İnsanlığın Dizleri Artık Tutmuyor

Bugün küresel gelişmelerin başlıca itici kuvvetlerini iklim değişikliğinin derinleşen ve yaygınlaşan etkileri ile demokrasiye yönelik küresel saldırı oluşturuyor.

Gezegenimizin yaşamakta olduğu iklim değişikliğinin etkileri çeşitleniyor: Dünyanın her yerinde, özellikle kutup bölgelerinde buzullar eriyor. Bunun sonucunda deniz düzeyleri artan bir hızla yükseliyor. Sıcaklıkların artması ve buzulların azalması yaban hayvanlarını ve onların habitatını etkiliyor, türlerin yok oluşu hızlanıyor, birçok hayvan yer değiştiriyor. Yağmur ve kar yağışı artarken bazı bölgelerde de kuraklıklar yaygınlaşıyor. Alışılmadık iklim olayları ve doğal afetler yaşanıyor. Orman yangınları sıklaşıyor, su sıkıntısı artıyor, bazı bitki türleri bozuluyor. Arılar azalırken sivrisinekler, denizanaları ve tarım zararlıları gibi bazı hayvanlar çoğalıyor. Sanayi ve tüketim ürünlerinin atıkları hava, toprak ve suyun kirliliğini artırıyor. 

Aynı zamanda demokrasiye yönelik küresel çapta bir tehditle karşı karşıyayız. Freedom House’un 2018 raporu, 2006’dan bu yana 113 ülkede özgürlüklerin net olarak azaldığı ve küresel özgürlüğün art arda 12 yıldır gerilemekte olduğunu bildiriyor. Böylece İkinci Dünya Savaşından bu yana git gelli de olsa genel olarak yükselmekte olan demokrasi dalgası güçlü bir otoriter dip akıntısı tarafından durduruluyor. Demokrasi dünya çapında bir resesyona girmiş bulunuyor. Otokratlar inisiyatifi ele alıyor, demokratlar savunma konumlarına çekiliyor, rekabetçi politika ve özgür ifade alanı daralıyor. Otoriter liderler artan ölçüde içeride daha baskıcı, dışarıda daha saldırgan hale geliyor ve rüzgârı arkalarına aldıklarına olan inançları artıyor.

* * *

İçinde yaşadığımız ve Androposen olarak adlandırılan çağın belirleyici özelliği, bir bütün olarak insan faaliyetinin gezegensel bir kuvvet haline gelmiş olması. Daha önceleri gezegenimizin hayatında sadece bir katılımcı olarak yer alan insan faaliyeti bugün artık egemen faktör haline gelmiş bulunuyor.

İnsan faaliyetinin tüm veçheleri ise ekonomik faaliyet tarafından—belirlenmese bile—mutlaka derinlemesine etkileniyor. Ekonomik faaliyetin genel işleyişini ise bugün neoliberal kapitalist (mutlak kapitalist) zihniyet belirliyor. Bu bağlamda insanın önüne koyduğu amaçlar hem doğal ekosistemlerin hem diğer canlıların ve bizzat insanın çıkarlarıyla derinden çelişiyor.

İklim değişikliği, yoksulluk, kronik hastalıklar ya da modern terörizm gibi birçok problemimizin “sürekli daha çok büyüme” hayalinin peşinde koşmaktan kaynaklandığı artık şüphe götürmüyor. Üretkenliği sürekli artırma ve kontrol edilemeyecek kadar karmaşık hale gelmiş sistemleri kontrol etme tutkusu yeni problemler yaratmaktan başka bir işe yaramıyor.

Bugün ileri sürüldüğünün tersine “Dördüncü Sanayi Devrimi” falan değil, tekelci kârların ve rekabet-düşmanı davranışın meydan okunamayacak kadar sisteme içkin olduğu bozuk, asalak bir enformasyon kapitalizmi yaratılmış bulunuyor.

Bu işleyiş her yerde insanın (ve genel olarak tüm canlı hayatın) gezegenle olan ilişki ve bağlantılarını ve aynı zamanda insanlar arası ilişki ve bağlantıların kalitesini bozuyor ve değiştiriyor. İlişkilerin asimetrisi artıyor, dengeler altüst oluyor.  İnsan faaliyetinin ekolojik sistemlere ve iktidar sahibi azınlık elitlerin çoğunluğa bindirdikleri giderek artan yük taşınabilir olmaktan çıkıyor.

Bugün bütün toplumlarda artan eşitsizlik, işsizlik, tıkanan üretkenlik, yavaş ekonomik büyüme, artan borçlanma düzeyleri hüküm sürüyor ve buna rağmen iklim değişikliğinin ve türlerin yok oluşunun hızlanması durmuyor.

* * *

Helsinki’de kurulu BIOS Research Unit tarafından Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Raporunu geliştirmek için BM siparişi üzerine hazırlanan yeni bir rapor, “İnsanlık tarihinde ilk kez olarak ekonomiler enerji verimliliği daha düşük olan enerji kaynaklarına geçmekteler” diyor. “Bu, enerjinin bütün biçimleri için geçerli. Sanayi uygarlığındaki temel ve temel olmayan insan faaliyetlerini desteklemeye devam etmek için gereken kullanılabilir enerjiyi üretmek artık daha az değil daha çok çaba gerektirecektir.” Rapor aynı zamanda şu saptamayı yapıyor: “Ekonomiler gezegenimizin ekosistemlerinin enerji ve madde kullanımının yarattığı atıklarla başa çıkma kapasitesini tükettiler.” Sonuç: Elde edebildiğimiz yeni enerji, o enerjiyi elde etmek için kullandığımız enerjiye kıyasla azalmaktadır.

Bunun anlamı ekonomik faaliyetin yarattığı toplam yeni değerin düzenli olarak azalmakta (dolayısıyla bu artı değeri paylaşım kavgasının sertleşmekte) olduğudur. Yeni teknolojilerin sağladığı olanakların da kullanılmasıyla tekelleşmenin görülmedik boyutlara varması, gelir ve servet eşitsizliklerinin tırmanması, sosyal huzursuzluğun ve küresel göçlerin yaygınlaşması ile otoritarizm dalgasının ve küresel anlaşmazlıkların, gerginliklerin ve yerel çatışmaların yükselişi, bütün bunlar aynı gezegensel krizin değişik görünüm biçimleri olarak ortaya çıkıyor.

O nedenle bugün insanlık olarak karbon emisyonumuzun ve materyal atıklarımızın yol açtığı iklim değişikliğinin ve küresel ısınmanın getirdiği yıkıcı sonuçların geri döndürülemez hale gelmesinin eşiğine gelmiş olmamız yüzünden değil —sadece bu yüzden değil— aynı zamanda ne yaparsak yapalım sanayi uygarlığımızdaki temel ve temel olmayan insan faaliyetlerini sürdürebilmek için gereken kullanılabilir enerjiyi giderek daha az temin edebileceğimiz için de—böyle çifte bir tarihsel zorunluluk yüzünden—insan faaliyetlerini ve insanın çıkarlarını yeniden tanımlamamız, odak noktamızı değiştirmemiz gerekiyor. 

İnsan faaliyetlerini ve insanın çıkarlarını insan-doğa ve insan-insan ilişki ve bağlantılarını hegemonyacı olmayacak, sadece bir tarafın yararına işlemeyecek, yeniden uyumlu bir birlikte var oluşu mümkün hale getirecek şekilde tanımlamak zorundayız.

Burada tutulacak ana halka, enerji tüketimimizi—fosil yakıtlardan yenilenebilir kaynaklara geçmekle yetinmeyip—mutlak olarak düşürmek ve bunu sürekli kılmaktır. 2019 yılı içinde vardığı sonuçların BM Sürdürülebilir Kalkınma Raporuna yansıması beklenen yukarıda adı geçen “Ekonomik Geçişin Yönetişimi” başlıklı BIOS Araştırması, bu hedefe yönelik olarak başlıca 4 ana alanda—enerji, ulaşım, gıda ve inşaat—üretim ve tüketim tarzlarımızı değiştirmemiz gerektiğini belirtiyor.

Hepsinde amaç, doğal ekosistemler üzerindeki yükü azaltmak ve iyi bir yaşam için yeterli olanaklar sağlamak olmalıdır. Sera gazlarında net emisyon 2050’ye kadar sıfıra inmelidir. Bunun için tüm enerji altyapısı dönüştürülmelidir. En başta fosil yakıtlardan vazgeçilmelidir. Ulaşımda, şehirlerde bisiklet ve yürümenin ağırlığı artırılırken şehir içi ve şehirlerarası ulaşımda büyük ölçüde elektrikli kamusal ve yarı kamusal ulaşıma geçilmelidir. Gıdada her düzeyde kendi kendine yeterlilik teşvik edilmelidir. Uluslararası gıda ticareti meta piyasası olmaktan çok gıda güvenliğinin kritik bir unsuru olarak görülmelidir. Üretim ve tüketimde süreç içinde süt ve et ürünlerinden büyük ölçüde bitki tabanlı diyetlere geçiş düzenlenmelidir. Konutta, inşaat sektöründe yüksek emisyona yol açan beton ve çeliğin hâkimiyetine son vermek üzere ahşaba dayalı üretim ve tüketime geçilmelidir.

Bu geçiş politikalarının zorunlu bir önkoşulu dönüşümsel sosyal amaçlarla ve ekonomik faaliyetin maddi sınırlarıyla uyumlu olmasıdır. Bu ise ancak çalışmak isteyen herkesin sürekli, kamusal olarak finanse edilen ve yerel olarak yönetilen bir işe sahip olmasının sağlanmasıyla mümkün olabilir. Bireyler, örgütler ve ülkeler ekonomiye kendi başına bir amaç olarak değil iyi bir yaşamı mümkün kılan bir araç olarak yaklaşmalıdır. Ekonomik faaliyet ekonomik büyüme sağlayarak anlam kazanmak yerine altyapıları ve uygulamaları doğal ekosistemler üzerine fazla yük bindirmeyen, fosil yakıt sonrası bir dünya doğrultusunda yeniden inşa etmekle anlam kazanmalıdır.

* * *

Bugün koşullar öyledir ki böyle bir geçiş sağlanamazsa insan faaliyetinin mevcut tarzının doğal ekosistemlere ve insanlığa bindirdiği durmaksızın artan yük kaçınılmaz olarak her alanda yıkım, çöküş, kaos ve kargaşaya, kısaca barbarlığa ve savaşlara yol açacaktır.

Neoliberal kapitalist piyasa ekonomisinden çok farklı böyle bir ekonomik faaliyete ve uluslararası serbest ticaret çevresinde kurulu mevcut dünya politik sisteminden gezegensel sınırlara sahip yeni bir jeopolitik düzene geçiş elbette ancak yerel ve küresel düzeyde yeni bir politik anlayış ve gücün eseri olabilir.

1200 küsur sayfalık yeni kitabı Sermaye ve İdeoloji ile ilgili olarak geçen hafta L’Obs dergisine verdiği röportajda Thomas Piketty’nin de dediği gibi, “Mülkiyeti kutsal kılma aşamasından çıkıp kapitalizmin ötesine geçmenin zamanı gelmiştir.”

Ekonomik faaliyet, serbest piyasalar doğal ve kaçınılmaz yasaların değil aslında devlet müdahalelerinin, kamusal ve özel eylemlerin ürünüdür, insan yapısıdır. Aynı şekilde ulusal gelir dağılımları da anonim küresel kuvvetlerin ya da teknolojik değişimlerin değil, rant peşindeki elitlerin kontrol ve lobi gücünü yansıtan politik tercihlerin sonucudur. Ahlak ve etiğin de şu ya da bu doğal zorunlulukla bir ilgisi yoktur. Ekonomik faaliyetin anlamı politik olarak, kolektif bir şekilde inşa edilir. Sermayeyi sermaye yapan, üretim araçlarının mülkiyetine sermaye işlevi görme imkânını bahşeden de sadece ve sadece ilgili yasalardır. Bu da bunlara meydan okumayı kolaylaştırır. Yasaları değiştirip tahkim edecek gücünüz varsa şirketlerin ve mülkiyetin işlevini de sosyal ve çevresel amaçlara hizmet edecek şekilde değiştirebilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s