunda yürür, hiyerarşiktir. Çıkar çelişki ve çatışmaları parazite yol açar, taraflar birbirine kulak veremez. Düşünce ve duygular çarpılır, işbirliği sakatlanır.

Aynı şekilde bizim kim olduğumuz dışımıza doğru olanlarla ilişkilerimizle ilgilidir, diğer kişilere, mekânlara, eşyalara olan yaklaşımımızla, dışımızdaki dünyaya gösterdiğimiz tepkilerle bağlıdır. O nedenle soru her zaman, “yerel düzeyden küresel düzeye kadar insanlar arasındaki, insanların dış dünyayla, insan olmayan hayvanlarla ve cansız maddeyle ilişkileri nasıl olmalı” sorusudur.

Eşitlik demek eşit ilişkiler içinde olmak demektir. Eşit ilişki demek ilişkinin sonucu olarak her iki tarafın da sağlığının (fiziksel, ruhsal, varoluşsal sağlığının) bozulmadığı, tersine iyileştiği ilişkiler demektir. Yani kimsenin dışarıda kalmadığı, herkesin içeride olduğu, kutuplaştırıcı karşıtlıkların, ikili bakış çerçevelerinin terk edildiği, sınırların geçirgenleştiği koşullar demektir.

Yeni normal yaşanabilir bir normal ancak böyle olur.

***

Bugün ekolojide, ekonomide, sosyal yaşamda, politikada olduğu kadar manevi yaşamda da yaşanan bütün krizlerin anası “birlikte yapma”nın sakatlanması, engellenmesi, böylece bütünsel hareketin bozulmasıdır.

O yüzden piyasacılığın gözde kavramı birey, devletçiliğin gözde kavramı cemaat ya da toplulukken, yeni toplumu belirleyecek kavram ancak “birlikte yapmak” kavramı olabilir. Günümüzde ayrı ayrı üretici kuvvetlerin ve üretim araçlarının belirleyici bir önemi kalmadı, her bakımdan belirleyici unsur olarak sosyal etkileşim ve onun niteliği öne çıkıyor. Eşit haklı iletişime dayalı işbirliği ise ne ölçülebilir, tartılabilir ya da fiyatlandırılabilir olan ne de mülkiyet nesnesi yapılabilir olan (dolayısıyla köleleştirilebilir olmak bir yana alışılmış şekillerde yönetilebilir bile olmayan) yepyeni bir niteliktir.

Uygarlığın ölçüsü, aralarındaki bütün farklılık ve çelişkilere rağmen çeşitliliğin işbirliği ve barış içinde bir arada, yan yana var olabilme derecesidir. Toplumsal ilerlemenin sırrı da sosyal etkileşim ve işbirliğinde yatar. Gericilik ise her zaman insan varoluşunun yok edilemez çoğulluğuna, çeşitliliğin özgürlüğüne karşı savaş yürütür.

Bireyin gerçekten birey ve topluluğun da bireylerinin toplamından daha fazla bir şey olabilmesi için birlikte yapmayı ― birlikte yaşamak, birlikte çalışmak, birlikte düşünmek, birlikte tartışmak, birlikte karar almak, birlikte yönetmeyi —savunmak ve desteklemek gerekiyor.

Dört eski ve bir de görece yeni soru

Türkiye’deki herhangi bir politik gücün etrafından dolaşamayacağı dört eski ve bir de görece yeni soru, daha doğrusu sorun öbeği var. Siyasi iktidarın bu konulardaki tercih ve uygulamaları oldukça net ve belirgin iken muhalefet partileri için aynı şeyi söylemek şu anda pek mümkün değil.

  • Birincisi, Türkiye’nin dünyadaki yerine, duruşuna, yönelimine ilişkin sorudur.
  • İkincisi, Türkiye’nin siyasi rejimine ve devlete ilişkin sorudur.
  • Üçüncüsü Türkiye’nin ekonomik ve sosyal politikalarına ilişkin sorudur.
  • Dördüncüsü yukarıdaki her üç sorunla da kesişen Kürt sorunudur.
  • Son ve görece yeni olan ama giderek tüm diğer sorunları da etkileyen ana etken haline gelmesi muhtemel soru da Türkiye’nin yeni Androposen çağ koşullarına yaklaşımına ilişkin sorudur.

Birbirleriyle yakından ilişkili olan bu sorular Türkiye’nin 100 yıldır kalıcı bir çözüm getiremediği ve hemen her şeyin çevresinde döndüğü temel sorun alanlarıdır. Bu sorulara getirilen yanıtlar ve bu temelde geliştirilen politikalar Birinci Meclis’ten Tek Parti rejimine, çok partili rejimden 12 Eylül dönemine ve en son bugünkü rejime kadar defalarca—hem de bazen köklü biçimlerde—değişmiş ama bunlar bir türlü toplumun genelinin ya da önemli bir çoğunluğunun üzerinde mutabık olduğu kalıcı tercihler haline gelememiştir. Bütün bu alanlarda giderek ağırlaşan sorunlar yaşamaktan kurtulabilmiş değiliz.

Eğer son yüz yılın herhangi bir aşamasında şu ya da bu iktidar bu sorulara kalıcı yanıtlar getirilebilmiş olsaydı, onu izleyen aşamayı/aşamaları hiç de yaşamazdık. Öyle değil mi? Topyekûn bir başarısızlık aslında söz konusu olan.

Bu ortak başarısızlığın çok belirgin bir nedeni, bütün dönemleri belirleyen ortak bir özellik var. Son yüz yıl içinde gerek iktidar partilerinin gerekse muhalefet güçlerinin izlediği politikaların hepsi aynı temel paradigmadan yola çıkıyordu:

Bir dünya tarihi olarak esas olarak Avrupa tarihini normal ve geçerli kabul eden, Rönesans ve Reform Avrupa’sını tek ve tekil bir modernliğe giden bir yönelim olarak gören ve onun dışındaki tüm tarih tecrübelerini güzergâhını, mecrasını bulamamış, tıkanmış yanlış yollar olarak değerlendiren bir paradigmaydı bu.

Yukarıda sayılan temel sorun öbeklerine Türkiye’de getirilmeye çalışılan yanıt denemelerinin (ters yöndeki bütün iddialarına karşın AKP iktidarının getirdiği yanıtlar da dahil) ayrımsız hepsi batı modernitesinin tarihinde şu ya da bu şekilde uygulanmış çözümlerin veya şu ya da bu batılı düşünürün/kurumun formüle ettiği görüşlerin etkisi altında geliştirilmişti.   

Kuşkusuz batı modernitesinin evrensel önem taşıyan birçok kazanımı var. Ama evrensel olanın alınıp kendi yerelliğimize aktarılabilecek bir reçete olduğunu sanmak temel bir yanılgıydı. Ve sadece Türkiye’nin değil, bütün batı-dışı dünyanın son 100 yıllık tecrübesi aynı yanlış paradigma tercihinin kurbanı oldu. (Deng Hsiao-Ping sonrası farklı bir çizgi izleyen Çin’in gelişimi dışında hiçbirinin durumu bugün bizden çok hallice değil.)

Ne var ki tarihin içinde bulunduğumuz aşamasında böyle bir paradigma doğrultusunda kendimize yeni tercihler belirlemeye devam etmek—hâlâ yanlış olacak olsa bile—artık mümkün olmaktan da çıkmış bulunuyor. Çünkü batı kökenli yolun/yolların tek yol olarak kabul edilmesini/ettirilmesini mümkün kılan koşullar (batının 500 yıllık üstünlüğü) bütün zamanlar için ortadan kalkmış bulunuyor. Üstelik yitirilen sadece askeri, ekonomik, jeopolitik üstünlük değil, batı yumuşak güç (düşünsel, kültürel, entelektüel) alanlarındaki üstünlüğünü de yitiriyor.

Her bakımdan çoklu (çok kutuplu, çok ekonomili, çok yaklaşımlı, çok kültürlü, çok tarihli) bir dünyadayız artık ve böyle de devam edecek gibi görünüyor. Bu aynı zamanda melezleşmelerin de arttığı bir dünya. Dünyanın bütünlüğü artık ancak çeşitliliğin birliği olarak düşünülebilir.

Bu durumda nasıl batılı ülkeler gelişmekte olan ülkelerin kendilerini izlemesini beklemekten vazgeçmek zorundaysa, Türkiye’deki politik güçler de toplumda yeni boy atmakta olan kesimlerin kendi eskimiş anlayış ve yaklaşımlarına uyum sağlamasını beklemekten vazgeçmelidir. (2013’teki Gezi direnişiyle hiçbir politik çevrenin rezonans sağlayamamış olması iyi bir gösterge olsa gerektir.) Türkiye’nin, siyasetin, rejimin yenilenebilmesi için önce siyasi güçlerin kendilerini yenilemesi gerekiyor.

***

Bunun için iki önemli çıkış noktası var:

Birincisi, artık geriye dönmek mümkün değil. Ne dünyada ne Türkiye’de. 2008-2016 öncesi koşullara, o dönemlerin politika ve yaklaşımlarına hiçbir şekilde geri dönülemez.  

İkincisi, kendi yolumuzu kendimiz bulmaya yazılıyız artık.

Hemen herkesin siyasi geçmişi ciddi yanlış ve açmazlarla yüklü olduğu için, eski tartışmaları bir kenara bırakıp yeni yolları hep birlikte aramaya başlamaktan başka çare olmadığını görmemiz gerekiyor.  

Arayışımızda bize yol gösterecek olan “2020’li yılların dünya ve Türkiye koşullarında birlikte en iyi nasıl yaşayabiliriz” sorusudur.

Bu arayışta şimdiye kadar yapılageldiği gibi, evrensel olan ile yerel koşullarımızı karşılaştırıp, yerelimizde eksik gördüğümüzü evrensel modellerden alıp tamamlamak gibi bir yöntemi izlememeliyiz. Evrensel olanın taklidi aslı gibi olmuyor.

Evrensel olanı kendi yerel koşullarımızda, kendi bağlantı ve ilişkilerimiz içinde bulmalıyız. Evrensele dayanmak  evrenselin bu topraklardaki, kendi kökenlerimizdeki izleri üzerinde yükselmek demektir. Öyle izler vardır.

Aynı şekilde batı dünyasıyla ya da şu veya bu güçle kamplaşarak karşıt yollara yönelmenin de çıkar yol olmadığı açıktır. Türkiye yeni arayışlarını ve özgün çözüm yollarını gene ancak küresel bağlamlar içinde bulabilir. Bir ülkenin sadece kendi başına “kalkınabileceği ve ileri teknoloji girişimciliği”ne sahip olabileceğine inanmak bugün popüler bir inanç olsa da tam bir yanılgıdır.

Öte yandan 21. yüzyılın koşulları, daha iyi bir dünya isteyenlerin çok çeşitli alanlarda istediklerini bugünden yapmaya başlamasını mümkün kılan ekonomik, sosyal ve teknolojik olanaklar da getiriyor. Dünya artık dışarıdan seyredip yorumlamakla yetineceğimiz bir dünya değil, doğrudan yaparak, daha iyi çözüm tasavvurlarımız doğrultusunda müdahale edebileceğimiz bir dünya haline geliyor.

Böylece kendi hibrid gelişme yolumuzu oluşturmalıyız. Nasıl baskı ve sömürüye dayalı toplumların 50 tonu oluyorsa, özgürlük ve adalete dayalı toplumların da 50 tonu olabilir.

***

Birinci sorun öbeğimize dönersek bu, Türkiye’nin dış politika alanında, uluslararası alanda nasıl bir politika izleyeceği sorusudur. Askeri güce, çatışmacılığa, dayatmalara mı dayalı, yoksa karşılıklı yarar sağlayan ilişkilere ve “yumuşak güce” dayalı barışçı bir politika mı?

Geldiğimiz, içinde yaşadığımız yer ve üzerinde yaşayan insanlar olarak yurdumuzun esenliği ve sürdürülebilirliği için ve “yurtların yurdu olarak yerküremizin“ esenliği ve sürdürülebilirliği için, Türkiye nasıl bir dünya düzeninin oluşmasından yana olacaktır?

İkinci sorun öbeğimiz nasıl bir demokrasi ve devlet sorusuyla ilgilidir. Rejim değişikliğinden anladığımız siyasi iktidarın değişmesi ve devletin muhalefet güçlerinin eline geçmesiyle sınırlı kalacak bir değişiklik mi? Yoksa en başta devletin dönüşmesi, devlet anlayışının yenilenmesi, devletin ve bürokrasinin mevcut her şeyi kurutan “devlet aklından” ve milliyetçi, İslamcı ve neoliberal politik ideolojilerden arındırılması (küçük devlet-büyük devlet ya da vasi devlet-sivil devlet tartışmasının ötesinde) ve toplumun çoğunluğuna hizmet edecek, dengeleyici ve yönlendirici aktif bir modern devlet gerekiyor.

Bunun için demokrasinin bu yeni çağa uygun yeniden kavramlaştırılmasına ihtiyacımız var. Regüle edici, yeniden dağıtımcı, şirketleri ve girişimciliği destekleyici, yurttaşlara sıçrama tahtası olarak işlev görecek eğitim ve sağlık sistemleri sunacak devlet gerekiyor. Bu ise ancak toplumun geniş katılım ve kontrolü ile mümkün olabilir. Devlet toplumu değil, toplum devleti kontrol etmelidir. Bu ancak ademi merkezi düzenlemelerle, yerel düzeyde demokratik katılımın güçlenmesiyle etkin olabilir.

Böyle bir demokraside çoğunluk ancak azınlığın “kesin yanlış”—sadece arzu edilir değil demeyip temelden yanlış—demeyeceği şeyleri yapabilmelidir. (Kesin yanlış denmesi ciddi bir problem olduğu anlamına gelecektir.) Böylesi mutabakatlara varılmasının tek yolu: özgür koşullarda açık ve samimi tartışmadır. Türkiye’de farklılıkların birbirleriyle konuşabilir bir şekilde yaşayabilmesini sağlamak burada belirleyici olacaktır.

Üçüncü sorun öbeğimiz ekonomik ve sosyal politikalara ilişkindir. Burada da bütünsel yaklaşımlara ihtiyacımız var.

Nasıl artık insan zekâsı dendiğinde sadece IQ ile ölçülen zekâ anlaşılmıyor ve kişinin zekâsını geliştirmek için mekânsal, sözel, mantıksal, kinestetik, müziksel, manevi, sosyal, doğasal, varoluşsal zekâsını, çoklu zekâyı geliştirmek gerektiği vurgulanıyorsa, toplumun da parasal, teknolojik, sosyal, insan, kültürel, doğal ve manevi varlığının hepsinin birlikte gelişmesi ve güçlenmesi gerekiyor. Ancak eşitsizliklerin artmakta olması bütün bunların altını oyuyor. Bunun için çözüm yaklaşımlarını bir ya da birkaç kritere göre daraltmak yerine çoklu kriterlere başvurmak gerekiyor.

Bunu yapabilmek için de çoklu katkılara, tek bir kesime değil, kesimler arası (isterseniz buna sınıfar arası da diyebilirsiniz) aktörlere dayanmak gerekiyor. Tıpkı sadece iktisada, sosyolojiye, politik bilime, psikolojiye, antropolojiye, biyolojiye, iklim bilime değil, disiplinler arası yaklaşımlara ihtiyaç olduğu gibi. Birlikte aramak, birlikte yapmak, işbirliği, diyalog, mutabakata bu kadar vurgu yapmamız da bütün bu nedenlerden kaynaklanıyor.

Dördüncü sorunumuz Kürt sorunudur. En ağır sorunumuzdur, en acı verici sorunumuzdur ve çözümün gerekli ve yeterli şartları konusunda söylenecek şey çok az ve çok somuttur. Birincisi, bu mutlaka barışçı ve demokratik bir çözüm olmalıdır ve ikincisi, ancak tarafların birlikte geliştirebileceği ve iki tarafın da (tam bir gönül rahatlığıyla olmasa bile) benimseyebileceği, taşıyabileceği bir çözüm olmalıdır. 

Bugün sadece Kürt sorununda değil, diğer bütün temel sorunlarımızda da baş sorumlu, asıl suçlu vb. gibi belirlemeler yapmanın, tarafların geçmişte yaptıklarını sayıp dökmenin, yargılama ve mahkûm etmelere gitmenin, hesap sormaya çalışmanın bizi götüreceği iyi bir yer yoktur. Eski yanlışların, kabahatların, suçların, hatta kırımların bir daha tekrar etmemesini sağlamak  için intikamcı yaklaşımlara değil, birlikte ileriye bakabilmeyi öğrenmeye ihtiyacımız var.

Kim ne derse desin, yeni bir Türkiye’nin ilk günü, ancak geçmişin bütün dosyalarının kapanmasıyla başlayabilir! Yeni bir başlangıç için genel bir sevinç ve coşkuyu çok ihtiyacımız var. Kimbilir, belki de kötülükleri nezaketle öldürmenin mümkün olduğunu bütün dünyaya gösterebiliriz.

***

Son sorun öbeğimiz, yukarıdaki yaklaşımın niçin yaşamsal bir ihtiyaç olduğunu daha iyi anlamamıza yardımcı olabilir.

İçinde yaşadığımız çağı İNSAN ÇAĞI–ANDROPOSEN–olarak adlandırmak giderek geniş kabul görüyor. Bu, insan etkinliğinin, hem canlı-cansız tüm doğanın ve jeolojinin evrimini hem de insan türünün evrimini doğrudan etkilediği yepyeni bir çağ.

Bu etkileme ikili bir şekilde gelişiyor. Bir taraftan canlı yaşamın ekosistemlerinin dengeleri bozuluyor, iklim değişikliği konusunda endişe verici işaretler hızla artıyor ve türlerin yığınsal yok oluşu gibi olgular gündeme geliyor. Diğer taraftan insan beynini ve duyularını yapay eklemelerle güçlendirme imkânları doğuyor. Büyük tehdit ve fırsatlar birlikte gelişiyor.

Bu koşullarda doğal ile doğal olmayan arasındaki sınırlar bulanıklaşıyor, doğayla ilişkimiz geri döndürülemez bir şekilde değişiyor. İnsan olmak şimdi ne demek? Doğal olan şimdi ne? Doğa hâlâ doğal mı? Bu gibi sorular gündemimize geliyor.

Bu durumda soru, “Bu çağı insana ve doğaya zarar vermeyecek şekilde nasıl etkilemeliyiz” sorusu oluyor. Bu bize hem Türkiye düzeyinde hem gezegen çapında yeni sorumluluklar getiriyor.

Androposen çağın insan türünün varoluş koşullarını ortadan kaldırabilecek olmasının sorumlusunun kim ya da kimler olduğunu saptamak bizi fazla bir yere götürmüyor, insanlığın ve doğanın bu darboğazdan çıkışının ancak tüm güçlerin, tüm kesimlerin, tüm ülke ve kuruluşların ortak çabasıyla mümkün olabileceğini görmek belirleyici oluyor.

***

Muhalefet güçleri saflarında giderek artan bir araya gelme, demokrasi mücadelesinde birlikte tutum alma çabalarının gelişip güçlenmesi için tarafların bu 4 + 1 temel sorunun çözüm yolları üzerinde anlaşmaya çalışmasını beklemek elbette doğru olmayacaktır. Önemli olan başlamaktır. Ancak başta da dendiği gibi bu sorun öbeklerinin çevresinden dolanmak mümkün değildir, çözüme kavuşturulmazlarsa er geç ensemize yapışırlar.

Unutmamalıyız ki: ne tehditler kendiliğinden yok oluyor ne de fırsatlar kendiliğinden değerlenebiliyor. Tarihin hep gösterdiği gibi her şey, insanın mücadele ve çabasıyla, doğru politik tercihlerle yararlı sonuçlar verebiliyor. Toplumsal ilerleme doğal değil, insan icadı bir gelişmedir ve ancak yapılarak, uğrunda mücadele edilerek, tekrar tekrar inşa edilerek elde edilebilir.

Yeni bir anlatı

Pandemi bir yana, bugün insanlık tarihinin çok farklı bir döneminde yaşıyoruz. Kapitalizmin egemen çevreleri giderek demokrasiden, insan haklarından, özgürlüklerden geri çekiliyorlar. Ulus devletler kısmen kendi içlerine kapanıyor, küresel işbirliklerinden uzaklaşıyorlar. Uluslararası alanda büyük güç savaşları kızışıyor. Küresel zenginlikleri kontrol etme mücadeleleri keskinleştikçe, eşitsizlikler de artıyor. Dolayısıyla hemen her yerde eşitsizliğe karşı mücadeleler çok çeşitli şekillerde boy atıyor. Örneğin, “Siyah Hayatlar Önemlidir” direnişi ile Beyaz Rusya’daki başını daha çok kadınların çektiği özgürlük direnişi birbirinden hiç de ayrı değil. Bugünün bağlantılı dünyasında her tekil (hatta bireysel) direniş bir kelebek etkisi yaratıyor.   

Bu bir bozgun dönemi aslında. Sosyalizmin yaşadığı bozgundan sonra liberal kapitalist düzen de bozgun halinde. Ekonomiler zaten sürekli bozgun durumunda. “Hakikat sonrası” ya da “alternatif gerçekler” gibi kavramların geçer akçe haline gelmesinden, enformasyon ekosistemlerinin bilgilendirmeden çok kandırmaya hizmet etmesinden daha açık bir bozgun alameti olabilir mi? Küresel iklim çöküşü bu bozgunu daha da derinleştiriyor. Neoliberalizm, tıpkı çağırdığı sihirli kuvvetleri durdurmayı bilemeyen büyücü çırağı gibi bu bozgun kuvvetleri karşısında çaresiz.  

Kimileri hâlâ kuyruğu dik tutmaya çalışıyor. Trump, Xi Ping, Putin, Bolsanora gibilerin kibirlerinden yanlarına yaklaşılmıyor. Birkaç ay önce Belarus başkanı Lukaçenko da öyleydi.

Yaşanan bozgun dönemi, insanlığın çevresine adapte olma yeteneğini yitirmekte olmasının, bununla da kalmayıp hegemonyacı çabalarla bu süreci daha da hızlandırmasının bir sonucu. Kapitalizmin mutlaklaştırılmasıyla bütün insanlığa sirayet eden bencillik, bireycilik, ben merkezciliğin tek önemli sonucu insanlığın kendi ayağına kurşun sıkması olmuştur.

İktidar yozlaştırır, mutlak iktidar mutlak olarak yozlaştırır diye bir söz vardır. Yaşadığımız bozgun koşullarında diyebiliriz ki artık çatışma, öteki tarafı yenme, tutsak alma, yok etme, sahneden silme gibi alışıla gelmiş hedeflerle yürütülen her türlü politika—ister iktidarda ister muhalefette olsun—yozlaştırıyor, bu tür mutlak (otoriter, öteki düşmanı) politika mutlak olarak yozlaştırıyor.

Alışıla gelmiş politikalarla, eski anlayışlarla bu bozguna karşı durmak mümkün değil. Hiçbir şey geriye dönmez. Evet, dünyada büyük güç savaşları kızışıyor, ama bugün ulus efsanesine, diğer uluslara karşı saldırgan, çatışmacı bir ulusal kimliğe sarılma çabaları sadece umutsuz nostaljileri besliyor. Evet, dünyada gerçekten bir avuç dev finans ve teknoloji tekeli insanlığın ürettiği zenginliğin neredeyse yüzde 90’ına el koyuyor, sınıfsal eşitsizlikler artıyor. Ama aynı şekilde, sınıf efsanesine sarılma, sınıflar arası savaşlarda çıkış aramak da sadece nostaljik intikam duygularının esiri olmayı getirir.    

***

“Bize yeni bir anlatı lazım” sözünü son yıllarda sık sık duyuyoruz. Ama şöyle bir soru da var: Bize yeni bir anlatı mı, yoksa yeni bir tür anlatı mı lazım?

Alışıla gelmiş anlatılar, insanlığa nihai bir hedef gösterirdi. Önerilen yol izlenirse gelecekte ulaşılabilecek nihai bir insanlık durumu olurdu bu. Siyasi partilerin de genellikle bu tür hedefleri betimleyen nihai (ya da azami) programları olurdu.

Oysa şimdi değişim ve gelişmenin giderek hızlandığı ve insanlığın tüm faaliyet ve varoluş tarzları arasındaki bağlantıların aralıksız karmaşıklaştığı koşullarda, “Geleceğin bir programı yapılabilir mi, arzu edilen geleceğin yol haritası çıkarılabilir mi?” şeklindeki ciddi soru çıkıyor karşımıza. Bugün şunları daha açık görüyoruz. Bizi geleceğe götüren yolu şimdiki zamandaki eylemlerimiz döşüyor. Ama her yeni eylem gezegen çapında bir karmaşık sistem olarak işleyen insanlık durumunu şöyle ya da böyle değiştiriyor ve yeni, farklı, değişik bir insanlık durumu yaratıyor. Yeni durum kaçınılmaz olarak eski öngörüleri değiştiriyor. Her yeni durum anlık olarak beliriyor, geçici oluyor.

Yani tarih planlanabilir bir süreç olarak gelişmiyor, toplum belli bir projeye göre, bina inşa eder gibi kurulmuyor—tarih yapılmıyor, çoklu aktörlerin karşılıklı eylemleri sonucu oluyor, toplumlar karşılıklı etkileşimler içinde oluşuyor ve değişiyor.

Biz ancak bugün atacağımız adımı belirleyebiliriz ve o adımı atarken onun bile ne gibi sonuçlar getireceğini tam olarak bilmeyiz. O nedenle gelecekteki nihai hedeflere dair geliştireceğimiz her anlatı bir masal olmaktan ileriye geçemez.

Ama biz insanlar anlatısız yapamayız. Çünkü anlatılar hayatımıza bir anlam vermemize yardımcı olur. O nedenle, elbette yeni bir anlatıya ihtiyacımız var, ama bu ancak yeni tür bir anlatı olabilir.

Yeni bir anlatı nasıl olabilir?

***

İki büyük hakikat var. İkisini de genellikle görmezden geliyoruz. Aslında ikisinin de doğru olduğunu gayet iyi biliyoruz ama işimize gelmediği için bir türlü kabul etmiyoruz. Oysa insanlığın ve yeryüzündeki tüm yaşamın geleceği bu iki hakikati bütün boyutlarıyla kabul edip etmeyeceğimize bağlı.

Şimdi Covid-19 salgını bize bir kere daha bu iki büyük hakikatle yüzleşme imkânı veriyor. Birinci hakikat: Biz insanlar (ve bütün yaşam) gelip geçici varlıklarız. Hiçbirimiz kalıcı değiliz. Hepimiz ölümlüyüz. Ölümü yenemeyiz. Hiçbir teknoloji bize ölümlülükten kurtulma imkânı veremez. İçinde yaşadığımız “büyük teknolojik dönüşümler çağında” bir virüsün birkaç ayda yüzbinlerce insanı öldürebileceğini hangimiz düşünebilirdi?

İkinci büyük hakikat: Hiçbirimiz, hiçbir canlı diğerlerinden ayrı olarak var olamaz, herkesin hayatı birbirine bağlı, hepimiz arasında karşılıklı bağımlılıklar var ve birbirimize muhtacız, hikâyelerimiz birlikte örülmüştür. Ama birbirimiz üzerinde kontrolümüz yok. Ne diğer insanlar üzerinde, ne diğer canlılar üzerinde, ne de doğa kuvvetleri üzerinde gerçek bir kontrol kurmamız mümkün. Bütün evren sürekli kombinasyon değiştiren ve sürekli hareket halinde olan belli sayıda molekülün mucizesi, bizim irademizin bütün bu muazzam hareket üzerinde çok küçük, çok cüzi bir etkisi var.

İki hakikat bir araya gelince şunu görüyoruz: Biz insanlar varlığın muazzam topluluğu içinde görece önemsiz üyelerden başka bir şey değiliz. Ve bu büyük topluluk içinde hiçbir istisna yok. Hiçbir ayrıcalığın temeli yok. Kimse (hiçbir canlı) diğerlerinden daha önemli değil. Ve hiçbirimiz özerk değiliz.   

Ama binlerce yıldır insanlar kabilelere, sınıflara, uluslara ayrılıp birbirlerini kontrol etmeye, diğerlerini kendi çıkarlarına kullanmaya çalışıyor.  Anlaşmazlıklar, savaşlar hep bundan, kim kimi sorusundan çıktı, çıkıyor. Bazıları efendi olmak, hep efendi kalmak, diğerlerini köleleştirmek, köle olarak tutmak istiyor. Bu binlerce yıllık deneyim çoğu zaman erkekleri de kadınları köleleri olarak görmeye koşullandırıyor ve bunun tersi de doğru.           

Cengiz Han gibi İskender de bütün bilinen dünyayı fethetmenin peşindeydi. Bir zamanlar “üzerinde güneş batmayan imparatorluklar” vardı. Nazilerin hayali bütün Avrupa’yı ele geçirmek, “bin yıllık imparatorluk” kurmaktı. Hem liberal kapitalist sistemin hem sosyalizmin iddiası bütün dünyayı kapsayacak bir sistem haline gelmekti. Ne oldu?

Kelle kesici IŞİD militanları Suriye’de, Irak’ta eski uygarlıkların miraslarını yıkarak yok etmeye çalışırken asıl dinamitledikleri dünya çapında İslamcı siyasetin temelleri olmadı mı? Ayasofya’yı yeniden cami yapmanın sonuçları farklı mı olacak?

Bugün bir virüsün bile hareketlerini kontrol edemiyoruz. Umutlarımızı aşıdan çok virüsün kendi başına mutasyon geçirip konaklarını öldürmemeye başlamasına bağlıyoruz. Aşı bulunacak olursa en büyük korkumuz aşıyı bulacakların bunu da diğer insanlara karşı bir hegemonya aracı olarak kullanması olacak. Felaketler gibi nimetlerin de insanlar arasında eşitsiz dağıldığını artık biliyoruz. 

Oysa insanlığın kaderi hiç de diğer insanları (ve canlıları) kontrol etmek, onlara egemen olmak değildir, bizim kaderimiz çevremize (ki onun yüzde 99’u diğer insanlar ve canlılardan oluşuyor) en iyi şekilde adapte olmaktır. Biz canlılar böyle var olduk, çevremize adapte olabildiğimiz için ve olabildiğimiz sürece geliştik. Çevreye adapte olamayan canlı türleri ise yok oldu. (Küçük bir not: Charles Darwin, “En iyi adapte olan var kalır” demişti, evrim teorisini felsefeye uyarlama iddiasındaki Herbert Spencer ise bunu “En güçlüler var kalır” şeklinde yorumlamış ve bu yorum Batılı siyaset ve iktisat teorilerini etkilemişti.)

İnsan yeryüzüyle birdir, onun bir parçasıdır. İnsan diğer insanlarla birdir. İnsanlığın bir parçasıdır. Var olmak çevreyle uyum sağlamak, uyarlanmaktır.

Onun için dünyayı değil, dünyayla olan ilişkilerimizi değiştirmeliyiz. 

***

Yeni tür bir anlatı diğer insanlarla, diğer canlılarla ve doğanın kuvvetleriyle, kısaca yeryüzüyle ya da kozmosla yeni tür ilişkilerin anlatısıdır—yeni bir hedefin değil, yeni bir tarzın, yeni bir varoluş biçiminin anlatısı.

Yeni tür ilişkilerin çıkış noktası ötekilerle uyum sağlamak, kendimizi çevremize uyarlamak, giderek uzaklaştığımız hayatla, yeryüzüyle, kozmosla buluşmak, onun hareketiyle rezonans yakalamak, titreşimlerimizi tutturmak olacaktır. Aslında insan ruhu dünyayla, bütün yaşamla, kozmosla ilişki içinde olduğunun daha en baştan farkındadır. Ahlak da sadece sosyal ilişkilere değil, insan ile doğanın düzeni arasındaki ilişki hakkındaki bilişin ürünüdür. Vicdan da bununla bağlıdır. Metafiziğin kaynağı da buradadır.

Diğer insanlarla ve canlılarla, tüm kozmosla derin fiziksel ve metafizik karşılıklı bağlantımızın farkına varmamız bizi “büyük buluşmaya” götürecektir. Varoluşumuzun bağlı olduğu hava, su, toprağın oluşum ve gelişimi de solucanlardan, mantar ve bakterilere kadar başka yaratıklara bağlı ve bağımlı. Hiçbiri özerk değil. Biz de değiliz.

Onun için sadece hayatın geniş topluluğunun ayrılmaz bir parçası olduğumuzu anladığımızda, anlam anlayışımız değişmeye başlar, canlı dünyaya saygı, alçakgönüllülük ve hürmet içinde yaklaşırız. Ve arkası gelir.

***

Bizi yeni tür ilişkilere girmekten alıkoyan başlıca unsur her birimizin ilişkilerimizi ve ahlaki taleplerimizi ortak bir dünya perspektifinden değil, “kendi (kişisel, sosyal, sınıfsal, dini, ulusal ya da kültürel vb.) dünyamızın” perspektifinden düzenlemeye çalışmasıdır. Böylece hepimiz kendimizi belli “kapalı devreler” içinde kalmaya mahkûm ediyoruz. Oysa kapalı devrenin esiri olmaktan kurtulamazsanız dünyayı özgürleştiremezsiniz.

Kapalı devreler eşitsizlik devreleridir. Eşit olmayanlar birlikte yaşayamaz, işbirliği yapamaz, rekabet de edemez, anlaşmaya da varamaz. Eşit olmayanları birbirleriyle kıyaslamak da mümkün değildir. Eşitsizliğin egemen olduğu bir dünyada barış ve huzur olamaz.

O nedenle yeni tür bir anlatı eşitlik temelinde çözümlere, birbirimizle ve çevremizle ilişkilerde eşitliğe, göz seviyesinden yürütülen ilişkilere ilişkin bir anlatı olmalıdır.  

Kimi zaman modernizmin ve Batı hâkimiyetinin başlangıç noktası olarak 1492’de Amerikalar’ın keşfi gösterilir. Doğrudur, izleyen bütün o büyük keşif ve icatlara götüren yolun ilk taşı o adımla konmuştur. Aynı yol sömürgeciliğe de ve köle ticaretine de götürmüştür kuşkusuz. Ama İspanya’da son Endülüs devletini yıkarak bir tür soykırımla Müslümanların, Yahudilerin ve Katoliklerin yüzlerce yıldır sürdürdüğü barış içinde bir arada yaşamaya (convivenza) son veren yeniden fetih de (reconquista) aynı 1492 yılında yaşanmıştır. Modernizmin hep böyle iki yüzü olmuştur.

Bir anlamda bozgun—bizi biz yapan şeylerden adım adım uzaklaşıp uçuruma yaklaşmamız, başlayalı çok oldu aslında. Şimdi bu süreci tersine çevirmeye başlamalıyız. Doğaya ve topluluğa yeniden yaklaşmaya, eşitliğe dayalı uyumlar aramaya, birbirimize ve doğaya hürmet ve ihtimam göstermeye başlamalıyız. Eşitliği her alanda nasıl sağlayabileceğimizi birlikte aramaya başlamalıyız.  

Bu mümkündür. Yaşanan büyük felaketlerde hemen birbirlerinin yardımına koşan çok sayıda insan görürüz, insanlar sevgi, cömertlik ve merhametle bağlıdır. O nedenle işbirliği yapabilirler. Kişinin kendisi için kaygı duyması (kendini geliştirme çabası) ile bütün için kaygı duyması (bütün karşısındaki ödevlerimiz) çelişkili değil birbirlerini tamamlayıcıdır.

İnsana yakışan yaşam tarzı birlikte yaşamaktır. Birlikte çaba göstermektir. Mücadele etmek değildir.  

***

Ne var ki bir şekilde gücü eline geçiren ve diğer insanları, canlıları ve doğayı kendi amaçları için köleleştirmek isteyenler baştan beri insanlara mücadeleden başka bir yol bırakmamışlardır. Ulusal, sınıfsal ve dini karşıtlıkları icat edip geliştirenler ezilen ve sömürülenler değil bunlardan yarar sağlayanlar olmuştur. Bugün de yaşadıkları bozguna verdikleri yanıt farklı değildir. “Defol” sloganlarıyla alanları dolduran on binlere, Belarus Çarı’nın verdiği yanıt elinde Kalaşnikov’la poz vermek, tutuklamalara gitmek oluyor.

O nedenle insanlar geleneksel direniş yöntemlerine başvurmaya devam ediyor ve edecekler. Ama Occupy Wall Street’ten Arap Baharı’na ve Gezi’den Sarı Yeleklerin ve Hong Kong özgürlük aktivistlerinin uzun süreli grevlerine kadar 21’inci yüzyılda tanık olduğumuz bütün direnişlerin beklenen sonuçları alamamış olmasının gösterdiği gibi, geleneksel direniş yöntemleri tek strateji olarak kaldığı sürece değişimi sağlamaya yeterli olmuyor.

Aynı şekilde mevcut siyasi partilerinin “yukarıdan” ve “merkezden” uğraşları “aşağıdan” ve “yerelden” aralıksız ve yaygın çabalarla tamamlanmaya ya da “dürtülmeye” ihtiyaç duyuyor.    

Ne güzel ki yeni kuşaklar eskinin boğucu etkisinden daha az etkileniyorlar. Greta’nın başlattığı ve kısa sürede tüm gezegene yayılan yapıcı hareketin gösterdiği gibi onlar ortak kaderimize, yeryüzüyle birliğimize değer vermeyi çok daha iyi biliyorlar. Ve onlar sonunda herkese bu anlatının basit bir masal değil, canlı cansız bütün yeryüzü kuvvetlerinin, o bütünsel aktörün gerçek anlatısı olduğunu kavratabilecektir.

Şimdi birlikteliğin, karşılıklı bağımlılığın ve bağlantılı/ilişkili olmanın gücüne öncelik tanımak gerekiyor.

İlişkileri değiştirmeye başlamak, insanlık durumunu değiştirmeye başlamak demek olacaktır.

Evet, bu yeni tür bir anlatı, ama şurası açık ki yeni bir anlatı ancak ona katkıda bulunmaya, geliştirmeye ve onu anlatmaya başlayanlar çıkarsa anlamlı olabilir. Anlam ancak birlikte yaratılabilir.

Eşiğe gitmeliyiz

“Eşiğe gel” dedi. 
“Gelemeyiz, korkuyoruz” diye cevap verdiler.
“Eşiğe gel” dedi
“Gelemeyiz, düşeriz!” diye cevap verdiler.
“Eşiğe gel” dedi.
Ve böylece geldiler.
Ve onları itti.
Ve uçtular.
 
 Guillaume Apollinaire

Türkiye politik olarak iki kampa bölünmüş durumda.

İki karşıt kampa bölünmüş olanlar hemen hemen hiç karşılaşmıyorlar. Zorunlu karşılaşmalarda da birlikte konuşmaya, sohbet etmeye pek yanaşmıyorlar. Özetle, iki taraf arasında pek bir iletişim yok.

Buna karşılık tarafların değişik gruplarının kendi aralarındaki politik içerikli iletişimleri sosyal medya sayesinde oldukça yoğun. Ne var ki bu iletişimin konusunu daha çok karşı taraf hakkındaki görüş ve kanaatler oluşturuyor. Karşı tarafın politik adımlarının değerlendirilmesi ve bunun yarattığı duygu ve düşünceler paylaşılıyor.

Yeni gelişmelerle ilgili enformasyonu taraflar kendi mevcut kapalı devreleri içinde işliyor. Dolayısıyla buradaki mevcut önyargılarla yeniyi algılayamıyorlar. Sonuçta, yeni enformasyon alınmayınca da gerçekliği anlamak mümkün olmuyor. Tarafların kulak verdikleri medya da (ve benzer kurumlar) mevcut mercek, önyargı ve bakış açılarıyla yaklaştığı için genellikle yeniyi tam anlamıyor, onu eski kabullerin içine oturtuyor. Böylece kapalı enformasyon devreleri daha da pekişiyor. Sosyal medya ve genel olarak iletişim yankı odalarından ibaret hale geliyor.

Politik kamplaşma karşı tarafın her yaptığının olumsuz değerlendirilmesine yol açıyor. Taraflar kendi kapalı enformasyon devrelerinin asıl sorumlusu olarak kendi bilişsel önkabul ve uygulamalarını sorgulamak yerine daha çok “öteki”nin yanlışlarına takılıp kalma tutkusuyla tatmin oluyor. Kızgınlık ve öfke duyguları boy atıyor. Sosyal medya da dikkatleri özellikle en yoğun duygusal tepkiler üreten içeriğe odaklandırdığı için, insanlar sosyal medyada daha çok zaman geçirdikçe bu öfke günlük yaşantının parçası haline geliyor, öfke sirayet ediyor. 

Aslında ahlaki öfke sosyal evrimde grup içinde işbirliğini destekleme aracı olarak gelişmiştir. Grup içinde onaylanmayan, tahkir edilen davranışı bastırma yöntemi olarak işlediği için, prososyal bir yetenek olduğu için, öfke toplumsal evrimde yer etmiş bir duygudur. Öfkeye hedef olan kişi/kişiler davranışlarını grubun geneline uyarlamak zorunda kalır.

Ne var ki Türkiye’de iki politik kampa ayrılmış olanların sosyal medyada paylaştıkları öfke ve kızgınlık duyguları kapalı devre yankı odaları şeklinde işleyen kendi grupları içinde kaldığı için, öfkelerinin hedefi olanlar orada olmadığı için, duygu paylaşımları böyle düzenleyici bir sosyal rol oynamak bir yana sadece grup içindeki öfkeyi daha da artırmaya yarıyor. Herkes kendi kendine, kendi grubu içinde konuştukça, taraflar birbirlerinin dalga boylarını yakalayamaz oluyor, rezonans kayboluyor. Dolayısıyla taraflar birbirlerini dinlemiyor, birbirlerinin görüşleri hakkında herhangi gerçekçi bir kanaate sahip olamıyor. Diğer tarafı oluşturanlar hakkındaki algılarımız büyük ölçüde yanlış, oradaki çeşitliliği tam yansıtmıyor. Kapalı devre şeklindeki politik bilgilenmemiz devam ettikçe bu sapma daha da artıyor.

***

Taraflar arasında karşılıklı iletişim neredeyse hiç olmadığı için, bir tarafın diğer taraf hakkında sahip olduğu kanaatler onunla dolaysız, yüz yüze ilişkilerde edinilmiş algılardan çok kendi tarafında olanlar tarafından aktarılmış şeylerden oluştuğu, kimi zaman da “algı yöneticilerinin” eseri olduğu için, aslında mevcut kamplaşma büyük ölçüde yapay bir kamplaşmadır.

Yapaydır çünkü anlam yoksunudur. Anlamsızdır. Anlam tek taraflı üretilemez, karşılıklı konuşmalardan, yüz yüze ilişkilerden çıkar. O kadar ki düşmanın yüzüne bakarsan ona kötülük yapmak istemeyebilirsin.

İnsanlar yüz yüze ilişki eğilimlidir, diğer canlılardan farklı olarak yüz üzerinden bağlanan yaratıklardır. Bebek annesiyle yüz yüze iletişim kurarak hayatı tanımaya başlar, annesinin yüz ifadelerine bakarak eylem koordinasyonu oluşturur.

Yüz yüze iletişimin anlam üretmede belirleyiciliği politik tartışma açısından özellikle geçerlidir. Sosyal medya politik tartışma yeri değildir. Tam tersine sosyal medyayla yetinmek sadece kişisel ve grupsal yalnızlığa (grup düşüncesine esir düşmeye) götürür. Sonuç bir tür robotlaşmadır. Karşı tarafın önem verdiği bir sembolü bile gördüğünüzde kırmızı görmüş boğaya dönersiniz.

Ülkenin iki büyük politik kampa bölünmüş olması demek aslında insanlar iki ayrı büyük hapishanede yaşıyor demektir. Ne öteki tarafa geçebilirsiniz, ne de oradan ziyaretçi kabul edebilirsiniz.

Politik kamplaşmadan yarar umanların, kamplaşmayı kışkırtanların istediği de budur. Kışkırtmalar sonucunda her iki taraf da diğer tarafı kendi varlığına ve dünya görüşüne yönelik bir tehdit olarak algıladıkça gerilim de olağanüstü artıyor.

Her iki taraf da kendi görüşlerinin daha geçerli olduğunu düşünüyor ama görüşlerini birlikte karşılaştırma imkânları yok. Bu durumda sadece “Bizim hapishane daha iyi” demiş oluyorlar. Birlikte konuşma olmadığında birlikte yaşamanın önü de açılamıyor. İki taraf arasındaki politik denge uzunca bir süredir pek değişmiyor, ilk seçimlerde yüzde 50+1 çoğunluğa sahip taraf diğeriyle yer değiştirecek olsa bile kamplaşma durumunun şimdikine benzer devam edeceğini öngörmek için kâhin olmak gerekmiyor. İlelebed böyle mi yaşayacağız? 

Kuşkusuz her iki karşıt kamp da kendi içlerinde farklı politik unsurlardan oluşuyor. Ama ne yazık ki aynı kampın içindeki farklı yaklaşımlar arasında da bir diyalog, birlikte arayış söz konusu değil, büyük hapishane içindeki daha küçük koğuşların dışına çıkan da pek yok. Çoğu kendisi ile diğerleri arasındaki farkların ortak olan yanlardan çok daha önemli olduğuna inanıyor. Böyle durumlarda bir artı bir iki etmiyor.

***

Özgür olmak istiyorsak bizim gibi düşünmeyenlerle konuşmalıyız, bir şeylerin değişmesini istiyorsak politik kamplaşmanın ve farklılıkların çevremize ördüğü duvarları aşıp dışarı çıkmalıyız.  

Hemen her bakımdan belirsizliklerin arttığı, tüm politik paradigmaların sakata çıktığı bir dönemde kendi doğrularımızı ancak son 10-15 yıldaki kendi deneyimimizden çıkarabiliriz ve ancak ortak bir arayış sürecinde ortak iyiyi bulabiliriz.

Birlikte konuşma, birlikte arama, birlikte davranma çoğumuzun sandığı gibi sadece seçimlerde aritmetik çoğunluğu sağlamak için zorunlu değil, herhangi bir olumlu değişim için, birbirimize mutlak olarak ihtiyacımız olduğu için zorunlu. Her birimizin sonuca katacağı farklı bir şey olduğu için zorunlu. (Kaldı ki iletişim için kullanılan komünikasyon sözcüğünün Latince’deki kökeni  communicare de paylaşmak anlamına geliyor. İletişimin asıl amacı da paylaşılan anlayış oluşturmak.)

Bizim (her birimizin) düşüncemiz sınırlı bir veri kümesine dayanıyor. Bakışımız o nedenle hep sınırlı kalacak. Bizim bakışımız hakiki, tam ve kesin bir dünya resmi değil, sadece dünyaya ilişkin bir perspektiften ibarettir. Onu düzeltmek için farklı perspektiflere ihtiyacımız var. Farklı perspektiflerin uyumsuzluğu içinde yol almamız gerekiyor.

Soru çok açıktır: Günümüz dünyasında hangi politik güç (seçimlerde mutlak bir çoğunluk elde etse bile!) özgürlük, demokrasi, sosyal adalet, barış, huzur gibi insanların tartışmasız ihtiyaç duyduğu şeylerin herhangi birini, samimiyetle istese bile, tek başına yaşama geçirebilir? Herkesin geleceğe katabileceği bir şey yok mu? Eğer maddi hayatı hep birlikte üretiyorsak siyasi hayatımızı niçin birlikte üretmeyelim?    

Birlikte konuşmak, diyaloğa girmek kendi görüşlerimizi diğerine tebliğ etmek demek değildir. İnsanlar başkalarıyla konuşurken kendi görüşlerini değiştirmek gibi bir niyetleri yoktur. Başkalarını kendi doğrultumuzda değiştirmeye çalışmaktan vazgeçmediğimiz sürece kimseyle yararlı bir karşılıklı konuşma yürütemeyiz. Konuşma bir araç değil, iki taraf arasında bir mecradır (medium), tarafların içinde yaşadıkları durumun farkına varmaya başlayabildiği ve iki taraf arasında başlangıçtaki görüşlerinden farklı yeni görüşlerin ortaya çıkmasına imkân sağlayan bir mecradır. Sonuç getirici konuşmalar/sohbetler tarafların şu ya da bu ölçüde değişerek çıktığı konuşmalar/sohbetlerdir. Etkili konuşmalar karşı taraf hakkında hüküm vermek için değil onu/ya da kendimizi tamamlamak, iyileştirmek için yürüttüğümüz konuşmalardır.

Belirleyici olan yüz yüze konuşmalardır. Çünkü yüz yüze konuşmalar kelime ve cümleler kadar beden dilimizi, jestlerimizi, sözel olmayan mesajlarımızı da aktardığımız konuşmalardır. Ve hayata ve dünyaya gerçekten anlam katan şeyler, çoğu zaman doğrudan söz ile dile getirebilir şeylerin sınırlarının dışında kalır. Onun için anlam ancak yüzyüze iletişimden çıkabilir.

Kuşkusuz anlam yapıcı başka, hatta karşıt enformasyon devrelerine açık olmak demek, onların geçerli içgörülerine erişirken hata ve tutarsızlıklarını reddetmeyeceğiz demek değildir (tıpkı kendi tutarsızlıklarımızı kabul etmemiz gerektiği gibi).

***

Politik kamplaşma—politik farklılıklar demiyorum—bugün büyük ölçüde yapaydır, yukarıdan başlatılmış ve yürütülmektedir. Yukarıda taraflar arasında bir konuşma başlaması bugün pek düşünülemiyor. Ama yerel düzeylerde bu konuşma bir süredir başlamış durumda. Çare politik konuşmayı daha çok yerel düzeye indirmek, genişletmek, yerel düzeyde farklı düşünenlerle konuşmayı yaygınlaştırmaktır.  

Yerel düzey derken, insanların bir araya geldiği, yanyana yaşadığı, çalıştığı her yer yerel düzeydir. Birlikte bir şey yaptığı  (hatta birlikte nefes aldığı) her yer yerel düzeydir. Aslında insanlar yaşamak ve varkalmak için hep başka insanlar ya da canlılarla dolaylı ya da doğrudan ilişki içinde olmak zorundadır. Ve her ilişki aslında bir alışveriş, bir iletişimdir. Her şey, herkes bize bir şey anlatır. Biz her hareketimizle herkese bir mesaj veririz. Yaşamak sürekli, aralıksız mesaj alıp vermektir. Bunun farkında olduğumuzda bu mesajlaşmayı bilinçli ve amaçlı yürüterek yeni birliktelikleri başarıyla inşa edebiliriz. Birbirimize hürmet etmeye, ihtimam göstermeye önem veririz.

Yerel düzey büyük blokların, karşıt görünen kampların birbirlerine değdiği, temas ettiği yerlerdir. Tepedeki kemikleşmenin gevşediği, hapisane duvarlarının zayıfladığı, “firar etmenin” daha kolay olduğu yerlerdir. Kenarlardır. Aradaki eşiklerdir.

Doğada suyun sahille, ormanın çayırla vs. buluştuğu yerler, eşik (kenar) habitatlar, yaşamın ve yeniliğin fışkırdığı yerlerdir. Buraları her şeyin: toprağın bileşiminin, bitki, nem, rutubet, ışık, tozlaşma, her şeyin değiştiği yerlerdir, her iki tarafın türlerinin iç içe geçtiği, karmaşık etkileşimlerin yaşandığı, çeşitliliğin arttığı, yeniliğin en çok olduğu, geçişliliğin arttığı yerlerdir. Beklenmedik oluşumların boy attığı, bir şeyin başka bir şeye dönüştüğü yerlerdir.

İnsan toplumunun eşikleri, kentlerdeki insan topluluklarının kenarları da böyledir. Ortak sorunların çıplak gözle görülebildiği, içinde yaşanan gerçek durumun, koşulların, çevrenin birlikte farkına varılmasının daha kolay olduğu yerlerdir. Bir artı birin ikiden daha büyük olduğu yerlerdir.

Onun için eşiğe gitmeliyiz. Aslında hep eşikte olduğumuzu fark etmeliyiz.

Özgür olmak istiyorsak bizim gibi düşünmeyenlerle yüz yüze konuşmayı, gerçekliğimizi birlikte anlamak için çaba göstermeyi başa almalıyız. Özgürlük ve demokrasi ancak birlikte inşa edilebilir.